Ana sayfa Milli Güç ve Milli Güç Unsurları



MİLLİ GÜÇ VE MİLLİ GÜÇ UNSURLARI

Milli güç kavramının öncelikle güç olgusundan söz etmemiz gerekir.

Güç şu şekillerde tanımlanabilir:

“Kuvvet kullanma, yeteneği ve verimliliğidir.” Veya

“Belirli bir ortam veya boyutta ve sürede, belirli bir amaçla, çalıştırma ve verim alma yeteneğidir.”

Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere, güç ve kuvvet arasında bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmaktadır.

Yani ortaya çıkan gücün sebebi, kesinlikle sahip olunan kuvvettir.

Bir başka deyişle, sahip olunan kuvvet sonucu, güç ortaya çıkabilir.

 

Önceki cümlede bir kesinlikten söz ettim. Sonraki cümlede ise bir olasılıktan söz ettim ve çıkabilir dedim zira çıkmayabilir de, bu ne demek?

Cevap; ilk tanımı hatırlarsak hemen anlaşılacaktır ki, sahip olduğunuz kuvvetleri, koruyup, geliştirip, verimli kullanabilecek yetenekte iseniz ve kullanırsanız güçlü olursunuz.

Örneğin, bir insan için sadece “kuvvetli insandır” denildiğinde, sahip olduğu çeşitli kuvvetlere rağmen, ilk akla gelen onun fiziki kuvvetidir.

Fakat “güçlü insandır” denilirse, bu o kişinin diğer nitelik ve kuvvetlerini de göz önünde bulundurmamızı ve bunları aklı ile yönlendirip, verimli kullandığını düşünmemizi sağlar. Aksi halde ise sahip olduğu kuvvetlerini başkaları adına kullanan veya kullandıran en hafif deyişle “etkisiz insan” söz konusudur.

Kısaca, güç yetenektir, güç akıldır.

Şimdi gelelim, milli gücün “milli” niteliğine, en uygun anlamıyla, millilik; belli bir millete ait, ona özgü ve onu temsil eden, tüm maddi ve manevi değerleri, değer yargıları ve davranış biçimlerini belirtir.

Yukarıda yaptığımız tanımlar ışığında, “milli güç”; bir milletin, varlığını kanıtlaması, koruması, geliştirmesi ve bu varlığa yönelmiş olan veya olası her türlü tehdit ve tehlikelere karşı koyabilmesi için maddi ve manevi kaynak ve kuvvetlerini, bir denge ve düzen içerisinde, belirlenen amaç ve hedefler doğrultusunda, koruma, geliştirme ve verimli bir şekilde kullanma yeteneğidir.

“Milli güç” kavramı, millet varlığı ile ilgilidir.

Yani ona millilik niteliğini veren, bu gücün kaynaklarını, millete ve ülkeye ait maddi ve manevi, nitel ve nicel değerlerin oluşturmasıdır.

Milli güç, tarihi gelişimi içerisinde bir toplumun, millet olma aşamasının bütün unsurlarını, yetenek ve özelliklerini kapsar.

Ayrıca bir milletin, siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel hayatının teşkilatlandırılması anlamına gelen, “devlet” in de yapıcı unsurudur.

Bu kaynaklar, millet adına, devlet tarafından korunur, geliştirilir, yönlendirilir ve işletilirler.

Bu nedenle, o aynı zamanda “devletin ve milletin gücüdür”.

Kaynaklar üzerinde yapılan bütün bu işlemler, tamamen, milli hedeflere erişip, milli menfaat sağlamak amacına yöneliktir.

Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir husus şudur ki, tanımlarda sürekli “geliştirme” deyimi kullanılmıştır. Çünkü güç ve geliştirme kavramları, ayrılmaz bir nedensellik bağına sahiptirler.

Daha somut biçimde ele alırsak; bir devletin gelişimi için milli gücün yeterli biçimde varlığı, şarttır. Fakat “milli güç”, özünde dinamik bir kavram olduğundan, geliştirilmediğinde ve durağanlaştığında, giderek zayıflar ve devleti gerileme ve çöküşe götürebilir.

Belki de daha da dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da şudur ki;

Milli güç; milli hedefleri gerçekleştirmek üzere geliştirilirken ve hedefleri elde etmek ve korumak için gereken uygulamalar yapılırken, sonuçta sağlanan milli menfaatlerin ve bunların ürünü olan maddi ve manevi nimetlerin,ancak dengeli ve adil biçimde, halka aktarılması halinde “gerçek milli güç” olur.

Aksi halde bu gücün oluşturulması süreci millet için bir eziyet ve yük haline gelir. Yük ağırlaştıkça, taşıyan nispi şekilde güç yitirir, sonunda ya çöker, ya da yükü sırtından atıp nimetlerden faydalanmak için başka yollar seçer. Bu yükü taşıyanlar güçsüzleştikçe, güç dağılır, gücü oluşturan kaynak ve kuvvetler, içten ve dıştan gelenlerce paylaşılır ve millet ve devlet için çöküş ve yok olma süreci başlar.

Kısaca, milli güç ve kazanımları, geliştirilmez ve hakça paylaşılmazsa yok olur.


MİLLİ GÜCÜN UNSURLARI

Bir devletin yenik düştüğü bir harbin sonunda eleştiri ve değerlendirmeler muhtemelen şunlardır.

Silahlar ve araçlar az ve yetersizdi,

askeri eğitimin eksikleri vardı,

donanmaya gereken önem verilemedi,

coğrafyadan iyi yararlanılamadı,

bütçe iyi kullanılamadı,

endüstri zayıftı,

yollar ve ulaştırma imkânları yetersizdi,

tarım üretimi verimsiz olduğu için halk ve asker beslenemedi,

millet savaşa hazır değildi,

sağlık koşulları olumsuzdu,

hükümet iyi bir dış politika izleyemedi,

düşman üstün teknolojiye dayanan silahlara sahipti, vb…

Görüleceği üzere gerekçeler sadece askeri değil, beşeri, siyasi, ekonomik, coğrafi, bilimsel, teknolojik, moral ve sosyolojik unsurları da aynı zamanda içerebiliyor.

Yani savaş alanlarında çarpışan askeri kuvvetler, savaşı sürdüren taraf devletlerin topyekün gücünü oluşturan unsurlardan, sadece biridir ve onun başarısı, diğer unsurların tümünün toplam verimliliğine bağlıdır.

 

Büyük önderimiz Atatürk, 30 ağustos 1924 günü, Dumlupınar’da yaptığı tarihi konuşmada bu durumu şu şekilde dile getirmiştir.

“Harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Meydan muharebesi, ulusların bütün varlıkları ile bilim ve teknik alanlarındaki düzeyleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle, özetle bütün maddi ve manevi güç ve erdemleriyle çarpıştığı bir sınav alanıdır”

 

Buraya kadarki açıklamalarımızda ele aldığımız “askeri güç” yerine, örneğin “ekonomik güç” incelenseydi, yine aynı sonuçlara varacak ve onun başarısının da tam anlamıyla, diğer unsurlarla beraber elde edilecek “toplam verimlilik” ile ölçülebileceği görülecekti. Bu örneklemeler, belirttiğimiz tüm unsurlar için teker teker ele alınsaydı, sonuç yine aynı olacaktı.

UNSURLARIN AYRIMI

 

Normal şartlarda unsurlar arasında bir “önem ve öncelik” sırası mevcuttur. Normal olmayan şartlarda ise bazı unsurlara, diğerlerine nazaran biraz daha fazla önem ve öncelik tanınabilir.

  • Diğerlerine göre az gelişmiş unsurlara, toplam “milli güç” dengesinin bozulmaması için, bu alanda gelişme sağlanana kadar öncelik verilebilir.
  • Savaşta, diğer güç unsurları, askeri güç unsurunu destekleyecek şekilde yönetilir.
  • Barışta, diğer güç unsurları, dış siyasi güç unsurunu destekleme bilinci içinde yönetilir.
  • Psiko-sosyal (moral) ve kültürel güç unsurlarından, diğer unsurlar uğruna asla ve kesinlikle fedakârlık edilmemelidir.

 

Bu ön açıklamalardan sonra, “milli güç” unsurlarını şöyle bir ayrım ve sıralamaya tabi tutabiliriz.

 

  • Siyasi güç,
  • Askeri güç,
  • Ekonomik güç,
  • Demografik güç,
  • Coğrafi güç,
  • Bilimsel ve teknolojik güç,
  • Psiko-sosyal ve kültürel güç,

Unsur (öge), en genel tanımıyla; birleşik bir yapıyı oluşturan temel bölümlerden her biridir.

Burada ele aldığımız birleşik yapı, milli güç olduğuna göre, onu oluşturan temel bileşenlerin de başlı başına birer güç niteliği taşımaları gerekir.

Başka bir anlatımla, milli güç unsurlarının birer etken veya kuvvet olmayıp, işlevleri ile ilgili kuvvetlerin, belirli etkenler göz önüne alınarak işletilmeleri sonucunda elde edilen “verim”, yani “gücü” temsil ettikleridir.

Örneğin, bir insan başkalarına nazaran çok uzaklardaki şeyleri görebilme yeteneğine sahip olabilir. Fakat aynı kişi, gördüklerini teşhis edip değerlendiremiyor ve hareketlerini, gerektiğinde bu algılamasına göre düzenleyemiyorsa, onda yalnız “göz kuvveti” vardır. “görüş gücü” yoktur. Eğer bu insanın toplam gücü ele alınıp, unsurlara ayrılırsa, burada “göz kuvvetini” bir unsur olarak belirtmek yanlış olacaktır. Oysa toplam güç içinde bir unsur olarak “görüş gücüne” ihtiyaç vardır.

Milli güç unsurları, her ne kadar başlı başına birer güç niteliği taşısalar da, varlıkları, etkinlikleri ve süreklilikleri bakımından birbirlerine bağlı ve bağımlı durumdadırlar.

Örneğin coğrafyanın bir güç teşkil etmesi için, üzerinde insanların yaşaması, onlar tarafından değerlendirilmesi gerekir.

İnsanlar ancak bir coğrafya üzerinde bulunduklarında, sayıları, dağılım ve yoğunluklarına göre bir “demografik güç” oluşturabilirler.

Ancak bu topluluğun, millet olması için, ortak bir “psiko-sosyal ve kültürel güce” sahip olmaları gerekir.

Millet, siyasi bir varlık olarak teşkilatlanmamış ise “devlet” olunamaz.

Devlet yaşamak için; içte ve dışta etkinlik taşıyan bir “siyasi güce”, kendini savunacak bir “askeri güce”, kaynaklarını değerlendirecek bir “ekonomik güce” ve her bakımdan ilerlemesini sağlayacak “bilimsel ve teknolojik güce” sahip olmak zorundadır.

Bu kısa genel bilgiden sonra, milli güç unsurlarını, ayrı başlıklar altında, kısa özetler şeklinde ele alabiliriz:

 

SİYASİ GÜÇ UNSURU

Siyaset genel anlamıyla; devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıdır.

Öyleyse siyasi gücü şöyle tanımlayabiliriz; bir devletin, milli hedeflerine erişmek, erişilenleri korumak, geliştirmek ve milli menfaat sağlamak amacıyla kullandığı siyasi kuvvetlerinin toplam verimidir.

Bu tanım ışığında, bir devletin siyasi güç unsurunun kapsamı şu şekilde sıralanabilir;

  • İç politikasının, devlet yapısına, milletin özelliklerine ve çağın gereklerine uygunluğu,
  • Dış siyasi (diplomatik) faaliyet ve ilişkileri,
  • Üyesi bulunduğu veya kabul ettiği uluslararası anlaşma, ittifak ve kuruluşlardaki durum ve konumu,
  • Diplomatik alandaki hareket kabiliyeti ve uluslararası itibarı,
  • Hükümetin, siyasetçilerin ve diplomatların, karakter ve nitelikleri,
  • Hukuk sisteminin yeterlilik ve etkinliği,
  • Devletin yönetim biçimi ve etkinliği,

 

Siyasi güç unsurunun sıraladığımız bu etkenlerini, “iç siyasi güç” ve “dış siyasi güç” olarak iki bölümde incelemek mümkündür.

a. İç Siyasi Güç:

İç siyasi güç, bir bakıma devletin yapısal gücüdür. Devletin bütün organ ve mekanizmaları, bu yapıya göre biçimlenir ve çalışırlar. İç siyasi güç için en önemli etkenler, “anayasa ve yasalar” ve “siyasi iktidar” dır.

aa. Anayasa ve yasalar:

Anayasa ve yasalar, iç siyasi gücün temeli ve çatısını oluştururlar.

Devletin biçimi, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin durumu ve dengeleri, siyasi iktidarın oluşum ve değişim yöntemleri, devletin ve milletin bir sosyo-politik varlık olarak yaşaması ile ilgili tüm temel esaslar, uygulama biçimleri ve bunlara aykırı hareket edenlere karşı uygulanacak yaptırım ve cezalar bu kapsamdadır.

Anayasa ve yasalar; milletin karakterine, genel düzeyine uygun, çağdaş toplumun isteklerini karşılayabilen, akılcı ve gerçekçi nitelikler taşıdıkları ve uygulanabilir oldukları takdirde devletin çatısı sağlamdır.

ab. Siyasi iktidar:

Siyasi iktidar, milli iradenin olduğu kadar, milli karakterin, milli vicdanın, milli onurun, kısaca, milletin kimliği ve soyluluğunun da temsilcisidir.

Siyasi iktidar, günlük yönetimden ve öngörülebilen geleceğin yapımından olduğu kadar, milletin tarihinden de sorumludur.

Bir devletin, milleti ve ülkesiyle güçlü olabilmesi için her şeyden önce “iç barışın” sağlanıp sürdürülmesi gerekir. İç barış, toplumun ve dolayısıyla devletin sağlığı demektir. İç barışın bozulması halinde, hastalık başlar ve önlem alınmazsa devleti yıkıma götürür. İç barış, iç siyasi gücün etkinlik ve yeterliliği ile sağlanabilir. Ve bunun asli uygulayıcısı ve sorumlusu siyasi iktidardır.

Siyasi iktidar bu görevini yapabilmek için şu esaslara uygun hareket etmelidir;

  • Yasaları tarafsız ve tavizsiz uygulamak
  • Ayrıştırıcı değil birleştirici olmak
  • İç dengeleri sağlamak için, siyasi, etnik ve gelişim farklılıklarını, yasal, insani, gerçekçi ve yapıcı uygulamalarla azaltıp, ortadan kaldırmak
  • Milli kaynakları, milletin tümünün yararlanacağı biçimde değerlendirmek
  • Devletin temel kurumlarını, denge ve uyum içinde geliştirip güçlendirmek
  • Söylemleri, görüntüsü, tutum ve icraatları ile devletin varoluş nedenine uygun hareket etmek

 

Siyasi iktidar aslında, “milli gücü” sevk ve idare etmek demektir. Bunun başlıca işlevlerinden biri de milli gücün unsurları arasında, dengeyi ve işbirliğini en uygun biçimde düzenleyip sürdürülebilirliğini sağlamaktır.

b. Dış Siyasi Güç:

Milli gücü tanımlarken, “milli hedeflere erişmek ve milli menfaat sağlamak” için kullanılan çeşitli kuvvetlerin ve bunları yönetme ve uygulama becerisinin “toplam verimliliği” olduğunu belirtmiştik.

Bu analizden, onun tamamen dinamik bir nitelik taşıdığını ve bu dinamizmin özellikle, “belirli kuvvetlerin, belirli hedeflere erişmek için yöneltilip kullanılmasından” kaynaklandığını anlıyoruz.

Aslında bu süreci tek kelime ile anlatmak istersek en uygun deyim “mücadele” olacaktır.

Bu mücadelede kuvvetler, yurt içinde ve yurt dışında yani “uluslararası ortamda” kullanılırlar.

Yurt içindeki etkinlikler, bağımsız bir devlette “iç siyasi güç” tarafından oluşturulan ortam içinde, devletin kendi esasları çerçevesinde uygulanırlar.

Yurt dışındaki etkinlikler ise, (her ne kadar devletler hukuku, genel yol ve yöntemleri bir dereceye kadar belirliyorsa da) iki veya daha çok devletin karşılıklı menfaat mücadeleleri biçiminde cereyan eder.

Kısaca, “uluslararası ilişkiler bir güç ve rekabet mücadelesidir”. İşte bu mücadelenin temel ve yönetici unsuru, “dış siyasi güç” yani diplomasidir.

ASKERİ GÜÇ UNSURU

Bir devletin, milli hedeflerine erişmek, erişilenleri korumak ve milli menfaat sağlamak amacıyla kullandığı askeri kuvvetlerinin toplam verimidir.

Milli gücün tüm unsurlarından yararlanır ve etkinliği bakımından onlara bağımlıdır. Silahlı kuvvetler ise bu savaş gücünün “muharebe unsurunu” oluştururlar.

Çünkü günümüzde savaş, “topyekün savaştır” ve “bir ulusun maddi manevi tüm güçlerini savaşın akışı içinde kullanması” şeklinde tanımlanır. Bu güçler şu şekilde örneklendirilebilir;

a. Bilim ve Teknoloji:

Günümüzde savaş silah ve araçları, bilim ve teknolojinin en modern ürünleridir. Bunları sadece üretmek değil, bakım, onarım, kullanılabilir olmalarını sağlamak ve etkin biçimde kullanabilmek için de yeterli bir bilimsel ve teknolojik güç gereklidir.

b. Ekonomi ve Kaynaklar:

Yeterli bir ekonomik güce sahip olunmadan, etkin ve modern bir savaş gücü ve muharebe kuvveti oluşturup, geliştirmek mümkün değildir.

c. Coğrafya:

Coğrafyanın doğal yapısı ve bu yapıyı verimli bir şekilde kullanmaya yönelik yapay ilaveler ile ülke güvenliğini sağlamak, modern devlet olmanın ön şartlarından biridir.

d. Siyaset:

Siyasi gücü incelerken belirttiğimiz üzere, savaşta da barışta da askeri gücün, milli hedefler ve milli menfaatler doğrultusunda sevk ve idaresi, siyasi yapının sorumluluğundadır.

e. Demografik yapı:

Nüfus, nüfusun dağılımı, askerlik çağındaki yaş guruplarının genel nüfusa oranı, sağlık ve beslenme yeterlilikleri, eğitim ve mesleki düzeyleri, askeri gücün temel ihtiyacı olan insan unsurunu oluşturmaktadır.

f. Psiko – Sosyal ve Kültürel yapı:

Hem savaşta, taarruz veya savunma halindeki taraflar için hem de, barışta her türlü tehdit ve tehlikelere karşı uyanık ve hazırlıklı bir askeri güç için toplumun moral değerleri ve kültür birikimi önemli bir unsurdur.

 

EKONOMİK GÜÇ UNSURU

Bir devletin ekonomik gücü, onun yararlandığı iç ve dış kaynakların yeterlilik ve sürekliliği ile bunların ürünlerini işleyen endüstriyel kapasitesini, üretici insan gücünü, dış ticaret dengesini, ulaştırma imkan ve kolaylıklarını, ekonomik kurumlarını ve uyguladığı ekonomik sistem ve siyaseti kapsar.

Milli gücün tüm unsurlarının, gelişip güçlenmeleri için gereken maddi ve parasal ihtiyaçları, ekonomik güç tarafından karşılanır.

Dış siyasi gücün diplomatik uygulamalarında da, ekonomik güç ve itibarın derecesi önemli bir etken olarak ortaya çıkar.

Ekonomik güç unsurunu destekleyen kaynak ve kuvvetler;

a. Doğal Kaynaklar:

Her ülkenin doğal kaynaklarının, durumu, çeşitleri, verimlilikleri ve rezervleri birbirinden farklıdır. Bu alanda müşterek olan husus, hiçbir devletin doğal kaynaklarının kendilerinin ihtiyacı olan çeşitler bakımından yeterli olmadığıdır.

b. Enerji Maddeleri ve Kaynakları:

Enerji, ekonomik gücün zorunlu ve hayati bir etkenidir.

Günümüzün başlıca enerji maddelerini, petrol, kömür, doğal gaz ve nükleer yakıtlar teşkil etmektedir. Gelişen bilim ve teknoloji sayesinde yenilenebilir ve doğal enerji kaynakları da kullanılabilir olmaya başlamıştır.

c. İnsan Gücü, İstihdam ve Sosyo-Ekonomi:

Ülke ekonomileri ile ilgili en önemli potansiyel güç kaynağı vatandaşlarıdır.

İnsan gücü ise; bu potansiyelden aktif duruma geçip, milli ekonomik sistem ve hedeflerine göre düzenlenen çalışma alanlarında istihdam edilen, verimli ve üreten insan sayısını ifade eder.

d. Sanayi:

Günümüzde bir devlet için maddi ve ekonomik alanlardaki tam güçlülük ve zenginliklerin elde edilmesi ve geliştirilmesinde en büyük etken, sanayileşme düzeyi ve mal ve hizmet üretim kapasitesidir.

e. Uluslararası Ekonomik İlişkiler:

Her ülkenin, doğal kaynaklar, iklim, doğal yapı ve üzerlerinde yaşayan insanların yetenek ve becerileri bakımından farklılıklar göstermesi, ilk çağlardan itibaren, toplumlar arasında, mal ve hizmet değiş tokuşuna yol açmıştır.

Önceleri komşu ülke ve topluluklar arasında başlayan bu ilişkiler, haberleşme, erişim ve ulaşım imkânları geliştikçe daha da yaygınlaşarak, dünyanın tümünü kapsar hale gelmiştir.

f. Para ve Para Sistemi:

Paranın, ekonomik yönden dört genel özelliği vardır.

  • Mal değişiminde aracılık etmek,
  • Bir değer ölçüsü olmak,
  • Hizmetlerin karşılıklarının ödenmesini sağlamak,
  • Maddi varlık birikimi ve korunması.

Paranın değerliliği ise şu etkenlere bağlanmaktadır.

  • Geçerlilik,
  • Değerinin dengeli olması,
  • Dayanıklılık,
  • Taşınabilirlik,
  • Uluslararası kabul edilirlik.

g. Ulaştırma ve Haberleşme:

Ülkelerin ekonomik gücünün gelişme hızı ve seviyesi ve uluslararası ticarette rekabet edebilir duruma gelmesi, ulaştırma ve haberleşme hızı ve kalitesiyle doğru orantılıdır.

ğ. Ekonomik Sistem:

Toplumsal yapı büyüdükçe ve geliştikçe; üretim ve tüketim arasında dengelerin kurulması, üretici ve üretici olmayan hizmetlerin karşılıklarının verilmesi, üretim alanlarının, araçlarının, arazi ve konutların sahipliği (mülkiyet hakkı), toplum mensuplarının ortak harcamalara katılımı, ticaret, atılım ve yatırımların kimler tarafından nasıl yapılacağı, fiyatlandırma gibi etkenlere ilişkin uygulama yöntemlerini belirleyen ve düzenleyen esasların bütünüdür.

 

DEMOGRAFİK GÜÇ UNSURU

Demografi, bir devletin yalnızca nüfusunu ele almaz. Bu onun ancak bir bölümünü oluşturur. Ülke üzerinde yaşayan insan topluluğunun; nicelik ve nitelik bakımlarından bir tür anatomisi olarak da düşünülebilir. Bileşenleri şunlardır;

a. Nüfus,

Bir ülkede yaşayan insanların sayısı, demografik gücün başlıca etkenlerinden biridir. Ancak devletlerin güçleri karşılaştırılırken, nüfus sadece sayı bakımından ele alındığında, belirleyici değildir. Nüfusun sayısal değeri, ancak gelişim düzeyi bakımından eşdeğer veya yakın durumdaki devletlerarasında bir güçlülük faktörü oluşturur.

b. Sayısal değişim,

Nüfusun sayısal değişimi ve değişim hızı, bazı etkenlere bağlıdır.

  • Refah ve gelişim düzeyi
  • Sağlık şartları
  • Doğum, ölüm oranları
  • Ortalama yaşam süresi
  • Evlenme yaşı ve yaygınlığı
  • İklim ve çevre koşulları
  • Ülkenin coğrafi konumu ve yapısı
  • Kültürel yapı
  • Cinsel yaklaşım
  • Savaşlar
  • Göç

 

c. Nüfus yoğunluğu ve dağılım,

Devletin, yapıcı ve kurucu iki temel unsuru olan ülke (vatan) ile nüfus (milletin sayısal ifadesi) arasındaki en önemli ilişkiyi, nüfus yoğunluğu oluşturur. Genellikle, nüfusun ülke yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen sayı “nüfus yoğunluğu”, bir bakıma devletin “demografik özgül ağırlığı” anlamındadır.

Her ülkenin coğrafi ve ekonomik yapılarına bağlı olarak, nüfus yoğunlukları bölgesel farklılıklar gösterebilir. Bu farklılıklar bazı özel durumlar dışında, ülkenin büyüklüğü ile doğru orantılı olarak artmakta veya azalmaktadır.

Nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu yerler, şehirler, onların yakın çevresi ile sanayi ve madencilik bölgeleridir.

Bazı bölgelerde ise nüfus yoğunluğu mevsime göre değişkenlik gösterir. Bu durum tarımsal hasat mevsimlerindeki geçici işçi istihdamı veya turizm mevsimlerinde söz konusudur.

Aslında insanlar, yaradılışlarının bir gereği olarak, kendilerine uygun hayat koşulları sağlayan yerlerde yaşama içgüdüsü ile hareket ederler. Bu nedenle de yerleşim yerleri, deniz, büyük akarsu ve göl kıyılarıyla, verimli ve ılıman vadi ve ovalarla, çevreye hâkim yaylalarda kurulmaktadır.

 

d. Aşırı ve eksik nüfuslar,

Bir ülkede nüfus, mevcut kaynakların, beslenme ve sağlık başta olmak üzere, gerekli yaşam koşullarını ve imkânlarını sağlayabileceği sayıdan fazla ise orada “aşırı nüfus söz konusudur.

Pek çok konunun evrensel ölçütlerle değerlendirildiği günümüzde, bu koşullar artık çağdaş koşullar olarak görülmektedir ve devletler, milletlerine bu koşulları sağlayabildikleri derecede güçlüdürler veya sağlayamıyorlarsa gelişmemiş sayılmaktadırlar.

Bir ülkede nüfus, ülke kaynaklarının değerlendirilmesi, sanayinin kurulup işletilmesi ve diğer hizmetlerin görülmesi için yetersiz ise orada “eksik nüfus” söz konusudur. Söz konusu ülke, elverişli arazi yapısına sahip olabilir. Doğal kaynakları, bilimsel ve teknolojik düzeyi, büyük çapta bir sanayiyi, kurmaya, işletme ve geliştirmeye uygun olabilir. Ancak nüfusu, yeterli insan gücünü sağlayacak sayıda değilse, bu yetersizlik, o devletin milli güç bakımından yetersizliğine neden olacaktır.

 

e. Demografik yapı

Bir devletin sınırları içinde yaşayan insanların tümü, milli güç açısından bakıldığında, nesnel ve öznel ölçü değerleriyle, tek bir varlık olarak kabul edilmelidir.

Temel unsurunun insan olması nedeniyle, bu toplumsal varlık aslında canlıdır ve süreklidir. Bu varlığın nitel ve nicel özelliklerini oluşturan yapıya “demografik yapı” adı verilir. Bu yapıyı oluşturan alt yapılar ve etkenler şunlardır.

  • Yaş gurupları: Büyümekte ve yetişmekte olan, çocuklar ve gençler, iş yapma yeteneğine sahip yetişkinler ve çalışamayacak durumda olanlar ve/veya emekli olmuş yaşlılar. Milli güce doğrudan katkısı olanlar yetişkinler olmakla birlikte, çocuklar ve gençler iyi yetiştirilerek, yaşlılar ise moral ve tecrübe birikimleri ile manevi yönden, milli güce dolaylı katkı yapmaktadırlar.
  • Cinsiyet dengesi: Aslında burada ilahi ve doğal bir denge mükemmelen kurulmuş ve işlemektedir. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu, kadın ve erkeklerin fizyolojik farklılıkları ve demografik yapıyla ilgili işlevleri bakımından, toplum içindeki görev bölümünün, hangi uygulama alanlarında daha verimli çalışabileceklerinin ve aile kurumunun gereklerini en uygun ne şekilde yerine getireceklerinin saptanmasıdır.
  • Etnik yapı: Etnik yapı önemli bozukluklar gösteren bir durumda ise, devletin demografik yapısı, bir başka deyimle, can ve ruh taşıyan bünyesi, bazı organları birbiriyle uyum sağlayamayan, hasta ve sakat bir vücuda benzeyecektir. Yeterli ve etkin önlemler alınmadığı takdirde, bu gidiş devleti bölünmeye ve nihayet yıkıma götürür. Bu sakıncaya karşı en büyük önlem, etnik mesafelerin kısaltılması ve etkisiz kılınmasıdır. Bu amaçla uygulanacak yöntemler, evrensel hukuk ve insanlık ölçütlerine uygun olmalıdır.
  • Genel Nitelikler: Her milletin kendine özgü ve fertlerin çoğunluğunda yaygınlaşmış olarak görülen, bir takım genel nitelikler mevcuttur. Bunlara bir bakıma “genel karakter” veya “milli şuur” da denilebilir. Çünkü tıpkı kişilik kavramında olduğu gibi bunların bir kısmı genler ve biyolojik kalıtım yoluyla, bir kısmı da sonradan edinilen özelliklerden oluşur.

Bu genel niteliklerin başlıca etkenleri; tarihten gelip topluma mal olmuş değer yargıları, gelenekler, görenekler, coğrafi konum, doğal yapı, çevre koşulları, ekonomik yapı, komşu ülkelerle ilişkiler, dini inançlar, bilim, kültür ve teknolojik düzey, eğitim sistemi, halk – yönetim ilişkileri, yasalar, yaşayan veya fikir ve ilkeleriyle öncülüğünü sürdüren liderler, aile yapısı ve ahlaki ölçütler gibi etkenlerdir.

 

COĞRAFİ GÜÇ UNSURU

Bir devletin coğrafyasına ait; canlı ve cansız, doğal ve yapay, gerçek ve nispi tüm değerler, milli gücün coğrafi güç unsurunu oluşturur.

Coğrafi gücün önemli bir özelliği de; diğer milli güç unsurlarının hemen hepsine kaynak ve ortam sağlaması ve onları, kendi yapısı, kapsadığı alanı, doğal koşulları ve konumuna göre olumlu veya olumsuz yönde etkilemesidir.

Kısaca coğrafi güç; devlet ve milletin temel tutum, davranış ve etkinlikleri ile coğrafyalarına ait değer ve etkenler arasındaki denge ve uyumun ortak verimidir.

 

BİLİMSEL VE TEKNOLOJİK GÜÇ UNSURU

Bir devletin, evreni anlama çabaları ve geleceği görüş yeteneği ile geleceğin dünyasına, diğer devletlerden daha önce erişme veya yönlendirme çalışmalarının verimliliğidir.

Günümüz toplumlarında çağdaşlık ölçütü neredeyse, çağdaş bilimsel ve teknolojik düzeyde bulunmak anlamındadır.

Bilim, yerküre ve uzaydaki, doğal varlıklar, olaylar, bunların oluşum nedenleri, gelişim, yaşama ve hareket biçimlerine ait bilgileri ve kuramları kapsar.

Bu bilgi ve kuramlar, gözlem, deney ve kavrama yoluyla, gerçeklerin bulunması ve kendilerine özgü yöntemlerle, kalıplar halinde, belirli kural ve kanunlara bağlanmasıyla elde edilirler.

Teknik, bir işi uygulamak ve hedeflenen sonuca ulaşmak için kullanılan yöntemler ve bunlara özgü davranış biçimleridir.

Teknoloji, bilimsel bulgu ve gelişimlerin, uygulamaya yönelik kullanılmasıdır.

Teknoloji bir bakıma bilimin ürünüdür. Fakat teknoloji de ürünleri ile bilimin gelişmesine ve yeni bulgulara erişilmesine yardımcı olur.

Günümüzde, bilim ve teknoloji alanlarında, kendi öz yapısını oluşturamayan, etkin ve yeterli bir düzeye ulaşamayan ve çağın gereklerine uygun biçimde geliştiremeyen bir devletin milli gücü, ancak benzerleriyle kıyaslanabilir. Fakat evrensel ölçüler bakımından onu gelişmemiş sınıfına sokar. Bu durumdaki devletler, büyük alana, büyük nüfusa ve zengin doğal kaynaklara sahip olsalar ve hatta bu kaynakların ürünlerini ihraç edip zenginler arasına girseler de, asla güçlü devlet olamazlar.

 

PSİKO-SOSYAL VE KÜLTÜREL GÜÇ UNSURU

Toplumlar, aralarında duygu, düşünce, davranış biçimi, dil, din ve menfaat birliği olan insanların bir araya gelmeleri suretiyle oluşur.

Gelenek ve göreneklerden, anayasa düzeyine uzanan hukuk kurallarına uygun bir düzen ve denge içinde yaşayan toplumlar, millet olma aşamasına erişirler.

Devletin gerçek güçlülüğü de her şeyden önce, vatandaşların belirttiğimiz anlamda bir toplum olarak bütünleşmeleri ve millet olarak düzen ve denge içinde olmalarına bağlıdır. Bu durum milli gücün, psiko-sosyal ve kültürel unsurunu oluşturur.

“Psiko-sosyal ve kültürel güç”, toplumu millet ve milleti toplum yapan birlik ve bütünlük ile bunları sağlayan, tarihi birikimler, milletin eğitim ve kültür düzeyi, gelenek, hukuk, dil, din, fikir, vb, alanlardaki durumu ve uygulamalarının, milli güce etki ve katkılarını kapsar.

 

TÜRKİYENİN MİLLİ GÜCÜ

Türkiye’nin milli gücü; belgesel tarihi, yaklaşık 2800 yıl ve bilinen tarihi ise yaklaşık 4000 yıl öncesine uzanan; Türklerin evrensel nitelikteki gücüne dayanmaktadır.

Bu güç, binyıllar içinde egemen olduğu mekân ve bazen bilinen dünyanın tümünü dahi kapsayabilmiş olan etkileme alanları bakımlarından çeşitli yönlerde değişimlere uğramıştır.

Çoğunlukla dünyanın en büyük ve güçlü devletlerini kurmuş, bazen parçalanmış, nispeten ufalıp zayıflamış, sonra yine eski görkemine erişmiş ve bu oluşumlar başka, başka coğrafyalarda olmak üzere tekrarlana gelmiştir.

Türk gücünün konum ve nitelik yönünden gösterdiği bu değişimlere rağmen, onunla ilgili üç önemli husus varlığını her zaman sürdürmüştür ve sürdürmektedir.

Bunlardan birincisi, Türklerin bilinen tarihleri boyunca, her zaman en azından, bir bağımsız devlete sahip olmalarıdır. Bu konuda şu örnekler verilebilir.

565 – 745 arası:      3 devlet

Gök (Kök) Türkler (552 – 745)

Hazarlar (468 – 865)

Avrupa Avarları (565 – 835)

745 – 865 arası:      3 devlet

Hazarlar

Avarlar

Uygurlar (745 – 940)

990 – 1040 arası:    3 devlet

Karahanlılar (940 – 1040)

Gazneliler (962 – 1187)

Büyük Selçuk İmparatorluğu (990 – 1157)

1077 – 1157 arası: 3 devlet

Gazneliler

Büyük Selçuk İmparatorluğu

Anadolu Selçuk İmparatorluğu (1077 – 1308)

1369 – 1501 arası:  2 devlet

Osmanlı İmparatorluğu (1281 – 1918)

Timur İmparatorluğu (1369 – 1501 )

1526 – 1858 arası: 2 devlet

Osmanlı İmparatorluğu

Babür İmparatorluğu (1526 – 1858)

Osmanlı İmparatorluğu, 1918’den 1920’ye kadar biçimsel olarak devam etmiş, 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplanması ile Anadolu’da yeni bir Türk devleti fiilen kurulmuştur.

Lozan barış anlaşmasının ardından 1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti Türklerin tek bağımsız devletini oluşturmuştur. 15 Kasım 1983 tarihinde bağımsızlığını ilan eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile yeniden bu sayı ikiye çıkmış bulunmaktadır.

Değişmeyen ikinci husus; çeşitli millet ve devletlerde, yine bin yılların gerisinden kaynaklanan bir Türk imajının, varlığını ve etkisini sürdürmesidir. Bu imaj, bazılarında zaman içinde olumlu veya olumsuz yönlerde değişmiş, bir kısmında ise adeta kemikleşmiştir.

Üçüncü ve son husus ise; zamana mekâna ve her türlü oluşumlara (siyasi – ekonomik vb.) bağlı olmadan varlığını sürdüren: evrensel “Türk gerçeği” dir.

Türkiye’nin kendine has bir özelliğini de, coğrafyası ile tarihi arasındaki ilişki oluşturmaktadır. Türkiye’nin coğrafyası bir bakıma onun yakın tarihi ile çevrilidir.

Başka bir deyimle; Türkiye coğrafyasının ona yapışık ve yakın ve hatta nispeten uzak sayılabilecek durumdaki çevresi; onun yalnız dış coğrafyasını oluşturmamakta, yakın tarihinin bölümlerini de temsil etmektedir.

Kaldı ki, bu konuda varacağımız sonuçlar bizi bir takım tereddütlere düşürecek ve hepsi de aynı yargıya ulaşacaktır. Bu yargıyı, tek başına, “yaşanılan gerçek” deyimiyle belirtmek mümkündür. Tarihi akış içinde oluşan bu gerçek, Türkiye’nin olduğu gibi çevre ülkelerin de milli güçlerini, hemen tüm unsurlarını kapsayacak şekilde etkilemektedir.

Yukarıdaki paragraflardan, burada ele aldığımız tarihin, Osmanlı tarihi olduğunu zannedilebilir. Ancak Osmanlı tarihi bütün yabancı devletler ve toplumlar tarafından Türklerin tarihinin bir bölümü olarak kabul edilmiştir.

Osmanlıların en büyük hatası ve hatta imparatorluğunun çökme nedenlerinin başlıcalarından biri de, kuruluşu izleyen belirli bir evreden sonra bu bilinci yitirmiş olmaları, başka bir deyimle, Osmanlılığı Türk tarihinin içinde değil, Türklüğü, yüce devletin çeşitli uzuvlarından herhangi biri olarak, Osmanlılığın içinde görmeleri olmuştur.

 

Atatürk, bu sürekliliği şöyle ifade etmiştir.

“Cihanın sosyal ve siyasi ihtiyaçlarından doğan binlerce senelik Türk tarihinin gelişmesinin sonucu olan devletimiz, devam ve karalılığın bütün nitelik ve şartlarına haizdir” (1923).

 

Bütün bu açıklamalardan amacımız, Türkiye’nin millî gücünün, Türklerin tarihine değinmeden değerlendirilmesinin imkânsız olduğunu belirtmektir.

 

ATATÜRK, millî gücün henüz bilimsel bir kavram olarak ele alınmamış olduğu bir zamanda, onu ve önemini, çok açık ve özdeyişlerle belirtmiştir, aşağıdaki iki örneğini vereceğimiz bu sözler, aynı zamanda Türkiye’nin bu konudaki ilkelerini de açıklamaktadır.

 

“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette; siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel ve benzeri olan her hususta tam bağımsızlık ve tam özgürlük; demektir” (1921).

“Bir milletin başarıları, kesin olarak, milli kuvvetlerin, bir yönde birikme ve yoğunlaşması ile mümkündür” (1923).

Atatürk’ün çeşitli özdeyişleri, aynı zamanda, Türkiye’nin milli gücünün yönetimi ve geliştirip güçlendirilmesi ile ilgili ilkeleri de belirtmektedir.

Bunlar, Türk tarihinden kaynaklanan fikirlerin, çağdaşlık ve ileri görüşlülük anlayışı ile değerlendirilmesi sonucu ortaya çıkan düşüncelerdir.

SONUÇ

Milletler, doğal olarak varlıklarını korumak, devam ettirmek ve ebedi kılmak zorundadırlar.

Milletler bu zorunluluklarını kurdukları devletler ve kurumlar aracılığı ile yerine getirirler.

Millet varlığının korunması ve devamı, milleti meydana getiren toplumun, başta güvenlik olmak üzere siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel, bilim ve teknolojik hayatının ihtiyaçlarının karşılanmasına ve uluslara­rası ilişkilerde çıkarlarının korunması esasına bağlıdır.

Açıklanan ihtiyaçların giderilmesi, esasların gerçekleştirilmesi ve çıkarların korunması ise, mil­letin tarihinden ve kültür mirasından kaynaklanan değerlerin, deneyimlerin geleceğe yönelik ola­rak geliştirilmesini ve milletin sahibi bulunduğu zenginliklerin yani milli güç unsurlarının, gerçekçi öngörülerle sürekli ve dengeli biçimde yönlendirilmesini gerekli kılar.

Milli güç unsurlarının kaynağı ve dayanağı insandır.

Çünkü

Bu unsurlara işlerlik kazandıran insandır.

Bu unsurları koruyan insandır.

Bu unsurları geliştiren insandır.

Öyleyse,

Her devlet için öncelikli hedef; insan varlığının, birliğini, bütünlüğünü, dirliğini, düzenini, refahı ve mutluluğunu gerçekleştirmek olmalıdır.

12 Ocak 2012

 

 

 

 

Kaynak: Milli Güç ve Devlet – Mert Bayat

 

"Anadoluda Doğan Güneş"

Reklam
"Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır" Mustafa Kemal Atatürk