Ana sayfa Müdafaa-i Hukuk Nedir?



PDF Yazdır e-Posta

Müdafaa-i Hukuk

 

“Millet işlerinde her ferdin zekâsı başlı başına faaliyette bulunmak gerekir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

 

Müdafaa-i Hukuk

Müdafaa-i Hukuk, genel olarak hakların korunması ve hukukun üstünlüğünün savunulması anlamına gelir.

1919 larda Müdafaa-i Hukuk, Türk Milletinin varlığını korumak, savunmak, tanıtmak ve kabul ettirerek ebedi kılmak amacıyla kendiliğinden kurduğu, örgütlediği, harekete geçirdiği bir sistemdi. Milletin kendi öz değerlerine, imkan ve yeteneklerine dayanarak, varlığını, haklarını, hukukunu, sahibi bulunduğu binlerce yıllık tarihi ve kültürel mirasını korumasında bulduğu bir mücadele modeli idi.

Atatürk 1920 de Müdafaa-i Hukuku “Milletin kendiliğinden kurduğu, örgütlediği, vatani ve millî amaçlarla harekete geçirdiği bir sistemdir” şeklinde tanımlıyordu.

Müdafaa-i Hukuk, milletin vicdan ve düşüncelerinden doğmuş, memleketin en ücra köşelerinde bile kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Kanunî ve çağdaş bir örgütlenme modeliydi. Milletin birliğini ve bu birliğin oluşturduğu gücü içerde ve dışarda etkin kılmak ve göstermek istiyordu. Milletin dayanışma ve birliğini sağlıyordu. Hiçbir siyasi partiyle, hiçbir siyasi düşünce ve akımla ilişkisi yoktu. Örgütlenme, köy ve mahalleden başlıyordu. İlçelerde seçilmiş üyelerden oluşan “İlçe İdare Heyetleriyle” ve vilayetlerde köy, mahalle, ilçe temsilcilerinin seçtikleri “Vilayet Merkez Heyetiyle” devam ediyordu. Bütün bu yerel örgütlerin temsilcilerinin biraraya gelip, katılımlarıyla toplanan “Kongre”de millî gücü etken ve millî iradeyi egemen kılma düşüncesini gerçekleştirmeye çalışıyordu. Kongrede seçilen “Heyet-i Temsiliye” ise, açıklanan ve mahalleden-vilayete doğru gelişen Müdafaa-i Hukukun temsil, icra ve olağanüstü durumlarda kongreyi toplama yetkisine sahip tek organıydı.

Tarihi Gelişimi

I. Dünya Harbi sonunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu ve devam ettirici unsuru olan Türkler vatanları üzerinde varlıklarına, onurlarına ve namuslarına yönelmiş dış ve iç tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya kaldılar.

Dış tehdit ve tehlike, asırlarca birikmiş kin, nefret ve kıskançlıkla beslenen, düşman saldırıları ve işgalleri şeklinde ortaya çıkıyordu. Harbin galipleri bir yandan daha önce üzerinde anlaştıkları “Anadolu’nun Taksimi Projelerini” uygulamaya koyarken, diğer yandan Türkleri kendi toprakları üzerinde esir olarak yaşamaya mahkûm etmeye ve “medeniyet yoksunu” saydıkları bu toplumun varlığını ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı.

İç tehdit ve tehlike ise, düşmana gerekli her türlü ortamı ve manevra alanlarını hazırlamakla kalmıyor, bin yıllık atalar yurdu üzerinde bir Ermeni Devleti kurulmasını, müslüman olmayan unsurların Türkler üzerinde giderek artan baskılarını özendiriyordu. Müdafaa-i Hukuk düşüncesi, bu şartlar altında doğdu. Olaylara ve İstanbul’daki hükümetin tutumuna bağlı olarak örgütlendi, gelişti.

Başlangıçta, Mondros Mütarekesi uygulamalarının bir işgal ve saldırı şekline dönüşmesine ve Ermenilerin doğu ve güney doğu Anadolu’yu hedef alan hareketlere ve katliamlara girişmelerine karşı yerel halkın direnmesi ve yaşadıkları toprakların savunması biçiminde görüldü. İstanbul’da, Trakya’da ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde aydınlar; düşman saldırı ve işgallerine uğrayan coğrafi alanların tarihi, siyasi, kültürel bağ ve nedenlerle Türk toprağı olduğunu, mütareke uygulamalarının uluslararası hukuka, doğal haklara ve barış için ilan edilen ilkelere aykırı bulunduğunu dünya kamu oyuna, işgal kuvvetleri yetkililerine duyurmak için bir araya toplandılar. Protestolarda bulundular, yüzlerce kitap, dergi, gazete yayınladılar, toplantılar, mitingler düzenlediler. 15 Mayıs 1919 tarihinde, İtilâf Devletlerinin desteğinde Yunanlıların İzmir’e çıkarak saldırı ve işgal alanlarını genişletme girişimleri, Manisa ve Aydın’ı işgalleri, zulüm ve katliamları, Müdafaa-i Hukuk düşünce ve eylemlerini yeni bir aşamaya getirdi. Atatürk, bu durumu “... Bir hafta kadar, Samsun’da ve 25 Mayıs’tan 12 Haziran’a kadar Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya gittim. Bu müddet içinde bütün memlekette millî teşkilat kurulması lüzumunu bir genelgeyle bütün komutanlara ve sivil idare âmirlerine bildirdim. Dikkate değer bir noktadır ki, İzmir’in ve onun arkasından Manisa’nın ve Aydın’ın işgali ve yapılan tecavüz ve zulümler hakkında millet aydınlanmamış ve millî varlığa vurulan bu feci darbeye karşı açıkça, herhangi bir tepki ve şikayet gösterilmemişti. Milletin bu haksız darbeler karşısında sessiz ve hareketsiz kalması, elbette milletin lehinde olamazdı. Onun için milleti uyandırıp harekete geçirmek lazımdı.” (Nutuk) sözleriyle açıklıyordu. Atatürk’ün değindiği genelge, tarihi “Amasya Bildirisi” idi. Bu bildiri ve açıklanan durum karşısında askerî ve sivil yöneticilere 28 Mayıs 1919 tarihinde gönderilen emir, bir kıvılcım etkisi yaptı. Müdafaa-i Hukuk düşüncesiyle hazır hale gelmiş ortam harekete geçti. Tüm Anadolu’da mitingler, nümayişler, protestolar, telgraflar kısaca, o günün şartları içerisinde eldeki bütün araçlarla “Milli bir direnç” oluştu. Her yerde Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk örgütleri kurulmaya başlandı.

Erzurum ve Sivas Kongreleri Müdafaa-i Hukuk Düşüncesini ve örgütlenmelerini “Vatanın ve istiklalin kurtarılması” amacı etrafında ve bir çatı altında topladı. Artık millet dış ve iç tehdit konusunda yeterince aydınlanmış, varlığını, namusunu, onurunu kısaca istiklalini savunmak ve korumak için “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” gibi kendi bağrından çıkan, kendi eseri olan bir kuruluşa sahip olmuştu. Anadolu ve Rumeli’de gerçek idareyi, gerçek iktidarı temsil eden de bu kuruluş ve onun seçtiği “Heyet-i Temsiliye” idi. Dünya kamuoyu, işgal kuvvetlerinin bağlı oldukları ülkelerin kamuoyları ve yöneticileri, Amerika Birleşik Devletleri ve içerde İstanbul’da işgal altında bulunan Sultan ve Hükümetleri bu gerçeği kısa zaman içinde kabul etmek, tanımak zorunda kalacaklardı.

Son Osmanlı Meclisi Mebusanını oluşturmak için yapılan seçimlerde Müdafaa-i Hukuk örgütleri etkin rol oynadılar. Bu meclise, Müdafaa-i Hukuk düşüncesi egemen oldu. Misak-ı Millî bu meclis tarafından kabul edildi. Türk Milleti, Mustafa Kemal Paşa’sının önderliğinde millî gücünü etkin, millî iradesini egemen kılmaya başlamıştı. İşte, bu oluşum, işgal kuvvetlerini yeniden harekete geçirdi ve İstanbul’un tam anlamıyla işgali olayı başladı. İstanbul’la - Anadolu birbirinden ayrıldı. Artık, Atatürk’ün deyişiyle, “İstanbul’un, Anadolu’ya tâbi olduğu” süreç başladı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Müdafaa-i Hukuk düşüncesinin ve bu düşünceyi örgütleyen, harekete geçiren kahraman, erdemli, imanlı, özveri sahibi millet evlatlarının eseri olarak tarihi varlık alanına çıktı. Tarihin hiçbir toplumda rastlamadığı şekilde millet iradesi bu mecliste egemen oldu. Millet, T.B.M.M. siyle kendi kaderi hakkında karar verme konum ve düzeyine yükseldi. Millet orduları kuruldu. Misak-ı Millî hudutlarıyla belirlenen vatan üzerinde ağır çatışmalar, savaşlar, muharebeler sonunda düşman yok edildi. Türk Milleti varlığını savunmuş, barışla bütün dünyaya tanıtmış ve kabul ettirmişti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varoluş nedenleri Müdafaa-i Hukukun esas ve ilkelerinden kaynaklandı. T.B.M.M.nde oluşan “Müdafaa-i Hukuk Grubu” Cumhuriyetimizin kabul ve ilanını gerçekleştirdi. Türk Millet mücadelesi ve İstiklâl Harbiyle kazanılan yeni vatan üzerinde tam bağımsızlığın ve hürriyetlerin korunmasını güvence altına alan, Türk Milletini çağdaş ve ileri bir düzeye çıkaran, her alanda gelişmesinin imkân ve fırsatlarını hazırlıyan, devletimizi uluslararası toplumun güvenilir, dostluğu aranır, vazgeçilemez bir unsuru konumuna getiren İnkılâplarımız, bu grubun çabaları, öngörüsü ve cesaretiyle gerçekleştirildi. Anayasalarımızın ilke ve kuralları içinde yer aldı. Hukuk düzenimizin temeli oldu.

Atatürk, Müdafaa-i Hukuk Örgütlerini birleştirerek ve bir çatı altında toplayarak Cumhuriyet Halk Partisini kurdu. Sivas Kongresi’ni bu partinin temeli saydı. Hayatının sonuna kadar bu partinin başkanlığını üstlendi. Demokrat Partinin kurucuları ve bu partiye kuruluş aşamasında akın akın katılan üyelerin tamamı Müdafaa-i Hukuk örgütlerinin yöneticileri, üyeleriydi.

 

Yeniden Müdafaa-i Hukuk

“Büyük şeyleri, yalnız büyük  milletler yapar.” (1923)

Mustafa Kemal ATATÜRK

Bugün

1- Vatanımızın bütünlüğü, milletimizin bireyleri arasında uyumu, dayanışması ve birliği, inkılâplarımızın varlığı, hukuk düzenimizin etkinliği, toplumumuzun siyasî, sosyal, iktisadî, kültürel hayatındaki gelişmeleri, millî güç unsurlarımızın verimliliği dış ve iç tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya bulunuyor.

2- Bu durum, bilgi ve enformasyon çağının bütün insanlığı etkisi altına almaya çalıştığı, ekonomik ve çevre alanlarında küreselleşmenin başladığı, dünyanın üçüncü bir bin yıla hazırlandığı, uluslararası ilişkilerde yeni siyasî dengelerin oluştuğu bir ortamda Türkiye’ye zaman, imkân, güç ve kan kaybettiriyor, yeni nesillerin gelişmesini engelliyor, doğmamış nesillerimizi ağır yükümlülükler altında bırakıyor.

3- Dış tehdit ve tehlike uluslararası ilişkilerde Türkiye’yi rakip ve/veya rakip olması muhtemel olarak değerlendiren, Türkiye’nin toprakları, insan gücü ve kaynakları üzerinde çıkar ve beklentilerini gerçekleştirmek isteyen devletlerin açık, gizli ve örtülü eylem ve faaliyetleriyle ortaya çıkıyor. Bunlar, aralarında her türlü işbirliğinde bulunabiliyor, yurt içinde kendilerine uygun ortamlar ve müttefikler sağlıyor.

4- İç tehdit ve tehlike; kişisel ve/veya topluluk hırslarını, çıkarlarını ve beklentilerini toplumumuzun siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel hayatına egemen kılmak isteyenlerin dış tehdit ve tehlikeye uygun ortamlar ve manevra alanları hazırlamalarıyla başlıyor; Bunların, cumhuriyetimizin varoluş nedenlerine, inkılâplarımıza, binlerce yıllık tarihi ve kültürel mirasımıza, millî ve manevi değerlerimize ilgisizlikleri ve saldırılarıyla gelişiyor.

Bu durum ve şartlar karşısında: Milletimizin varlığını, birliğini, haklarını ve hukukunu, devletimizin güç ve bekasını, inkılâplarımızı, tarihi ve kültürel mirasımızı ve değerlerimizi korumak ve savunmak için; millî gücümüzü bütün unsurlarıyla etkin ve verimli, millî iradeyi tam, doğru, kesintisiz şekilde siyasî, sosyal, iktisadî, kültürel hayatımıza egemen kılmak gerekiyor.

Yeniden Müdafaa-i Hukuk; açıklanan durum, şartlar ve gerekler konusunda halkımızı aydınlatmaya, milletimizin her bireyine vatandaşlığın onur ve sorumluluklarının yerine getirilmesi zamanının geldiğini hatırlatmayı görev olarak üstleniyor.

 

 

"Anadoluda Doğan Güneş"

Reklam
"Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır" Mustafa Kemal Atatürk