Biz Kimiz ?


Müdafaa-i Hukuk nedir?

Müdafaa-i Hukuk,
“Hakların Savunulması” demektir.

Müdafaa-i Hukuk,
“milletin, devletin, vatanın haklarını savunmak” demektir.

Müdafaa-i Hukuk,
"Anadolu insanının haksızlık karşısındaki “direniş geleneği”dir.

Müdafaa-i Hukuk,
Türk’ün zorbalığa karşı “örgütlenme refleksi”dir.

Müdafaa-i Hukuk,
haksızlık, baskı, hakaret, şiddet karşısında “kendiliğinden harekete geçmektir”

Müdafaa-i Hukuk,
Moğol istilasına karşı koyan “Bacıyan-i Rumi”dir (Anadolu Bacıları’dır).

Müdafaa-i Hukuk,
barışçı, özgür, hoşgörülü, “Anadolu Erenleri”dir.

Müdafaa-i Hukuk,
işgalciye karşı koyan Kara Fatma’dır,
Hasan Tahsin’dir.

Müdafaa-i Hukuk,
Kurtuluş Savaşı’ndaki “Elektrik Şebekesi” demektir. 

Müdafaa-i Hukuk,
“Çılgın Türkler” demektir.



 

PDF Yazdır e-Posta
Atatürkçü Düşünce

Atatürk’ün Büyük Nutku Konumu ve Önemi

“Nutuk”, Atatürkçü Düşünce’nin temel kaynağıdır. Atatürk’çü Düşünce Sisteminin merkezi konumundadır.

“Nutkun” açıklandığı tarihten önce ve sonra Yüce Atatürk tarafından, Türk milleti ve insanlık dünyasının bütün zamanları için ortaya konulan fikirler, düşünceler, davranışlar ve uygulamalar belirtilen merkez etrafında şekillenir. Davranışlar ve uygulamalar belirtilen merkez etrafında şekillenir, gelişir, yeni yeni anlamlar kazanır. Bir başka deyimle; Atatürkçü Düşünce Sistemi, “Nutuk” adlı tarihi, edebi, felsefi, bedii ve ilk bakışta bir Millet Mücadelesinin destani anlatımı nitelikleri taşıyan ancak bütün zamanlar için, bütün insanlık hayatında vazgeçilemez duyguları, fikirleri ve eylemleri biraraya getiren eserin etrafında biraraya gelen düşünceler ve uygulamalar bütünüdür.

Bu yaklaşımla “Nutuk” merkezinden ve bu merkezin etrafından kaynaklanan duyguları, düşünceleri, davranışları paylaşan, bu duygular, düşünceler ve uygulamaları bir hayat tarzı kabul eden Atatürkçü Kültür Çevresi bakımından “Nutkun” kendine özgü bir konumu ve önemi vardır. Atatürkçü Düşünce Sisteminde, duygu-düşünce-eylem birliği ve bütünlüğü “Nutuk” adlı eserde bütün açıklığı ile görülür ve kanıtlanır. Milli duyguların, millete ilişkin düşünceleri nasıl oluşturduğu, bu düşüncelerin bir karmaşa, kargaşılık ve ümitsiz ortamında ve hiyanet dünyasında nasıl eyleme dönüşerek milletin varlığının, onurunun, namusunun kurtarılabildiğini “Nutuk” bütün gerçekleri ve belgeleriyle sunar.

“Nutuk” da, “Türk Milleti”-“Türk Ata Yurdu”-“Türk’ün Onuru”-“Türk’ün Gururu”-“Türk’ün Yetenekleri”-“Türk’ün bağımsızlığı”... gibi deyimler ve kavramların binlerce yıllık tarih ve kültüründen nasıl akıp duygulardan, düşüncelere; düşüncelerden, eylemlere dönüştüğü ve tarihi varlık alanında yer aldığı anlatılır. Bunların karşısında olan duyguların, düşüncelerin, davranışların ise, nasıl eriyip, yokoldukları; tarih sahnesinden silinip gittikleri gösterilir.

Millet Olma Mücadelesi

“Nutuk” bu özelliği ile kendisini millet düzeyine çıkarmak isteyen veya millet düzeyinde varlığını koruyup, geliştirmeyi hedef alan bütün toplumların başvuracakları bir kaynak önemi taşır. Nutkun, sonsuza dek güncelliğini koruyacak özelliği “Millet olma, Millet olarak yaşama, Millet olarak varlığını koruma ve geliştirme” istek, ihtiyaç ve beklentilerine örnek teşkil edecek duyguları, düşünceleri ve eylemleri bir Millet Mücadelesi modelini alarak destanlaştırmasıdır.

“Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, bağımsızlığından yoksun bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak konumundan yüksek bir muameleye layık görülemez... Yabancı bir devletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlığın vasıflarından yoksunluğu, aciz ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir, gerçekten, bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarında bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez...”

Yaşadığımız zaman kesiti içerisinde, “Nutuk” bu yaklaşımının gerçekleriyle karşılaşmış toplumların mücadelelerine sayısız örnekler bulabileceğimiz gibi doğuda, güneyde gelişen olayların sistemleri alt/üst eden değişmelerin temel açıklamasını da bu şaheserde görebiliriz. “Bağımsızlığımız için ölümü göze alan millet, insanlık onur ve şerefinin gereği olan bütün özverilerde bulunmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz esirlik zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, onursuz bir millete nazaran dost ve düşman gözündeki yeri farklı olur...”

İnsana, insan toplumlarına hayatı kadar onurunu korumayı, geliştirmeyi öngören sayısız uluslararası belgelerin hangisi “Nutuk”daki bu cümleler kadar gerçekçidir? Hangisi bu cümleler kadar ümit verici, doğruları ortaya koyucu ve insanlık dünyasına yol göstericidir?...

Tam Bağımsızlık

Atatürkçü Kültür Çevresinde paylaşılması ve üzerinde özenle durulması öngörülen ve gereken ilkelerin başında, bir milletin tam bağımsızlığa sahib bulunması gelmektedir. Millet varlığının korunması ve geliştirilmesi tam bağımsızlığa sahib olunmasına bağlıdır. Bir anlamda “Tam Bağımsızlık” millet olmanın, millet olarak tanınmanın da şartı kabul edilir. Atatürkçü Düşünce Sisteminin ortaya koyduğu ve geliştirdiği bütün ilkeler, değerler, kavram ve kurumlar gibi “Tam Bağımsızlık” esası da Türk Millet Mücadelesi’nin sağlanmasında ve başarıya ulaşmasında hedef olarak alınmış, üstlenilen görev ve uygulamalarla bütün insanlığa kanıtlanmış açık, kesin ve gerçekçi değerlerdir. Milli duygularda başlayan, şuurlaşarak gelişen, eylemlerle sağlanan bu değerler sistemi bir bütün olarak Atatürkçü Düşünceyi ve O’nun oluşturduğu kültür çevresini meydana getirmiştir.

Fransa Temsilcisi Franklin Bouillon’a kapitülasyonların kaldırılması ile ilgili madde üzerindeki görüşmeler sırasında Yüce Atatürk’ün açıkladığı ve “Tam bağımsızlığı” belirleyen sözleri çok önemli ve “Nutuk” değeri açısından da dikkati çekicidir.:

“Tam bağımsızlık, bizim bugün üstlendiğimiz görevin temel ruhudur. Bu görev, bütün millete ve tarihe karşı üstlenilmiştir. Bu görevi üstlenirken, uygulama yeteneği hakkında şüphe yok ki çok düşündük. Fakat sonuçta edindiğimiz görüş ve iman, bunda başarılı olacağımıza dairdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden öncekilerin yapmış oldukları hatalar yüzünden, milletimiz sözde var sayılan bağımsızlığında, kayıtlı bulunuyordu. Şimdiye kadar Türkiye’yi medeniyet dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep bu hatadan ve hep bu hataya uymaktan doğmakta idi. Bu hataya bağlılığın sonucu; kesinlikle, ülkenin   ve milletin bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden yoksun kalmasını ve uzaklaşmasını gerektiriyordu. Biz, yaşamak isteyen, onur ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya bağlanmak yüzünden bu özelliklerden yoksun kalmaya tahammül edemeyiz.

Bilgin, cahil, istisnasız bütün millet fertleri belki içinde bulundukları güçlükleri anlamaksızın, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir O nokta; tam bağımsızlığımızın sağlanması ve devam ettirilmesidir.

Tam Bağımsızlık, denildiği zaman doğal olarak siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve... benzeri her hususta tam bağımsızlık ve serbesti demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve ülkenin, gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun kalması demektir...”

Bugün, bağımsızlıklarına kavuşmak için hemen hemen dünyanın çeşitli coğrafyalarında yapılan mücadelelerin yer almış olması, Türk Millet Mücadelesi’nde sağlanan sonuçların değerini bir kat daha artırmakta ve bağımsızlığımıza göstereceğimiz özeni bütün millet fertlerine her an hatırlatmaktan geri durmamaktadır. Bugün Cumhuriyetimizin varlığının ve gelişmesinin temel esasını teşkil ettiği kadar bütün insanlık dünyasında vazgeçemeyeceği “Tam Bağımsızlık” ilkesinin daha 1920 lerde bu kadar açık, kesin ve gerçekçi hatlarıyla ortaya konulması ve “Nutuk”ta yer alarak insanlığın peşine düşeceği ilk hedefler arasında bulunması adı geçen esere ayrı bir önem vermektedir.

“Nutuk” Okunmalı, Anlaşılmalı

ve Her An Değerlendirilmelidir

“Nutuk” adlı eser, varlığımızı koruyacak, geliştirecek ve sonsuza kadar devam ettirecekisek vazgeçemeyeceğimiz bir kaynakdır. “Nutuk” adlı eserde herşeyden önce “Kim olduğumuz” - “Nereden gelip - nereye yöneldiğimiz” - “Varlığımızı hangi temel esaslar üzerinde geliştireceğimiz” gibi sorulara cevap bulacağımız bir eserdir.

“Nutuk” bir millet mücadelesinin tarihi olduğu kadar, bir millet mücadelesinin devamında yol göstericisidir. Hiçbir millet, varlığını sağlayıp, tanıttırdıktan sonra, devamı için mücadeleyi terk edemez. “Hayat bir mücadeleden ibarettir...” sözü, gerçektir, doğrudur.

“Nutuk” insan olarak, insanlık dünyasında yaşayan bir birey olarak da başvurulabilecek temel kaynaklardan biridir. Nutuk’da belirlenen “insanlık ülküsü” barışı, huzuru, refahı ve mutluluğu esas alan bir hayat tarzı, hemen hemen hiçbir eserde rastlanmayacak kadar gerçeklere uygun, akla uygun, insan doğasına uygundur. Bu özellikleriyle “Nutuk”, bütün toplumlarca bütün zamanlarda başvurulabilecek yol gösterici nitelikte olan bir eserdir. Üzülürek belirtelim ki, bu eşsiz kaynak, bu değerli eser okunmamakta okunması içinde herhangi bir gayret sarfedilmemektedir. Zaman zaman bir kıvılcım gibi parlayıp, sönen girişimler, genç nesillere eğitim ve öğretimde okutup, anlaşılmasını sağlamak için açıklanan sözler gerçekte bugüne kadar hiçbir olumlu sonuca ulaştıralamamıştır.

Son yıllarda giderek artan bir ölçüde yaygınlaşan Tarihimize, milli ve manevi değerlerimize karşı ilgisizlik ve hatta “şan ve şeref iddiasını kendilerine ölçü ve rehber etmiş kimselerin” tarihi kendileriyle başlatma hevesleri “Nutkun” okunmasını, anlaşılmasını bir kat daha ertelemekte “Nutka” karşı şuurlu veya şuursuz cephe almayı artırmaktadır. Bu tutum ve davranışlar, milletimizin engin görüşleri, tarihi özellikleri, sağduyusu, geleceğe olan güveni karşısında eriyip gidecektir. Ancak, geçen zaman, harcanan emeklere yazık olacaktır. Nutuk okunmalı, anlaşılmalı, her an değerlendirilmelidir. Bu bizim varlığımızla ilgili bir meseledir...

“Nutkun” Amacı

“Nutuk”, Atatürkçü Düşünce Sisteminin temel kaynağıdır. Bu yaklaşımla “Nutuk” Atatürkçü kültür çevresinin oluşmasında merkezi bir konuma sahiptir.

“Nutuk” da, “insan”-“toplum”-“millet”-“hayat”- “evren”-“siyasi yapı”-“siyasi örgütlenme”-“ordu”- “hayat”-“iktidar”-“güç” gibi kavramlara ve toplumsal ilişkilere verilen kendine özgü anlamlar Atatürkçü kültür çevresinin oluşmasında önemli rol oynar. Özellikle Türk Milletinin yeniden varoluş nedenlerine ve tarihi varlık alanında yer alışına ilişkin görüşler bu ortamın duygu-düşünce-eylem birliğinin kuruluşunu sağlar.

“Nutkun” amacı nedir ? ...  Yüce Atatürk, Nutkun “Türk gençliğine bıraktığım emanet” kenar başlığını taşıyan son bölümünde “Nutkun” amacını şu sözleriyle açıklamaktadır.

“Saygıdeğer efendiler, sizi günlerce işgal eden, uzun ve ayrıntılı açıklamalarım, sonuçta, geçmişte kalmış bir devrin hikayesidir. Bunda milletim için ve gelecek evlatlarımız için dikkat ve uyankılığı davet edebilecek, bazı noktaları gösterebilmişsem, kendimi mutlu sayacağım.

Efendiler, bu açıklamalarımla, milli hayatı son bulmuş sanılan büyük bir milletin; bağımsızlığını nasıl kazandığını ve ilim ve teknolojinin en son esaslarına dayanan, milli ve çağdaş bir devleti, nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün, ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen milli sıkıntıların yarattığı uyanıklığın sonucu ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum...”

Gerçekte Nutkun amacı, Türk gençliğine emanet edilen varlıktır. Nutuk; bu varlığın tarihi süreç içerisinde nasıl oluştuğunu ve varoluş nedenlerini, özelliklerini ve niteliklerini, korunup geliştirilmesi ve devamı için gösterilmesi gereken dikkat ve özeni, nihayet bu varlığa karşı en önemli tehdit ve tehlikelerin nereden ve nasıl gelebileceğini, bu tehdit ve tehlikelerle mücadelede başvurulabilecek esas güç kaynağını ve yöntemini açıklamaktadır.

Bu varlık, Türk milletinin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’dir. İnsanı, toprağı, maddi ve manevi değerleri, geçmişi ve geleceği ile Türk Devleti’dir. Nutkun amacı, geleceğe yöneliktir. Gençlik “Cumhuriyete inananlar onu koruyanlar ve yaşatacak olanlardır...” Bu nedenle de büyük güçlüklerle, mücadelelerle, kanla elde edilmiş olan sonuç gençliğe emanet edilmiştir.

Yüce Atatürk’ün bütün insanlık tarihinde eşine rastlanmayan en büyük ve en anlamlı özelliklerinden biri elde edilen hiçbir sonucu kendisine mal etmemiş olması, her şeyi millete, milletin eseri olarak görmesidir. Atatürkçü düşünce yaklaşımı ile, millet ve milletin meydana getirdiği yeni devlet, yeni rejim yine milletin evlatlarına, gençlerine emanet edilmektedir. Tarihte bir çok liderin, devlet kurucularının kendi ülkeleri ve toplumları için düşüncelerini “Vasiyetler” şeklinde gelecek nesillere aktardıkları görülmüştür. Yazdıkları hatıralarla veya doğrudan hazırladıkları belgelerle “Vasiyet” niteliğindeki görüşlerini kendilerinden sonra gelecek yöneticilere aktardıkları bilinmektedir.

Atatürk ise, gelecek nesillere ve gençlere “Emanet” bırakmıştır. Sebebi iki noktada toplanmaktadır. Bunlardan birincisi, “Türk Devlet geleneği” ve töresidir. Bilge Kağan’dan başlayarak bütün Türk liderleri ve büyükleri milletlerinin ve Türklüğün geleceğine ilişkin görüşlerini vasiyetler şeklinde değil, emanetler biçiminde nesilden nesile aktarmaya çalışmışlardır. İkincisi ise, Yüce Atatürk’ün kişiliğinde toplanmaktadır. O’na göre sonuç, milletindir. Milletin olan da gene millet çocuklarına ancak emanet edilir. Nutkun bütün özellikleri ve değer yargıları içerisinde bu sonucun asla gözden uzak tutulmaması gerekir. Çünkü, “Nutkun” özü bu sonuç bölümünde toplanmış ve “Gençliğe Hitabı” bir anlamda giriş kısmını teşkil etmiştir.

“Ey Türk Gençliği

Birinci vazifen Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini ebediyete kadar korumak ve savunmaktır... Varlığının ve geleceğinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir...” cümleleriyle başlayan gençliğe hitap, emanet edilen varlığın özelliklerini, korunup savunulmasını önermektedir. Niçin korunması ve savunulması gerektiği ise bir cümlede ve belki de “Nutkun” amacında kendisini göstermektedir. Savunulacak ve korunacak varlık, Türk milletinin varlığının ve geleceğinin tek temeli ve tek hazinesidir. Bu ise, kazanılmış Türk istiklali ve Cumhuriyeti’dir. İşte, emanet edilen budur.

Millet Mücadelesinin Esasları

“Nutkun” en önemli özelliği ve tamamını kapsayan düşüncelerinin dayanak noktası “Türk Milleti”nin anlayışı, bu milletin sahip olduğu değerleri ortaya koyuşu ve nihayet bu milletin istiklali için yaptığı mücadelenin esasları, örgütlenme yöntemi ve başarı ilkeleriyle, alınan sonuçtur. “Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüzmilyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır. Bu milletin dünyada kapladığı toprakların genişliği oranında, tarih alanında bir derinliği vardır...”

1922 de Mustafa Kemal’in açıkladığı bu “Türk Milleti” anlayışı, millet mücadelesinin hareket noktasını teşkil etmekle kalmaz, sağlam ve kesin dayanaklarıyla bir millete var olması gereken tarihi ve tarih şuurunu da ortaya koyar. “En belirgin, en somut ve en kesin tarih belgelerine dayanarak diyebiliriz ki, Türkler onbeş yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde büyük devletler kurmuş ve insanlığın her türlü yeteneklerine ortam yaratmış bir varlıktır. Elçiliklerini Çin’e gönderen ve Bizans elçilerini kabul eden Türk Devleti, Atalarımız olan Türk Milletinin kurduğu bir devletti...”

Tarihin kanıtladığı bu gerçeği gören düşüncenin, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Türk millmetinin karşı karşıya geldiği tehdit ve tehlikeleri değerlendirerek “... içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir “Ata Yurdu” kalmıştı. Son mesele, bunun da taksimini sağlamaya uğraşmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife hükûmet, bunlar hepsi temeli kalmamış birtakım anlamsız sözlerden ibaretti...” sonucuna varması ve millet mücadelesinin esaslarını ortaya koyması doğaldı.

Mustafa Kemal 1919 yılının şartları içinde hiç kimsenin göremediği bu gerçeği görmüş ve Millet Mücedelisi’nin esaslarını şu şekilde ortaya koymuşdu: “Esas, Türk Milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahibiyetle sağlanabilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet, insanlık dünyasının gelişmeleri karşısında uşak olmak konumundan yüksek bir muameleye layık olamaz.

Yabancı bir devletin korumasını ve efendiliğini kabul etmek insanlık özelliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve miskinliği kabullenmekten başka bir şey değildir. Gerçekte bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına yabancı bir efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki Türk’ün onuru ve gururu ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir...”

Türk millet mücadelesinin, milletin tarihi mirasına ve bu mirasın binlerce yıl içinde oluşturduğu değerlere, Türk’ün onur ve gururuna ve yeteneklerine dayanması ve mücadelenin göze alınmaması halinde bütün bunların bir anda yok olması gerçeğinin anlaşılması, bugünkü varlığın meydana gelmesindeki duygu-düşünce ve eylem birliğini ortaya koymuş, İstiklal Savaşı’nın zaferlerin ve sağlanan barışın kısaca Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş nedenini teşkil etmiştir. Nutuk, bu gerçeği yeni yetişen nesillere ve Türk gençliğine göstermeyi ve emanet etmeyi amaçlamıştır.

Millet Mücadelesinin Örgütlenmesi

Esasları bu kadar açık, gerçekçi ve tarihi dayanaklara dayanan mücadelenin nasıl yapılacağı konusu kurtuluş yolu arayan zihinlerde birçok tereddütler yaratmışdı. Başlangıçta kurulan Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak örgütleri ancak yerelkurtuluş çarelerine başvurulmasını göze alabiliyorlar, bir kısmıda Osmanlı Devleti’nin sonunun geldiğini düşünerek merkezden ayrılmak amacına yöneliyorlardı. Genelde hepsi yapılan propogandalara ve yaratılan fiili duruma karşı bulundukları şehir ve bölgeyi korumanın yollarını arıyorlardı.

Bu durum karşısında Mustafa Kemal (Atatürk) ise, yukarıda açıklanan Millet Mücadelesi Esasları içerisinde bir tek kurtuluş yolu ve kararı olduğunu açıklıyordu.

“Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak...”

Bu kararın gerçekleşebilmesi ise yurda ve bağımsızlığa saldıranların kim olursa olsun karşısına milletçe silahla çıkmayı gerektiriyordu. Millet Mücadelesinin bu safhasında silahlı mücadele ve karşı koymaktan başka hiçbir kurtuluş yolu da yoktu. Silahla karşı koyma ve mücadele kararını Atatürk, Nutuk’ta şu şekilde açıklamaktadır: “Türk Ata Yurduna ve Türk’ün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun onlara milletçe silahla karşı koymak ve onlarla mücadele etmek gerekiyordu.”

Bu kararın gerçekleşmesi ve sonuca ulaştırılması ise uygulamanın çeşitli safhalara ayrılmasını, olaylardan meydana gelen oluşumlardan yararlanarak milletin hislerinin ve fikirlerinin hazırlanmasını ve kademe kademe yürüyerek hedefe ulaşılmasını zorunlu kılmıştı.

Millet mücadelesinin örgütlenme safhasında en önemli konu milletin hislerinin ve fikirlerinin mücadeleye hazır duruma getirilmesiydi. Bunun için dış ve iç çevreden gelen şartlar hazırdı. Ancak, silahlı bir mücadele ve görüntü halinde de olsa Osmanlı Hükûmeti’nin varlığı ve asırlarca süren bir yönetimin millet fertleri üzerindeki etkisi bir anda yok edilemezdi.

Milletin karşı karşıya kaldığı tehdit ve tehlikeleri bir anda görmesi ve harekete geçmesi de mümkün değildi. Bunun için ilk çalışmalar Müdafaa-i Hukuk örgütlerinin milleti aydınlatmasına ve irşad etmesine bağlıydı.

Atatürk, ilk ve başta gelen sorumluluğu şu şekilde ifade ediyordu.

“Durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar, bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göstererek, ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeği en büyük insanlık görevi bilmelidirler...”

Mustafa Kemal, tek başına bu görevi üstlenmişti. Her fırsatta ve her imkanda yakın çevresinden başlayarak vatanın en uzak köşelerine, yetkili kurul ve makamlardan başlayarak en küçük halk birim ve topluluklarına ve hatta kişilere kadar “gerçeği” ve “durumu” anlatmaya çalışıyor, irşad ve aydınlatma görevini yapıyordu.

“Bir toplumun yaşamasının ve mutluluğunun, ancak gayelerinde ve gayelerinin gerçekleşmesinde tam bir birlik halinde bulunmasına bağlı olduğunu açıkladık. Vatanın kurtuluşunun ve istiklalinin kazanılması hedefine yönelmiş bulunan milli birliğimizin, köklü ve düzenli örgütlenmenin varlığına ve bu örgütün iyi yürütüp, yönlendirecek yetenekli kafaların ve enerjilerin, bir tek beyin ve bir tek enerji halinde birleşmiş ve kaynaşmış olmasına bağlı bulunduğunu söyledik...” diyordu.

Millet mücadelesinin örgütlenmesi bu çabalarla gerçekleşti. Erzurum Kongresi’nden-Sivas Kongresi’ne ve Sivas’dan - Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasına kadar geçen safhalar incelendiğinde Yüce Ata’nın, milleti aydınlatma ve irşad etmedeki başarısının büyüklüğü ortaya çıkacaktır.

Nutkun amacı, Yüce Atatürk’ün deyimiyle “Geçmişde kalmış bir devrin emanet edilen varlığın korunması, geliştirilmesi ve devamı için yeni nesillerin üstlenecekleri görev ve sorumluluklarında bu “hikaye” kapsamında yer alan olaylar eylemler deneyiminin dikkate alınmasıdır...” Türk gençliği daima bir “Millet mücadelesi” içerisinde olmuştur ve olacaktır. Bu bazen varlığına ve bağımsızlığına yönelmiş tehdit ve tehlikelere karşı kendisini gösterecektir. Bazen bir kalkınma ve refah mücadelesi şeklinde ortaya çıkacaktır. Bazen milli kültürün ve milli değerlerin korunması ve geliştirilmesi hedefinin gerçekleşmesi için yapılacaktır. Bütün bunlardan daha önemlisi kendilerini milletin üstünde ve milletin kurtarıcısı şeklinde gösterip kendi şahsi çıkarlarını ön planda tutan ve Cumhuriyetin bütün ilkelerini niyetleriyle, tutum ve davranışlarıyla ağır, ağır yok etmeye çalışan yöneticilere karşı olacaktır. Hepsinin ortak noktası mücadelenin “millet mücadelesi” olmasıdır. Genç nesillere düşen görev ve sorumluluk bütün bu şartlar ve durumlar karşısında önce kendilerinin “Nutuk” da belirlenen kaynaklara dayanarak aydınlanması na çalışmaları ve sonra bağlı bulundukları, içinden çıktıkları milleti aydınlatmaları, irşad etmeleridir. Bu gerçek, tarihin Türk Milletine binlerce yıl ve defalarca kanıtlamaya çalıştığı belki de en önemli deneyimlerdir. İşte, Nutkun amacı, gençleri bu alanda uyanıklığa yöneltmekdir.

“Nutkun” Temel ve Kalıcı Özelliği

“Nutuk” Atatürkçü düşünce sisteminin kaynağı, Atatürkçü Kültür çevresinin oluşmasında ağırlık merkezidir. “Nutkun” temel ve kalıcı özelliği, Türk Milletinin tarihi, nitelikleri ve esas meseleleri konularında açıkladığı görüşlerdir. Bilimin kanıtladığı olay ve olgulara, binlerce yıllık deneyimlere, savaş ve mücadele alanlarında elde edilen gözlemlere dayanan bu görüşler: Büyük Kurtarıcının fikir ve kültür enginliğinden kaynaklanan yaklaşımlarıyla, kahramanlığı, hamaseti, insan sevgisini ve millet aşkını biraraya getiren o eşsiz üslübu ve değişleriyle ebedileşmektedir.

“Nutuk” bu özellikleriyle, doğmuş ve doğacak bütün Türk nesillerine, her mekanda, her zamanda, her şart altında, başvurabilecekleri temel kaynak niteliği taşımaktadır, kalıcı unsurlar içermektedir.

“Nutkun” değindiği “Esas Mesele” ve bu meselenin çözümü için önerdiği vazgeçilemez öncelikler ve yöntemler; Türk milletinin varlığını koruması, geliştirmesi ve devam ettirebilmesi için aydınlatıcı, yol gösterici, güven verici stratejik ilkelerdir. Bunlar, uygulanan ve Türk Millet Mücadelesi’ni Zafere ulaştıran, O’nun dünyaca kabul edilip, tanınmasını sağlayan, değişmez ve kalıcı esaslardır. Türk tarihinde sayısız liderler, devlet adamları, inkılabçı hükümdarlar, büyük ve çok değerli komutanlar gelmiştir. Yüce Ata’mızın ebediyete intıkalinden önce ve sonra yurt içinde ve yurt dışında Türk Tarihi, Türklük ve Türk Milleti üzerinde önemli araştırmalar yapan ve eserler veren bilim adamları görülmüştür. Bütün bunların düşünceleri, davranışları, gayret ve çalışmaları ve ortaya koydukları eserleri, “Nutkun” sahibinin, “Ey Türk Milleti, sen yanlız kahramanlık ve cengâverlikte değil, fikirde ve medeniyette de insanlığın şerefisin, Tarih, kurduğun medeniyetlerin övgüleriyle doludur. Varlığına kasteden siyasi ve toplumsal etkenler birkaç asırdır yolunu kesmiş, yürüyüşünü ağırlaştırmış olsa da, onbin fikir ve kültür mirası, ruhunda bakir ve tükenmez bir kudret halinde yaşıyor. Hafızasında binlerce ve binlerce yıllık hatırasını taşıyan tarih, medeniyet safında lâyık olduğun yeri sana parmağıyla gösteriyor. Oraya yürü ve yüksel... Bu senin için hem bir hak, hem de bir görevdir...” sözleri yanında sönük ve anlamsız kalmaktadır.

Bugün, araştırmacıların hizmetine açılmış Çin Kaynakları ve yapılan arkeolojik kazılar ve dil çalışmalarıyla kanıtlanmış bu eşssiz ve en eski tarih ve kültür mirasına Yüce liderin daha 1930 larda temas etmesi, herşeyden önce Türk Milletinin yaratıcılığının ve güven verici lider yetiştirme gücünün eseri olarak görülmektedir.

Gelecekte de Türk milleti büyük liderlere sahip olacak, devlet ve toplum hayatımızda inkılabçı yöneticiler görülecektir. Gerektiğinde seni Millet Mücadeleleri, Türk babaları, anaları, evlatları, hocaları, öğretmenleri, öğrencileri, askerleri... ile bütünleşen Türk öncüleri, büyükleriyle yapılacaktır.

Fakat bunların  hiçbiri, bir milletin yeniden tarihi varlık alanına çıkarılması ve yeniden “İnsanlık dünyası” karşısında “Ben varım” demesi zorunlulukları, güçlükleriyle karşı karşıya kalmayacaklar, bir millet yeniden “ihya etme” sorumluluğunu ve gereğini yaşamayacaklardır. Çünkü, bu kaderi yaşayan ve tarih yapan, aynı zamanda nasıl, niçin, hangi şartlarla yapıldığını ve başarıya ulaştırıldığını da gösteren Yüce Atatürk’ü eserlerini hazır bulacaklardır. Bir anlamda, karşı karşıya kalacakları “Esas Mesele”ye ve diğer meselelere çözümler getiren, “Nutuk” gibi bir şaheseri her zaman ellerinin içinde bulma şansına sahip olacaklardır.

Türk Tarihi

“Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüzmilyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk Milleti vardır. Bu milletin dünyada kapladığı toprakların genişliği oranında, tarih alanında da bir derinliği vardır.

Efendiler; bu derinliği, isterseniz, iki ölçekle değerlendirelim. Birincisi birim değerlendirme tarih öncesi çağlara ait ölçüdür. Buna göre Türk Milleti en eski atası olan Türk adındaki insan, insanların ikinci babası olan Nuh Peygamberin oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir. Tarih çağının belgeleri konusunu pek umursamadığı ilk dönemlerine bizde hoşgörüyle bakalım. Ama en belirgin, en somut ve en kesin begelerine dayanarak diyebiliriz ki, Türkler onbeş yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde büyük devletler kurmuş ve insanlığın her türlü yeteneklerine ortam yaratmış bir varlıktır. Elçilerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın elçilerini kabul eden bu Türk devleti, atalarımız olan Türk Milletinin kurduğu bir devletti...”

“Efendiler, Orta Asya’da devlet üstüne devlet kurmuş olan Türkler, daha batıda İran Selçukluları adı altında pek büyük ve uygar devletler kurmuşlardır. Başkentlerini Konya’da kurmuş olan Anadolu Selçukluları, bildiğiniz gibi, 1308 yılına kadar varlıklarını koruyorlar...”

“Selçuklu Devleti’nin yönetiminde genel karışıklık çıkması üzerine, Türkler 1299 tarihinde Selçuklu Devleti yerine, Osmanlı Devleti’ni kurdular... Osmanlı Devleti... Dünya tarihinde yükseliş dönemi denilen ve arka arkaya büyük başarılarla dolu olan yaklaşık üç yüz yıllık bir dönem yaşadı. Ondan sonra çöküş başlıyor efendiler...”

“Efendiler, çöküş döneminin her safhası Türkiye Devletinin sınırlarını biraz daha daraltıyor. Türk Milletinin maddi ve manevi güçlerini biraz daha eksiltiyor. Devletin bağımsızlığını yaralıyor, milletin toprak, servet, nüfus ve onurunu büyük bir hızla yokluğa doğru götürüyor. Sonunda Osmanlı soyunun otuzaltıncı ve sonuncu Padişahı Vahdettin’in saltanat döneminde, Türk Milleti en derin tutsaklık uçurumunun önüne getiriliyor. Binlerce yıldanberi bağımsızlık kavramının soylu simgesi olan Türk Milleti bir tekme ile bir uçurumun içine yuvarlanmak isteniyor...”

“Dünya tarihinde bir Cengizliler, bir Selçuklular, bir Osmanlı Devleti kuran ve bunların hepsini olaylarla deneyen Türk Milleti, bu kez doğrudan doğruya kendi adını ve sanını taşıyan bir devlet kurup bütün felaketlerin karşısında, yetenek ve gücüyle yer aldı. Millet, kendi alınyazısını doğrudan doğruya kendi eline aldı ve milli saltanat ve hakimiyetini bir kişide değil, bütün fertlerince seçilmiş vekillerinden oluşan Yüce Mecliste temsil etti...”

Türk Milleti

“Efendiler; Milletimiz küçük bir aşiretten, anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka, Batı dünyasına, düşman içine girdi ve orada büyük güçlükler içerisinde, bir imparatorluk kurdu. Ve bunu, bu İmparatorluğu altıyüz yıldanberi bütün parlaklığı ve görkemiyle ayakta tuttu. Bunu başaran bir milletin, elbette yüksek bir siyasi ve idari özelliği vardır. Böyle bir durum yalnız kılıç gücüyle olamazdı. Dünya bilir ki, Osmanlı Devleti çok geniş olan ülkesinin bir sınırından öbür sınırına ordusunu olağanüstü bir hızla ve tam donatılmış olarak ulaştırdı ve bu orduyu aylarca ve belki de yıllarca iyi ve günün koşullarına uygun besler ve yönetirdi.

Böyle bir durum yalnız ordu teşkilatının değil, bütün yönetim birimlerinin olağanüstü ölçüde eksiksiz ve yetenekli bulunduğunu doğrular...”

“Türk Milletinin Kuruluşunda etkili olduğu görülen doğal ve tarihi gerçekler şunlardır:

a- Siyasi varlıkta birlik,

b- Dil birliği,

c- Yurt birliği,

d- Irk ve kök birliği,

e- Tarihi akrabalık,

f- Ahlaki akrabalık.

Türk Milleti’nin kuruluşunda var olan bu şartlar diğer milletlerde hepsi birden yok gibidir...”

“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”

“Bugünkü Türk Milleti siyasi ve sosyal toplumu içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propoganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin istibdat devirleri ürünü olan bu yanlış adlandırmalar - bir kaç düşman aracı, bağnaz ve beyinsizden başka - hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntülerden başka bir etki yapmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de bütün Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar...”

“Milliyetin Çok Açık Özelliklerinden Biri Dildir. Türk Milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz...”

“Türk Milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır...”

“Türk Milletinin karakteri yüksektir.

Türk Milleti çalışkandır.

Türk Milleti zekidir.

Türk Milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.

Türk Milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tututuğu meşale müspet ilimdir.

Türk Milletinin Tarihi Bir Vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir...”

“Esas Mesele Türk Milletinin haysiyetli şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam hürriyet ve bağımsızlığa sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, hürriyet ve bağımsızlıktan mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak konumundan yüksek bir muameleye layık görülemez.”

“Herhalde devlet ve milletimiz içte ve dışta bütün anlamıyla hür ve bağımsız kalacaktır. Bize başka bir yöntem uygulanamaz. Bu konuda, birçok ve türlü türlü sebeplerin başında olan en büyük ve en önemlisi şudur: Dini bakımdan da bağımsız olmak zorundayız. Türk ata yurduna ve Türk hürriyet ve bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün milletçe silahla karşı koymak ve onlarla mücadele etmek gerekir.”

Türk Milletinin İzlemesi Gereken Siyasi İlke: Milli Siyaset

“Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele, savaş demektir. Hayatta başarı, mutlaka mücadelede başarıyla mümkündür. Bu da, manevi, ve maddi kuvvete, kudrete dayanır bir husustur. Bir de, insanların uğraştığı bütün meseleler karşılaştığı bütün tehlikeler, kazandığı başarılar, kollektif umumi bir mücadelenin dalgaları içinde doğagelmiştir. Doğu milletlerinin, Batı milletlerine taarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Doğu milletleri arasında, Türk unsurunun başta geldiği ve en kuvvetli olduğu bilinmektedir. Gerçekten Türkler, İslamiyet’den önce ve sonra, Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır. Batı’yı taarruz eden ve istilaların İspanya’da Fransa sınırlarına kadar genişleten Araplar da vardır. Fakat, Efendiler, her taarruza karşı, daima, karşı taarruz düşünmek lazımdır. karşı taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı güvenilir tedbir bulmadan hareket edenlerin akibeti, yenilmektir, bozguna uğramaktır, yok olmaktır.

Batı’nın, Araplara karşı-taarruzu, Endülüs’te acı ve ibret verici bir tarihi felaketle başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, kuzey Afrika’da devam etti.

Atilla’nın, Fransa ve Batı Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırladıktan sonra, gözlerimizi Selçuklu Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulan Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere çevirelim. Osmanlı hükümdarları içinde Almanya’yı, Batı Roma’yı zapt ve istila ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olanı vardı. Yine bu hükümdarlardan biri, bütün İslam alemini bir merkeze bağlayarak sevk ve idare etmeği düşündü.

Bu gayeyle Suriye’yi, Mısır’ı zaptetti. Halife ünvanını takındı. Diğer bir Sultan da, hem Avrupa’yı zaptetmek, hem islam alemini hükmü ve idaresi altına almak gayesini güttü. Batı’nın devamlı karşı taarruzu isyanı ve böyle cihangirce tasavvurların ve gayelerin aynı sınırlar içine aldığı çeşitli unsurların uyuşmazlıkları, neticede, benzerleri gibi Osmanlı İmpiratorluğunu da, tarihin sinesine gömdü.

Efendiler, dış siyasetin, en çok ilgili olduğu ve dayandığı husus, devletin iç teşkilatıdır. Dış siyasetin, iç teşkilata uygun olması lazımdır. Batıda ve doğuda, başka başka karaktere ve kültüre ve gayeye sahip birbirinden farklı unsurları içinde toplayan bir devletin iç teşkilatı, elbette temelsiz ve çürük olur. O halde, dış siyaseti de esaslı ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin iç teşkilatı, bilhassa milli olmaktan uzak olduğu gibi, siyasi prensibi de milli olamaz. Buna göre, Osmanlı Devleti’nin siyaseti, milli değil, fakat belirsiz bir istikrarsızdı.

Çeşitli milletleri, ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu çeşitli unsur kiltelelerini aynı haklar ve şartlar altında bulundurarak kuvvetli bir devlet kurmak, parlak ve cazip bir siyasi görüştür. Fakat aldatıcıdır. Hatta, hiçbir sınır tanımıyarak, dünyada yaşayan bütün Türkleri de bir devlet halinde birleştirmek, varılması imkansız bir hedeftir. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı hadiselerle meydana koyduğu bir hakikattir.

Panislâmizm (İslamcılık), Panturanzim (Turancılık) siyasetinin başarıya ulaştığına ve dünyayı uygulama sahası yapabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir. Irk farkı gözetmemeksizin, bütün neticeleri de tarihte görülmüştür. İstilacı olmak hevesleri, konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü şahsi duygu ve bağlılıklarını unutturup, onları tam bir kardeşlik ve eşitlik içinde birleştirerek, insani bir devlet kurmak nazariyesinin de kendisine mahsus şartları vardır. Bizim, kendisinde açıklık ve tatbik kabiliyeti gördüğümüz siyasi prensip, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü umumi şartları ve yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde biriktirdiği hakikatler karşısında hayalci olmak kadar büyük hata olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.

Milletimizin kuvvetli, mesut ve istikrarlı yaşayabilmeleri için devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, iç teşkilatımıza tamamen uyması ve dayanması lazımdır. Milli siyaset dediğim zaman, kasdettiğim mana ve muhteva şudur. Milli sınırlarımız içinde, herşeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak varlığımızı korumakla, millet ve memleketin hakiki saadet ve refahına çalışmak... Genel olarak, aşırı ihtiraslar peşinde milleti oyalamamak ve ona zarar vermemek... Medeni dünyadan, medeni ve insani muamele ve karşılıklı dostluk beklemektir.”

Türk Çocuklarının Hatırdan Çıkarmamaları Gereken İlke

“İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri devlet işleri görülemez, milletin ve devletin onuru, hürriyetleri ve bağımsızlığı korunamaz. İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk Milleti, Türkiye’nin gelecekteki çocukları bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar...”

Milli Güvenlik Stratejilerinde Temel ve Kalıcı Unsurlar

Milli Güvenlik Stratejileri; Milletin varlığını korumak, geliştirmek, devam ettirmek amacıyla, milli çıkar ve beklentileri gerçekleştirmek için, orta ve uzun vadede, izlenecek politikalarda uyulması gereken esasların önceliklerin ve yöntemlerin belirlenmesidir. Milli Güvenlik Stratejileri Milli Güç unsurlarına dayanır ve bunların tesbit edilecek önceliklerle, geliştirilerek, kullanılmasını öngörür. Milli Güç, bir milletin sahibi olduğu maddi ve manevi tüm varlıkların bileşkesidir.

“Nutkun” değindiği ve açıkladığı Türk milletinin tarihi nitelikleri ve esas meselesi bugün ve gelecekte Türk nesillerinin Milli Güç unsurlarının içinde yer alır ve kalıcı özellik taşırlar.

Bu yaklaşımla; “Nutuk” başta olmak üzere Yüce Atatürk’ün düşüncelerinin, uygulamalarının ve uygulanmasını istediklerinin, ümit ve beklentilerinin yer aldığı söylevleri, demeçleri, yazdıkları, yazdırdıkları Milli Güvenlik Stratejilerinin belirlenmesinde temel ve kalıcı unsurları kapsarlar.

Bu kalıcı ve Türk Milleti ve İnsanlık Dünyası için kalıcı ve sonsuza dek canlılıklarını devam ettirecek değerli kaynakların, düşünce ve görüşlerin ihmali, dikkate alınmaması ve bugün cehalet ve hıyanetten kaynaklanan küçümsemelerin, gözlerden uzak tutma çabalarının bedeli ise, hürriyet ve bağımsızlığımızın yitirilmesine sebep olabilir.

Tarihinin kanıtladığı en büyük gerçek; böyle bir durumla, cehalet ve hıyanetin meydana getirdiği tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya kalan Türk çocuklarının yeni millet mücadelelerine başlamaları olacaktır.

 
 

Ne Yapacağız ?

Müdafaa-i Hukuk'tan

Etkinlik Duyuruları