6. BÖLÜM ( Milli Kültürümüz )                                                                      Program <<<

 

BİRİNCİ KISIM
GİRİŞ

İLKELER - HEDEFLER VE POLİTİKALAR

Madde 174-    Milli varlığımız, düşünce ve hayat tarzımızı, tutum ve davranışlarımızı oluşturan, ge-

liştiren ve devam ettiren Milli Kültür Değerlerimiz’dir. Bu değerlerimizin başında dilimiz ve dinimiz gelir.

Milletimizin koruduğu, geliştirmeye çalıştığı ve savunduğu kültürel değerler, O’nun özelliklerini, kimliğini oluşturur; hayat tarzını yönlendirir ve şekillendirir. Dilimiz, inançlarımız, geleneklerimiz, örf ve adetlerimiz, devlet anlayışımız, iktisadî ve fikrî hayatımız, tarih şuurumuz, sosyal hayattaki yaklaşımlarımız kültürümüzün temel unsurlarıdır.

Müdafaa-i Hukuk Hareketi, kültürel değerlerimizi çağdaş toplumların medeniyet eserlerinin üstüne çıkaracak bir düşünce ve yaklaşımla, kültür hayatımızı geliştirmeyi hedef alır. Kültürel değerlerimizin toplum hayatımızın her alanında ve her aşamasında egemen kılınmasına özen gösterir. “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” gerçeğini açıklıyan Atamızın gösterdiği hedef; “Millî kültürümüzü, çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız” sözleriyle belirlenmiştir. Bu hedef aynı zamanda millî varlığımızı korumanın, bu varlığın devamının ve bekasının şartı olarak kabul edilmelidir.

Müdafaa-i Hukuk Hareketinin ilk, sürekli ve vazgeçilemez görevi bilgisizlikle mücadeledir. Son otuz yılı aşan bir süre içerisinde, toplumumuzu, gençlerimizi, yetişen yeni nesillerimizi, çeşitli bahaneler, safsatalar ve çıkar sağlama düşünceleriyle, bilgiden yoksun bırakmaya çalışan ve bunda da önemli başarılar sağlayıp, uzun mesafelere ulaşan politikalarla, fikirlerle, tutum ve davranışlarla mücadele etmek, ülkemizde tek bir okur yazar olmayan ve Türk dilini yeterince kullanamayan vatandaş kalmayıncaya kadar genel kültür hamlelerini devam ettirmek, toplumumuzun bütün kesimlerini çağdaş bilgiyle donatmak ve bilgi talebini artırıcı hertürlü girişimlerde bulunmak Partimizin temel politikasıdır.

Gerçekte, Millî Kültürümüzü bilginin ve teknolojinin imkân ve fırsatlarından yararlanarak geliştirmenin ilk hedefi, bilgi ve teknoloji üreten ve bu üretimi yaparken kendi öz benliğini koruyan nesiller yetiştirmektir. Bilgiyle donatılmış fikrî hür, vicdanı hür nesillerle millî varlığımız, Türklük şuurumuz ve Türk Dünyası ancak gelecek bin yıllara hazırlanabilir.

 

 

 

İKİNCİ KISIM
DİL - TÜRK DİLİ

 

DİL

Madde 175-    İnsan dili ile görür, dili ile düşünür, dili ile anlar ve ancak dili ile düşüncelerini, hisleri-

ni, duygularını anlatabilir. İnsanın maddi ve manevi, somut ve soyut varlık dünyası ile ilişkilerini ve bağını dil kurar, devam ettirir, geliştirir. Dil olmadan bu varlık dünyasında olanların, olması arzu edilenlerin, hislerin ve duyguların kısaca en somutundan en soyutuna kadar tabiat, insan ve toplumla ilgili “şeylerin” hiçbir anlamı, hatta görüntüsü ve değeri yoktur. Ünlü düşünür, Platon düşünmenin dil ile açıklanmasını yapan ilk bilgindir. O’na göre; “Düşünme, insanın içinden kendi kendisiyle konuşmasıdır.” İnsan, bir şeyi düşündüğü zaman,düşündüğünü aynı anda dil ile, hiçbir konuşmaya başvurmaksızın, kendi içinden anlatmaya çalışır.

Dil ile düşünme arasında vazgeçilmez bir bütünlük, bir birlik vardır. Bu bütünlük ve birlik herhangi bir iç veya dış sebeple veya dışarıdan yapılacak etkilerle bozulduğu takdirde, insan bütün beyin fonksiyonlarına rağmen içine kapanan tamamen yalnız kalan bir varlık haline gelir. Düşünme ve görme insanın varlık dünyası ile karşılıklı ilişkilerin, etkileşimlerin, iletişimlerin sonucudur. Dil, insan ile varlık dünyası arasındaki bu bağı kurar. Kelimeler birer şekil, işaret değildir. Bütünü ile varlık dünyasında olanların veya olması gerekenlerin anlamlarını üzerlerinde taşıyan, insanla bu dünya arasında bağ kuran vazgeçilmez unsurlardır. Bu sebeple, kelimeleri ve genel olarak dili üzerinde anlaşmaya varılan bir işaretler sistemi gibi gören, dili bir araç düzeyine indiren görüşler hatalıdır.

Dil, insanın vazgeçilmez, ayrılmaz, bölünmez, parçlanmaz bir unsurudur. Dil, insanla birlikte meydana gelen, insanla birlikte varolan bir varlık alanıdır. Aynı zamanda dil, tarihi varlık alanının kurucusudur. Çünkü, hiçbir dil kendiliğinden meydana gelmemiş, hiçbir dil yaratılmamıştır. Nasıl insan, kendi tarihinin bir ürünü ise ve kendi kültürünün geçmişten geleceğe uzanan bir bağlantısı ise, dil de tarihin ve geçmiş kültürün bir ürünüdür. Gerçekte, insan geçmişe ve kendisinden öncelere olan bağını ancak dili ile sağlayabilmektedir ve yine bugünü dili ile yaşamakta ve yaşatmakta, dili ile geleceği hazırlamaktadır. Toplum ve kültür dilin eseridir. Dil olmadıkça, insan ilişkileri kurulamayacak ve toplumlardan söz edilemeyecektir. Kültürün bütün unsurları da dilin varlığı ile bütünleşmek, birleşmek suretiyle bir değer taşıyabilmektedir. Bu yaklaşımla dil, insanı, toplumu, en gelişmiş şekliyle milleti meydana getiren ve bütün bunlarda dünü-bugüne, bugünü-yarına bağlayan temeldir. Dil olmadıkça ne insandan, ne toplumdan ne milletten ne de milletler ailesinden söz edilebilir.

TARİH

Madde 176-    Tarih, dilin oluşumunu, gelişimini ortaya koyacak en önemli bilimdir. Tarih olmaksızın

dilin geçmişten günümüze gelişimi izlenemez. Tarih olmadan, atalarımızdan bize kalan en değerli miras ve emanet olan dil hakkında hiçbir bilgi sahibi olunamaz. Bu yaklaşımla, tarihin en önemli meselesi dilin oluşumunu, gelişimini ortaya çıkarmaktır. Ancak, bu görevini yerine getirirken dili bir işaretler sistemi, bir araç gibi gören görüşleri de belirlemesi ve bu görüşlerin meydana getirdiği hataları açıkça ortaya koyması gerekir. Tarihi varlık alanının dile bağımlılığı konusu da ancak gerçekler dünyasında yapılacak bilim çalışmaları ile ortaya çıkabilir. Tarihin dil karşısında ikinci önemli meselesi ise, bugün çeşitli maksatlarla yaratılmak istenen sun’i (yapay) diller hakkında bilim olarak kesin kararını vermesidir. Bir müessese (kurum) olarak tarih ise, kültürün yapıcı unsuru olan dili zenginleştirmenin, geliştirmenin kaynaklarını hazırlamak meselesiyle karşı karşıyadır.

TÜRK DİLİ

Madde 177-    Bir kültür ve ülkü birliği olarak Türklüğün en önemli konusu dildir. Türk dili binlerce

yıllık Türklük dünyasının temelini teşkil etmektedir. Aynı zamanda Türk dili, Türk kültür ve ülkü birliğinin de kurucu unsurudur. Türk dili tarihin en eski, en geniş, en yaygın dillerinin başında gelmektedir. Türk dili bütün dillere yüzyıllarca kaynaklık etmiş, bu dillere birçok kelime vermiş, kurallar getirmiştir.

Bugün dünyada, içerisinde Türk dilinden kelimeler, kurallar bulunmayan hiçbir dil yoktur. Bunlar, Amerika’dan-Avustralya’ya; Avustralya’dan-Asya’ya; Asya’dan-Ortadoğu’ya; Ortadoğu’dan-Balkanlar’a; Balkanlar’dan-Avrupa’ya; Avrupa’dan-Afrika’ya kadar konuşulan bütün dillerde derece derece artan veya eksilen fakat daima o diller içerisinde bulunan kelimelerle tarih boyunca devam etmektedir.

Dünyada hiçbir dil, Türk dili kadar büyük hücumlara, yok edilmek gayretlerine, çabalarına uğramamıştır. Hiçbir dil bu kadar düşman sahibi olmamış ve gene hiçbir dil binlerce yıl gücünü ve nitelikerini Türk dili kadar koruyamamıştır. Türklüğün yok edilmesi gayretleri her zaman Türk dilinden başlamıştır. Siyasi amaçlı her fikir, düşünce ve hareket ilk hedef olarak Türk dilini karşısına almış ve bu hedefi parçalamak, yok etmek için akla gelebilen her hareketi denemiştir. Türk dili üzerindeki bu düşmanca tutum ve davranışlar, her zaman bir gerçeği gözden uzak tutmuşlardır. O gerçek, Türk düşüncesidir. Türk, karşı karşıya kaldığı her yok edilme durumunda, dili üzerinde yapılan her baskı karşısında, yazı diline uzanan her hasmahane harekette, nesilden nesile gelen “öz dilini” unutmamış, o dille düşünmeyi varlığının ve hayatının bir parçası saymıştır. Türk dilinde bu “öz” bugün Türk dünyasının varlığını ortaya koymuştur. Cumhuriyet bu “öz”e dayanmakta, Yüce  Atatürk’ün deyimiyle “Kültür temeline oturmaktadır.”

Atatürk 1929 yılında; “Türk milletinin dili türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay öğrenilebilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde, ahlâkının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, kısaca kendi milliyetini yapan herşeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir” sözleriyle tarihten-günümüze, günümüzden geleceğe uzanan en büyük gerçeği de dile getirmektedir. Bir kültür ve ülkü birliği olan Türklüğün, Türk dili meselesi iki grupta toplanır. Dilin korunması ve geliştirilmesi. Dilin korunması her Türk’ün görevidir. Bu görev, yüzyıllarca atalarımız tarafından nasıl yerine getirilmişse, bugün de, daha güçlü, daha sabırlı, daha fedakârca aynı şekilde yerine getirilecektir. Bu görevde coğrafya söz konusu olamaz.

Çünkü, Türk dili her coğrafyada, her Türk için birdir. Bütündür. Bir var olup-yok olma meselesidir. Geliştirme konusu ve meselesi ise başta Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumluluğu altındadır. Çünkü, dünya üzerinde tek bağımsız Türk toplumu, tek bağımsız devlet Cumhuriyetin şereflerle dolu çatısı altındadır. Türk dilinin geliştirilmesi de bu şereflerle dolu tarihe karşı, şereflerle dolu çatı altında Türkiye’ye düşer. Bunun yolu ise bilimdir. İlmin yolu ile ilmin ışığı ile türkçenin her alanda geliştirilmesi sağlanmalıdır. Dil, bağımsız bir ortamda gelişir, güzelleşir, özüne bağlı yeşerir. Bu ortam Türkiye’dir.

İlkeler - Hedefler ve Politikalar

Madde 178-    Ebedi Türk Milletinin birlik ve bütünlüğüne, Kutsal Türk Devleti’nin varlığına, Cumhu-

riyetin niteliklerine, Atatürk’çü düşünceye, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık her şeyden önce bu kavramları Türk gibi görmeye, Türk gibi düşünmeye, Türk gibi anlamaya, anlatmaya, hissetmeye, duymaya bağlıdır. Bunlar ise, ancak Türk dilinin kendi kök ve öz kaynaklarına dayanarak gelişmesiyle, çağdaş medeniyetin ve düşüncenin, bilimin ve tekniğin bütün incelik ve unsurlarıyla ifadesine imkan verecek bir zenginliğe ulaştırılmasıyla ve nihayet her türlü fakirleştirici eğilimlerle mücadele edilerek dilimizi konuşmada ve yazmada bütünleştirmekle mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin her meselesi, türkçe düşünülerek çözümlenebilir. Türkçe ile meselelere bakılıp görülmeden, türkçe ile düşünülmeden, türkçe ile anlayıp, anlatılmadan hiçbir mesele ne anlaşılabilir ne de çözüm yolları bulunabilir.

Bütün devletlerin ve genel olarak bütün toplumların ve milletlerin başta gelen meselelerinden biri kendi dilleriyle düşünmek, kendi dilleriyle anlatmak, yazmaktır. Hiçbir heves, moda ve sözde alışkanlık, millet hayatında, milletin dilini ikinci dereceye düşürme hakkını, yetkisini hiç kimseye veremez. Bu takdirde bu hevese, bu modaya, bu alışkanlığa uğramış hasta zihin herşeyden önce Türk gibi düşünmelidir.

Yüzeyde yapılacak bir inceleme, son elli yıl içinde, Türk kültürü konusunda yazılanların, tartışmaların, birbirini itham eden mücadelelerin, cilt cilt kitapların büyük çoğunluğu ile Türk dili üzerinde yoğunlaştığını hemen görecektir. Aynı süre içerisinde insanların giderek konuştukları ve yazdıkları ile birbirlerini anlamadıklarını da ibretle izleyecektir. Gene bu süre içerisinde basit bir inceleme sonunda, kelimelerin ahenklerinin, ses güzelliklerinin resmi ve özel konuşmalarda, bütün yayın araçlarında nasıl bozulduğunu anlayacaktır. Nitekim, büyük şehirlerden başlayarak hemen hemen il ve ilçelerimizin bir çoğunda sokakta, meydanda, taşıt araçlarında, bazen resmi yerlerde türkçenin dışında hiç anlamadıkları ve birbirinden farklı seslere ve konuşmalara tanık olacaklardır. Bütün bunların sebebi nedir ? İşte Türkiye’nin belki de en önemli sorunu bu sebebi bulmak ve sorunun çözümüne gitmektir. Aksi halde, Türk dili bir çıkmaz sokaktan, birine; bir diğerinden ötekine girmek durumunda kalır ki, bunun kimlere yararı olacağı tarihimizde birçok örneklerle bellidir.

Atatürk Milliyetçiliği, Atatürk Düşüncesi özellikle bu konuda artık çok iyi anlaşılmalı, bilinmeli ve gereği de yapılmalıdır. Aksi halde, bu kavramların taşıdıkları yüksek fikir, duygu ve Türk olmak anlamı da giderek yıpranır. Bu konu, bugün Türkiye’nin meselesi olarak ortadadır. 1931 Yılında Atatürk; “Milliyetin çok açık niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, herşeyden önce ve kesinlikle türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz” sözleriyle bugün karşımızda olan soruna değinmiş ve çözümünü de göstermiştir. Atatürk Milliyetçiliğini başka türlü anlamaya da, Atatürkçü düşünce engeldir.

 

 

 

ÜÇÜNCÜ KISIM
TÜRK ALFABESİ

 

YAZI

Madde 179-    Dil ve yazı birbirlerini bütünler. Yazı, dili ile gören, düşünen, anlayan insanın; gördük-

lerini, düşündüklerini, anladıklarını, hissettiklerini ve duygularını tespit eden, düzenleyen, değerlendiren, saklayan ve anlatan en etkin ve kalıcı vasıtadır. Dil hakkında ortaya konulan görüşlerin büyük bir kesimi yazı hakkında da geçerlidir.

Dilin bir varlık alanı olarak ortaya çıkması ve tarihi varlık alanına giren hemen hemen her olgunun sebebini teşkil etmesi yazı vasıtasıyla mümkündür. Çünkü, dilin en önemli görevi düşünüleni, görüleni tespit etmektir. Bu tespit (saptama) işleminin de en etkin ve kalıcı vasıtası yazıdır. Düşünülenin ve görülenin nesilden nesile aktarılması da yazının sonucudur. İnsan elde ettiği bilgiyi ve deneyimi dilin bu tespit ve aktarma görevleriyle yerine getirmektedir. İnsan bu fonksiyonunun sonucunda “tarihi bir varlık” olmaktadır. Aksi halde, her nesil kendi zamanı içinde kapanıp kalan, bilgisi, düşüncesi, deneyimleri kendisi ile başlayıp, kendisiyle sona eren insan yığınından öteye gidemeyecekti.

İnsan, yaratıldığı andan itibaren çevresiyle ilişkilerini çeşitli duyu organları ve bu organların imkanları ile sağlamaya çalışıyordu. Her ses, her hareket, her işaret insanın çevresiyle ilişki ve etkileşimlerinin zorunlu sonuçları olarak görülüyordu. Yazının bu ilişki ve etkileşimler içerisinde etkili ve kalıcı bir vasıta durumuna gelmesi için binlerce yılın geçmesi gerekiyordu. Bugün, insanlık tarihini olduğu kadar millet tarihimizi de bize ulaştıran bir çizginin çizilebilmesi, bir işaretin konulabilmesi, bir resmin yapılabilmesi için insan oğlunun binlerce yıl beklemesi ve dilinin gelişmesini izlemesi gerekmiştir.

Yazının bulunması ve kullanılması ile dil varlık alanı da gelişti ve genişledi. Düşüncelerin, anlayışların, hislerin ve inançların daha geniş alanlara, daha etkin ve kalıcı biçimde yayılması ve nesillere aktarılması mümkün oldu. Yüce buyrukların yazıya dönüşmesi, yazılı dinleri meydana getirdi. İnançlar dil yolu ile yayılırken, yazı bu inançların etkisinde kaldı. İnançların ulaşabildiği toplumlar, bu inançları ulaştıran yazı vasıtasını kabullendiler. İbrani dini, ibranicenin ve İbrani yazısının yayılmasına, Hristiyanlık latincenin ve Latin esasına bağlı yazının yayılmasına, nihayet İslamiyet de Arap yazısının yayılmasına büyük ölçüde etken oldular.

Dil’in toplumsal yaşamın, tarihi varlık alanının meydana gelmesinde büyük payı olduğu gibi, kültürün oluşması, yayılması, süreklilik kazanması konusunda da önemli rol oynamaktadır. Kültürün, yazı ile bir yandan geçmişe, diğer yandan geleceğe bağlanması yanında oluşması, güçlenmesi ve gelişmesi de yazı ile doğrudan ilgili görülüyor. Dünyada tespit edilen 2796 dilin varlığına rağmen, yazının ancak belirli dillerde bulunması ve 26 dil grubunun yazıları ile belirlenmesi, her dilin yazı düzeyine ulaşamadığını kanıtlayan örneklerdendir. Yazısı olmayan veya düşüncesini, duygularını, görgülerini, hislerini kendi yazısı ile anlatamayan, gelecek nesillere aktaramayan bir dil, tam olarak kendi varlık alanını da meydana getirmemiş demektir. Bir dilin kendine özgü varlık alanı ise her şeyden önce hür ve bağımsız düşüncelerin, anlayışların, görgülerin, duyguların sonucudur. Yazının da tam ve doğru olarak dilin taşıyıcısı ve aktarıcısı olması, açıklanan bağımsız düşüncenin, hür bir ortamın yazısı olmasına bağlıdır.

TÜRK DÜNYASI VE TÜRK ALFABESİ

Madde 180-    Günümüzde Türk dil ve lehçelerinin başlı başına bir “dil ailesi” meydana getirdikleri

ve bunların “Ana Türkçe” denen bir dilden türemiş bulunduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Dünya üzerinde ikiyüz elli milyon Türk bu ana dilden türeyen dil ve lehçeleri konuşmaktadır. Bugün, bir kültür ve ülkü birliği olarak Türklüğün en önemli konusu olan “dil” bu önemini devam ettirmektedir. Bir kültür ve ülkü birliği olarak Türklüğün en önemli meselesi ise “Türk Alfabesi”nin, aynı dili ve lehçeleri konuşan bütün Türkler tarafından kullanılmasıdır. Bugün, Türkiye Cumhuriyetinin hür ve bağımsız çatısı altında yaşayan yetmiş milyon Türk, Türk alfabesini kullanmakta, düşüncelerini, görgülerini, duygularını, hislerini bu yazı ile anlatmakta ve gelecek nesillere aktarabilmektedir. Diğer coğrafyalarda yaşayanlar ise çok çeşitli yazılarla düşüncelerini açıklamaya çalışmaktadırlar. Bugün karşı karşıya kalınan durumun birçok sebebi vardır. Fakat en önemli sebebi, dilin ve yazının ancak bağımsız ve hür bir ortam içerisinde gerçek kaynağına dönebileceği, gerçek özünü bulabileceği ve düşüncelerini, duygularını ancak böyle bir ortam içinde kendisine en uygun gelen yazı ile açıklayabileceği dönemin ancak 1990 larda elde edilebilmiş olmasıdır.

Diline ve inançlarına sahip çıkmasını bilen bu büyük Türklük dünyası, Türk Alfabesinin kullanılmasını bir mesele olarak şuurlaştırmak durumundadır. Türklük dünyası üzerinde oynanan bütün oyunlar önce Türk dilini ve yazısını hedef almışlardır. Bugün durum değişik değildir. Ortak tek bir alfabenin “Türk Alfabesi”nin kullanılması, her şeyden önce bu fikirlerin varlığına, yayılmasına ve şuurlaştırılmasına bağlıdır. Bu fikirlerin yeri ise Cumhuriyet Türkiye’sidir. Türk aydınlarıdır.

İlkeler - Hedefler ve Politikalar

Madde 181-    Türkler, beşinci yüzyıldan beri değişik zamanlarda ve yaşadıkları bölgelerde, bağlı bu-

lundukları inançlara ve girdikleri kültür çevrelerine göre farklı yazılar, farklı alfabeler kullanmışlardır. Orhon-Yenisey veya Köktürk (Göktürk) Alfabesi, Uygur Alfabesi, belirli bir kesim içinde Soğudca, Çin, Tibet, Nasturi, Mani, Brahmi gibi yazılar ve nihayet islamiyetle birlikte Arap Alfabesi kullanılan yazılar olmuştur. Ancak, bunların hiçbiri türkçenin ses yapısına uygun, dilin bütün özelliklerini ortaya çıkaran bir niteliğe ulaşmamıştır. Bütün bu alfabeler dilin özünün gelişmesine yardımcı olmadığı gibi, dili güçlendirecekleri yerde dilden kuvvet ve öz almışlardır. Bir başka bilimsel gözlem de, Türklerin kullandıkları bütün yazılarda, Türk dili o yazıyı geliştirirken en önemli ölçüde de kendine uydurmaya çalışmış ve bundan özünü etkileyen veya gelişmesini durduran sıkıntılara düşmüştür.

1928 Yılında Türk Yazı İnkılâbı ile kabul edilen Türk Alfabesi veya Türk yazısı ise, dilin bütün özelliklerini kapsayacak, Türk dilinin güçlü yapısını geliştirecek ve ses yapısına uygun bir yazı olarak ortaya çıkmıştır. Bu yazının herşeyden önce Türk Milletinin bağımsızlığının, hürriyetinin ve Türk inkılâbının sonucu olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Daha önemlisi, bu yazı bir Millet Mücadelesinin sonucudur. Türk milleti, bu yazısı ile ben de varım diyebilmiştir.

Cumhuriyet Türkiye’sinde Türk diline ve yazısına sahibiyet, bu dili ve yazıyı korumak ve geliştirmek vatan topraklarını korumak ve savunmak kadar önemlidir. Çünkü, bütün Türk dünyası ve Türk varlığı Türk dilinin birliğine ve bütünlüğüne bağlıdır. Dilde ve yazıda verilebilecek en küçük bir taviz, millet varlığından verilmiş bir tavizdir. Günümüzde dilimize olduğu gibi yazımızada yeterli özen gösterilmemektedir. Türkçenin ve Türk yazısının önemine yeterli yer verilmemektedir. Ne amaç ve etki ile olduğu anlaşılamayan, caddelerde, meydanlarda, sokaklarda, büyük mağaza, market gibi alışveriş yerlerinin adları ne savunulabilir ne de açıklamaya çalıştığımız Türk kültürü, Türk dili ve yazısının önemiyle bağdaşabilir. Kültür bakımından, hiçbir ülke örnek alınamaz. Her ülkenin kendisine özgü bir kültürü vardır. Dili vardır. Yazısı vardır. Bunlara verdiği önem vardır. Kültürlerin birbirleriyle etkileşimleri ayrı bir konudur.

Ancak, Milli bir kültüre, milli bir dil ve yazıya, başka ülkelerin tutum ve davranışları örnek alınarak veya gösterilerek model alınamaz ve gösterilemez. Bu uygulamaların yarattığı görünmeyen meseleler hakkında Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimi ile, aydını ile halkı ile düşünmesi zamanı gelmiştir ve hatta geçmek üzeredir.

 

 

DÖRDÜNCÜ KISIM
DİNİMİZ

 

İNANÇ VE DİN KAVRAMI

Madde 182-    “İnanma” insanın varlık şartıdır. İnanmayan insan ne vardır, ne de yaratılmıştır. Geç-

mişyaşanan ve gelecek adı altında ve üç zaman boyutunda yaşadığı kabul edilen insanın karşılaştığı gerçeklere dayanabilmesi ve geleceğe umutlarla bağlanması ancak inanma ile mümkündür.

Günlük hayattan başlayarak, en basitinden en karmaşığına kadar çevre ilişkilerinde insanda bulunan inanma duygusu ve umut hissi kaldırıldığı an hayat değişik bir durum alır ve bütün ilişkiler ortadan kalkar. İnsanın insan üstü, tabiat üstü bir varlığa inanması ve bağlanması O’nun varlık yapısına özgü bir niteliğinin sonucudur. Bu nitelik ortadan kalktığı, bir an için yok olduğu zaman artık o canlı insan değil bir yaratıktır.

Günlük hayatta “inanma”, insanların niyetlerini, kararlarını, hareket ve davranışlarını belirleyen “değerler” şeklinde ortaya çıkar. Bu değerler, insanın içinde bulunduğu ve yaşadığı tabii kanunlarla (ilahi kanunlarla) düzenlenmiş tabii varlık alanının ve insana doğuştan verilecek, çeşitli etkenlerle gelişen iradesinin oluşturduğu tarihi varlık alanının tamamını kapsar. Genellikle, “ahlâk” ve diğer adlar altında toplanan bu değerlerin kaynağı “Din”dir.

Geçmiş ve gelecek arasında bir köprü noktasını temsil eden insanın “inanma duygusu” ile birlikte “umutları” ve bunlardan kaynaklanan hareketleri, davranış tarzları bir bütündür. “Din” bu bütüne verilen sıfattır. Ve inançların, umutların tek dayanağıdır. Bu yaklaşımla, “din, bir umut ve inanma dünyasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır. Dinin, ruh ve cisim adı altında birbirini tamamlayan iki varlık alanından oluştuğunu açıklayan görüşlerin veya dini hem bir “iman” ve hem de bir “amel” olarak tek varlık alanında toplayan ilâhi buyrukların, dini “bir umut ve inanma dünyasıdır” şeklinde tanımlayan düşünceler çerçevesinde ele alınması ve açıklanması mümkündür.

“İnanma”, dinin ruh ve iman unsurunu teşkil eder. İnsanın, kendisini yaratana bağlanması, O’nun koyduğu düzene inanmasıdır. İnsan olmanın varlık şartını oluşturan bu ruh hali, herhangi bir kültür düzeyine, zaman ve mekân unsurlarına bağlı bulunmadan her yerde, her insanda vardır. Gerçekte bütün dinlerin ortak noktası inanmaya, imana dayanır. Din, insanın yaratıcısı ile bağını imanla kurar. Bu bağdan doğan ve kaynaklanan “amel” ile de insanın yaşadığı sürece hayatın gerçeklerine dayanabilmesini ve kurulan düzen içinde mutluluğunu sağlayacak hareket ve davranış tarzlarını ortaya koyar.

“Amel” umudun, umutların gerçekleştirilebilmesi için dinin çizdiği ve düzenlediği varlık alanında yaşamaktır. Bu varlık alanında yaşamak, dinin koyduğu kurallara uyulmakla mümkündür. Nasıl inanç olmadan umut olmazsa, iman olmadan da ‘amel’den söz edilemez. Bütün dinlerde esas, “amelden” kusursuzluktur. İslam dini, dinleri imanları ile değil, amelleri ile ayırmış, tasnif etmiş ve kabul etmiştir. İnsanın yaratıcısına bağını, ibadetini, dine hizmetini, yaşadığı topluma karşı görev ve sorumluluklarını, insanlığa ve başka din mensuplarına olan saygısını en gelişmiş ve ebedi kurallarla ortaya koyan islamiyet, evrenin yaratılışını, düzenini ve sona erişini belirlediği için eksiksiz; insan yaratılmanın bütün erdemliğini, bu yaradılışın nedenini, toplum halinde esenliğe ulaşmanın hedeflerini açıkladığı için de son din olmuştur. Bütün kurallarının akla, mantığa ve gerçeğe dayanması da eksiksiz ve son din oluşunu açıklamaktadır.

Toplum açısından din, toplumu meydana getiren temel unsurlardan biri olarak görülür. Aynı inanca sahip, aynı veya benzer umutlarla yaşayan insanların birarada bulunmaları toplumu meydana getirmektedir. Aynı dinin mensupları arasında gerçekten aynı umutlar paylaşılabiliyorsa, bu insanlar aynı dili konuşuyor, aynı tarihi ve geçmişi paylaşıyor, aynı coğrafyada bulunuyorlarsa milleti meydana getiriyorlar. Nihayet, devlet milletin teşkilâtlanması ile ortaya çıkıyor ve yeni bir hukuk düzeni doğuyor. Yeni bir varlık alanı meydana geliyor. Bu suretle insan, bir yandan iman ve amel sahibi olarak dinin çizdiği varlık alanında yaşarken, diğer yandan da devletin koyduğu kurallardan oluşan bir düzen içerisinde o devletin “vatandaşı” olarak yaşıyor. Bu insana din, toplum içerisinde yaşamanın manevi ve ahlaki esaslarını veriyor. Devlet ise vatandaşının hayatının korunmasını, geliştirmesini, gelecek nesillerinin meydana gelebilmesini, kısaca toplumun güvenliğini, huzurunu, refahını sağlayıcı kuralları ile “vatandaşına” bir düzen, bir sistem sağlıyor.

Bu suretle insan, bir yandan ilahi kanunların etkisinde bulunan tabii varlık alanının, diğer yandan serbest iradelerle oluşan tarihi varlık alanının merkezini teşkil ediyor. Bu merkezde bulunuyor. Her iki alanın da kuralları insana yöneliyor, O’nun için var oluyor. “Din de, devlet de, ilim de, fen de insan içindir” sözü bu anlamda bir gerçeği bir doğruyu açıklıyor. Din, kültürün temel unsurlarından biridir. Devletin din unsuru hakkındaki görevleri, sorumlulukları, yetkileri bu açıdan ele alınmalıdır. Devlet, dil, tarih şuuru, geleceğe inanç, kan bağı, gelenek ve örfler, çeşitli değerler ve benzerleri gibi kültür unsurlarının korunması, geliştirilmesi, yaygınlık kazanması hakkında nasıl çeşitli görev, yetki ve sorumluluklar taşıyorsa, din unsurunun korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaşması için de aynı görev, yetki ve sorumluluklara sahiptir.

DİN ANLAYIŞIMIZ

Madde 183-    “Yukarıda Gök-Tanrı, aşağıda Yağız-Yer yaratıldığında, İkisi arasında kişioğlu

(insanoğlu) yaratılmış. Kişioğlunun üzerine de Atam, Amcam Bumin-Kağan ve İstemi Kağan oturmuş.”

Türk kültür ve düşünce tarihinin bu en önemli belgesi, Göktürk yazıtlarında yer almaktadır. Türk düşüncesinde, Gök ve Yer yaratılmış kutsal varlıklardır. İnsan da bu yaratılanların arasında yer almaktadır. Türkler, diğer Asya toplumları gibi Göğü-Yeri veya başka bir şeyi “yaratan olarak” kabul etmemişlerdir. Bütün bunların üstünde, bunları yaratan kutsal bir güç, Türk düşüncesine egemen olmuştur. Bu sebeple de “tek tanrı”, “tek yaratan” düşüncesi insanlık tarihinde ilk defa Türklerde başlamıştır. Bu düşünce içerisinde Türkler, bir arayış içerisine girmişlerdir. Çeşitli dinler, çeşitli ilahi sayılan uygulamalarda daima aradıkları “Yaratan”dı. “Din” kelimesinin anlamı çeşitli dillerde Allah’tan-Tanrı’dan başka birçok manaya geliyordu. Araplarda bu kelime (hüküm), (örf ve adet) anlamını taşıyordu. Yunan’da din kelimesi karşılığı (korkuya dayanan bağlılık) anlamındaydı. Latin kökenli dillerde de din (saygı veya korkuya dayanan bağlılık) idi. Asya kavimlerinde ise din (çeşitli tapınma usullerini) simgeliyordu. Yalnız Türklerde ve hemen hemen bütün Türk boylarında, Din-Tanrı veya yaratan anlamını taşımakta, O anlamda kutsal bir deyim olarak görülmektedir. (Tin-ten-dem-tine-tan-taqra-tang-tengri gibi) sözcüklerin hemen tamamı, ruh, tanrı, yaratan anlamlarını taşımaktaydı.

Türklerin, yaratanı arayış düşünceleri onları islamiyeti çok kolay ve kitleler halinde kabule yöneltti. Bu suretle, Türk-İslamiyette aradığını buldu ve islamiyetle bütünleşti. Çünkü, islamiyet ilk defa “yaratanı” tam, doğru, gerçekçi, akla ve mantığa uygun aynı zamanda tabii olayları açıklayıcı şekilde ortaya koymuştu. Türk’ün yüzyıllardır aradığı “kutsal su” bu idi.

Bir kültür ve ülkü birliği olarak Türklüğün en önemli unsuru dil ve din’dir. Türkle-islamın bütünleşmesi sonucu yepyeni bir Türk kültürü meydana gelmiştir. Tarih içerisinde bu bütünlüğü bozmaya, Türk’ün dinini daha açık bir anlatımla dini inancını zayıflatmaya, hatta yıkmaya yönelik birçok çalışmalar olmuş, yüzlerce yıl bu konu daima Türk’ün düşmanlarının gündeminde bulunmuştur. XVI. Yüzyılın ikinci yarısında Papalık uygulamaları Türk İmparatorluğu’nun inançlarına yöneliktir. Mütareke döneminin işgalcileri Millet Mücadelesi’ne karşı hep din ve dini ayrılık silahını kullanmaya çalışmışlardır. Bugün de durum değişik değildir. Türk kültür ve ülkü birliğini sarsmak, bunu başka yön ve kanallara yöneltmek isteyen veya isteyecek olanlar daima dini kullanmışlardır, kullanacaklardır. Türk düşüncesinden kaynaklanan ve islamın yüceliği içerisinde kendisini bulan Türk kültür ve ülkü birliğinin korunması, geliştirilmesi, yaygınlaştırılması Türklüğün başlıca meseleleri arasında yer alır. Bunun başlıca çözümü, herşeyden önce Türk düşüncesinin ortaya çıkarılması, O’nun işlenmesi ve bu düşüncenin İslamiyetle bütünleşmesine, doğru anlam verilmesidir.

İlkeler - Hedefler ve Politikalar

Madde 184-    Partimizin “Din” konusundaki temel ilkesi; “Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fa

zilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanlarından çekip alamamıştır ve alamaz.” Özdeyişinden ve toplumumuzun binlerce yıllık tarihinin gerçeklerinden almaktadır. Bu yaklaşımla:

a-         Din, insanın manevi hayatını güçlendiren, geliştiren, ilişkilerinde ve etkileşimlerin-

de doğruluğu, güven ve özveriyi egemen kılan bir unsurdur.

b-        Din, bir vicdan konusudur, insanla-Yüce yaratanı arasında doğrudan, araya hiçbir

vasıta ve engel girmeden inancını belirler, bu inancın gerekli kıldığı görevlerin yerine getirilmesini emreder.

c-         Din, temel kültür unsurlarının başında gelir. Devlet, milletin kültür unsurlarını koru-

mak, geliştirmek, devam ettirmekle görevlidir. Devletle din arasındaki ilişki, dinin bir kültür unsuru olması ile açıklanmalıdır.

ç-         Din, bir hukuk düzeni içinde yer alır ve o hukuk düzeni içinde korunur. Bu hukuk

düzenini Anayasamız ve yasalarımız oluşturur.

Partimizin “Din” konusundaki hedefi; tam bir vicdan özgürlüğü ve laiklik esasına bağlıdır. Bu yaklaşımla, ülkemizde her vatandaş dilediği inanca, dilediği mezhebe özgür iradelerle bağlanmalı, hukuk düzeni içinde inancının gereklerini yerine getirmeli, hiçbir maddi veya manevi baskıya uğramamalıdır.

Her vatandaş, “Dini en doğru, siyaset ve çıkarlara bulaşmamış en çağdaş kaynaklardan öğrenme hakkına sahiptir.” Bu temel düşünce ile Partimizin temel politikası Dinimizi ayırım yapmaksızın ilköğretim aşamasında bu eğitimi veren okullarımızda öğrenilmesidir. Bunun için bütün önlemler alınacak, bilgi ve teknolojiyle donatılacak okullarımızda gerçek din eğitim ve öğretimiyle yetişmiş öğretmenlerimiz yetiştirilecek, vatandaşlara gereken hizmet verilecektir.

 

 

 

BEŞİNCİ KISIM
DEĞERLER

 

DEĞERLER KAVRAMI

Madde 185-    İnsan önce kendi varlığı hakkında, sonra çevresiyle ilgi ve ilişkilerinde, tutum, davra-

nış ve eylemlerinde bir çok değerlere sahiptir. İnsanın herhangi bir ilgisinin, herhangi bir amacının bulunmadığını kabul etmek, onun, hayatın sayısız olup bittileri, hareketleri karşısında kayıtsız kaldığını kabul etmek demektir ki, şuurlu bir varlıkta buna imkân yoktur. Böyle bir durum ancak hayatın durması anlamını taşır.

Yaratılışı ile birlikte insan çözülmesi gereken sayısız sorunlarla karşı karşıya kalır. Önce, yaşaması gerekir. Sonra, hayatını koruması, geliştirmesi, neslinin devamı varolmanın şartları olarak ortaya çıkar. Başlangıçta, doğuştan varolan içgüdülerin sağladığı ve çevrenin yardımı ile kazanılan hayatta kalabilme şansı giderek yerini karşı karşıya kalınan sorunların çözümündeki tutum, davranış ve eylemlere bırakır. İnsan, bu sorunları çözmeye çalışırken bazılarına öncelik verir. Bazılarını geri bırakır. Hatta bazılarını da hiç dikkate almadan yaşayabilir. Değişmeyen tek gerçek, insanın karşılaştığı sorunları çözümlemede bir tavır alma (tutumda bulunma), davranışta ve eylemde bulunmasıdır. Bütün bunları yönlendiren ise “Değerler”dir.

İnsan, sahip olduğu veya çevresinin kendisine sahip kıldığı “değerlere” bağlı olarak, onlar tarafından yönlendirilip, yönetilerek hareket eder. Sorunlarını da bu değerlere bağlı kalarak sıralar, kimine öncelik verir, kimine hiç değinmez. “Değerler”, en geniş anlamı ile “her türlü amaçlar, hedefler, ilgi ve çıkarlar; idealler, ülküler, davalar, güç ve iktidar etkenleri; ün, şan, hırs, yerme, övme, saygı, saygısızlık, inanma ve inanmama, sözünde durma ya da durmama, dürüstlük, sevgi, nefret ... gibi” doğuştan varolan veya sonradan kazanılan şeylerdir.

Bilim, değerleri iki grupta toplamaktadır. Bunlar :

1- Yüksek değerler.

2- Araç değerlerdir.

İnançlar, idealler, ülküler, bağlılıklar, dürüstlük, dostluk, sözünde durma, iyilik, yardımlaşma, sevgi, saygı gibi değerler yüksek değerlerdir. Çıkarlar, her türlü maddi değerler, tutkular, güç, iktidar, ün, şan, hırs gibi değerler ise araç değerlerdir.

İnsanların, toplumların, milletlerin ve devletlerin insanlık dünyasında bir varlık olarak yer alabilmeleri, varlıklarını koruyup, geliştirmeleri ancak bağlı oldukları değerlere ve bu değerlerin özelliklerine bağlıdır. O kadar ki, insanlar, toplumlar, milletler ve devletler bağlı oldukları değerlerle tanımlanırlar, tarihi varlık alanında gerçek konumlarını alırlar ve anılırlar.

Her çağın kendine özgü değerleri vardır. 20. Yüzyılda toplumları maddi refah alanındaki araç-değerler yönlendirmeye ve yönetmeye başlamıştır. Devletler arası ilişkilerde ve mücadelelerde de “Güç Unsuru” öncelik taşımıştır. Ancak, hiçbir zaman yüksek değerler bir yana itilmemiştir. Yaşadığımız çağda da bu durumun daha da etkin ve yaygın olarak devam etme eğilimi görülmektedir. Gerçekte toplumların, milletlerin ve devletlerin var olabilmeleri, varlıklarını devam ettirip kanıtlıyabilmeleri, hatta güç unsuru sağlayabilmeleri daima yüksek değerlere bağlılıkları ölçüsünde önem kazanmış, aksi tutum ve davranışlar ise kısa sürede sönmüş, sonuçsuz kalmıştır.

TÜRKLÜĞÜN DEĞERLERİ

Madde 186-    Bir ülkü ve kültür birliği olarak Türklüğün, önemli meselelerinin başında; Türk toplu-

munun ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş nedenlerini meydana getiren “değerlerin” korunması, geliştirilmesi ve yaygın hale getirilmesi gelmektedir.

Bugün her Türk, binlerce yıllık tarihinde hiç değişmemiş “değerleri” ile varlıklarını koruyabilmekte, insanlık âleminde gerçek ve hakları olan yerlerini almak mücadelesi vermektedirler.

Türkler, Türk toplumları ve Türk devletleri daima yüksek değerleri kendilerine şiar edinmiş, bu yüksek değerler tarafından yönlendirilmiş, yönetilmiştir. Hiçbir çağ, bu değerlerden Türkleri ayıramamış, koparamamıştır. Bazı örnekler vermek gerekirse; Türkler için “aile” kutsal sayılmıştır. Toprak, su, devlet kutsaldır. Dostluk, söz haysiyeti, ciddiyet, dürüstlük, yoksullara, düşkünlere, yalnız kalanlara, düşman olsa bile aman dileyenlere, zayıflara yardım esastır. “Çocuk” ve “yaşlı” kişiler Türkler’de ayrı bir özene, ayrı bir saygıya sahiptir. “Gençlik” temel varlık şartı görünür. O, her şartta yetiştirilir, bakılır. Hatta “gençlere sevgiden çok, saygı beslenir.”

Türkler’de vatan kutsaldır. Vatan savunması daha beşikten başlayan bir görev sayılır. Askerlik, sancak, bayrak her değerin üstünde gelir. İlim ve ilim adamı Türkler’de önemli kavramlar, önemli kurumlardır. Adalet, Türk’ün kendisi sayılır. Zulüm affedilmez. Ekmekle oynanmaz. Yazılı her şey değerlidir. Bütün bu değerler, bir ülkü ve kültür birliği olan Türklüğün, hem esas unsurlarını meydana getirir, hem de üzerinde titizlikle durulması gereken meselelerini teşkil eder. Çünkü, bunların yıpranması, zayıflaması yerlerine özellikle araç değerlerin konulmasına çalışılması Türklüğü, karşılaştığı tehditlerin sahasına iter ve tehditlerden önce yok eder.

 

CUMHURİYETİN DEĞERLERİ

Madde 187-    Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş nedeni, milli değerleridir. Çünkü, bu değerler

sonucunda millet mücadelesi başarıya ulaşabilmiş, istiklâl ve bağımsızlık kazanılmış, hürriyet içerisinde Türk toplumu, kendisini bütün insanlık âlemine kabul ettirmiştir. Milli değerler, Türk olmak, Türk gibi düşünmeye, Türk gibi davranmaya ve hareket etmeye bağlıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, herşeyden önce milli değerlere sahibiyetle mümkündür ve sahibiyetle devam eder. Aksi halde vatandaşlık ancak hukuki bir kayıttan öteye gidemez, esasta bir anlamı da olmaz. Türk gibi düşünmek ise, açıklanan değerlerle dünyayı, çevreyi, evreni algılayabilmektir. Bu değerlerin dışındaki algılamalar her toplulukta, her toplumda, her zaman diliminde görülebilir.

Toplumlara kişilik veren, onları birbirinden ayıran bağlı oldukları yüksek değerlerin meydana getirdiği tutum, davranış biçimleri ve hareketleridir. Bunlar, toplumların “öz” değerleridir. Araç değerler, hiçbir özellik ve “öz” taşımazlar, belki insanlığın kurulduğu tarihten bugüne kadar insan oğlunda, toplumda, yöneticilerde veya diğerlerinde görülen hırs, intikam, çıkarlar, iktisadi arzular ve benzerleri hiç değişmemiştir.

Her toplum iktisadi gelişmesi, refahı için ekonomik değerlere önem verir, hırslara, tutkulara kapılabilir.

Bunlarda hiçbir özellik yoktur. Toplumları, araç değerler değil “öz değerler” korur, geliştirir, ebedi kılar. Nasıl insan için zenginlik başlı başına bir gelişme, bir refah ölçüsü olamıyor ve ancak bir araç olarak kullanılıyorsa, toplumlar içinde zenginlik başlı başına bir gelişme, bir refah değildir. Önemli olan yüksek değerlerin korunması, geliştirilmesi, araç değerlerin bu yönde, bu yolda kullanılmasıdır. Kısaca, “insanın” gelişmesi, “insanın” öz değerlerle donatılması, “insanın” mutlu kılınmasıdır.

Türk’ün güçlü olması, refah içinde yaşaması için de araç değerlere ihtiyaç vardır. Bu çağın bir yaşama tarzı da olabilir. Ancak, Türk toplumlarında hiçbir zaman araç değerler yüksek değerlerin zayıflamasına, yıpranmasına sebep olmamalıdır. Başka bir anlatımla zenginliğin ve refahın bedeli milli değerler olamaz, manevi değerler olamaz. Bu şekilde bir bedelin ödenmesine yönelik politikalar, cumhuriyetin her zaman meselesi olmuşlardır. Yüksek değerler ile araç değerleri arasında gereklilik ve yeterlilik dengesini kuramayan yönetimler 1939 yılından günümüze kadar yüksek değerlerimizdeki yıpranmanın başlıca sorumlularıdır. Bu yıpranma, bugün, tek insandan, aileye; aileden kurumlarımıza kadar yansımıştır. Öğretim ve eğitim faaliyetleri bu yıpranmayı önleyememektedir. Türkiye’de her gün bir yenisi gündeme getirilen ve doğal olmayan sorunlarının esas kaynağı da, milli değerlerimizle aramızda giderek artan bu dengesizlik ve mesafedir.

Partimiz herşeyden önce yüksek değerlere sahip, yüksek değerleri koruma ve geliştirme kararlılığında olan kişilerin başlattığı bir düşünce ve eylem birliğidir. Partimizin politikalarının esasları ve onları uygulayanların sorumlulukları, yüksek Türk değerlerini korumak, geliştirmek, yaymak, yayınlamakla yükümlüdürler. İkinci olarak görevleri vatandaşlarımızı bu değerler konusunda uyarmak, aydınlatmak ve irşat etmektir.

 

 

 

 

ALTINCI KISIM
SANAT - SANAT ÜRÜNLERİ - SANATKÂR

 

SANAT - SANAT ÜRÜNLERİ - SANATKÂR

İlkeler

Madde 188-    Tarihi varlık alanı insan ve toplumların hareketlerini, ilişkilerini, olayları ve eserleri kap-

samı içerisine alır. Bu alanda, olup-biten, devam eden veya süreklilik kazanan hareketlerin ve ilişkilerin meydana getirdiği olaylar ve eserler birbirinden farklı özellikler gösterir, anlamlar taşır. Çünkü, her hareketin veya ilişkinin gerçekleştirmek istediği amaçları, yöneldiği hedefleri vardır. Farklı amaçlar ve hedefler, olaylara ve eserlere birbirinden ayrı özellikler, anlamlar, kişilik ve “teklik” verir. Hiçbir olay bir diğerinin, hiçbir ilişki başka bir ilişkinin, hiçbir eser diğer bir eserin aynı değildir.

Sanat insan eylemidir. Tarihi varlık alanında yer alır ve kendisine özgü bir alana sahiptir. Sanat ürünü eserlerde kişilik, bireysellik, benzemezlik ve “kendine özgülük” tarihi varlık alanına giren diğer olaylardan ve oluşumlardan daha belirgindir. Sanat eseri anlamını ve özelliğini bu farklılıktan, bireysellikten, kişilikten alır.

Sanat bir bilgidir. Belirli bir görüşün, yaklaşımın, değerlerin ürünüdür. Ancak, sanat adını alan bilgi ile bilim arasında ve sanat ürünü eserlerle, bilimin sonuçları arasında farklar vardır. Her bilimsel çalışma, geçmiş bilgilerin tamamlayıcısı, geliştiricisidir. Bilim, var olan şeyin bilinmeyen yönlerini araştırır, inceler. Bu sebeple bilim ve bilim sonuçlarında süreklilik vardır. Alınan her sonuç, başka bir araştırma ve incelemenin başlangıcını teşkil eder. Sanat eserlerinde ise başka bir eserin tamamlanması, geliştirilmesi söz konusu değildir. Sanat da daha önce kendi alanında ortaya konmuş eserlerden, çalışmalardan, araştırmalardan esinlenir. Ancak, eser ortaya çıkmakla kazandığı kişilik, bireysellik nitelikleri sonucu bir kere daha tekrarlanamaz şekilde “teklik” kazanmıştır. Bundan sonra ancak taklit edilebilir. Ayrıca, bilimde bilgiyi sağlayan insanla-olan şey (obje) arasındaki bağ ile sanatta insan ile varolan veya tasarlanan obje arasındaki bağlar da birbirinden farklıdır. Gerçekte her ikisi de algılanma-anlama-düşünme-anlatma öğelerini kullanırlar, fakat sanatta bu öğelerin dışında “esere” kişilik ve “kendine özgü”lük veren, bazen eser sahibinin bile açıklayamayacağı öğeler bulunur. Bir başka farklılık da anlatımdadır. Genel olarak bilimin anlatım aracı “dil”dir. Bazan başka şekiller de yer alabilir. Sanatta ise anlatım malzemesi “dil” olabildiği kadar, ton, renk, hacim, kütle, hareketler olabilir.

“Her çağın kendine özgü bir sanatı olduğu” kabul edilmektedir. Doğal olarak sanatta yer alan temel iki unsur insan ve ilgilendiği varlık veya tasarlanan “obje” çağdan çağa değişmektedir. Bu değişme, meseleleri de farklılaştırmaktadır. Sanatçı, çağının yaşadığı ortamın meselelerinden uzak kalamaz. Sanat ürünleri doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan çağın meselelerinden etkilenmek suretiyle ortaya konulan eserlerdir. Sanatkâr, çağının ve içinde bulunduğu toplumun, ortamın meselelerine kayıtsız kalamaz. Sanatçı, algıladığı, yaşadığı, düşündüğü meseleleri kişiliğini yansıtan ürünleriyle tanıtmaya, anlatmaya çalışır. Sanatkâr karşılaştığı meselelerin çözümlerini de gösterebilir. Özellikle, sanatkârların hem meseleleri tanıttığı, hem de çözümler getirip, çözümler geliştirdiği en yaygın alanların başında mimari gelir. Bu alanı, sırasıyla resim ve müzik izler.

“Sanat, hayatın, insanın, çağın aynasıdır” şeklinde yapılan tanımlar bir büyük gerçeği ortaya koymaktadır. Her şeyden önce soyut bir sanattan, soyut bir eserden söz edilemez. Soyutluk, kullanılan araçlarda olabilir. Şekillerde olabilir. Bunların arkasında yatan gerçekler sanat ürünlerine kişilik kazandıran özellikler olarak kabul edilir. Yapılan tanıma en güzel örnek yaşadığımız çağdır. Endüstri-teknolojik-elektronik-nükleer-uzay çağı olarak isimlendirilen bu çağda sözde herşey insan içindir. Ancak, insan bir araçtan öteye gidememiştir. İnsanın duyguları, kişiliği, değerleri yaşadığımız çağda giderek yitirilen bir makine yaşamı içerisinde eriyen duruma gelmiştir. Bu çağın sanatı da bütün kollarıyla açıklanan bu acı gerçeği yansıtmaya, tanıtmaya çalışmaktadır.

Sanat, insanın dünya görüşünün, hayatının, ilişkilerinin ne olduğunu, nasıl bir yol izlediğini göstermeye çalışır. Eğer bir toplumun bağımsız, kendisine özgü bir dünya görüşü, bilimi ve felsefesi yoksa, sanatı da yoktur. Eğer bir toplum yaşamında başka toplumları taklit ediyorsa, başka toplumların hayat tarzlarını ve kültürlerini üstün kabul edip onlara uymaktaysa, sanatı da bu taklitten ve bağımlılıktan kurtulamaz.

Yüce Atatürk, 1923 yılında: “Bir milleti yaşatmak için birtakım temeller gerekir ve bilirsiniz ki, bu temellerin en önemlilerinden biri sanattır. Bir millet sanattan ve sanatkârdan yoksun ise tam bir hayata sahip değildir. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve âlil bir kimse gibidir. Hatta kastettiğim anlamı bu söz de açıklamaya yetmez. Sanatsız, kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.” şeklinde belirttiği sanat ve sanatkâr hakkındaki görüşleri, Türk milletinin her çağda dikkatle üzerinde durması gereken bir konudur.

 

SANAT TARİHİ

Madde 189-    Tarih ilminin sanat-sanat ürünleri-sanatkârlar ile ilgili bilgilerin, belgelerin toplanması,

tasnifi, değerlendirilmesi ve yorumlanmasıyla uğraşan çok önemli koluna “Sanat Tarihi” denilmektedir. Ancak, bu genel bir bölünmedir. Sanat tarihinin içerisinde “Edebiyat Tarihi”, “Müzik Tarihi”, “Resim Tarihi”, “Heykel Tarihi”, “Mimari Tarihi”... gibi bölümler yer almakta hatta bugün bunlar da kendi faaliyet alanlarında daha alt bölümlere ayrılmaktadırlar. “Şiir”, “Tiyatro”, “Sinema”, “Bale” tarihleri gibi...

Sanat Tarihi, sanat ürünlerini oluştukları çağın görüşleri, değerleri, üslup ve şekilleri bakımından ele aldığı gibi eserlerin yapı özelliklerini, eser sahiplerini, eserin oluşması sırasında olayları ve şartları da inceleme ve araştırma konuları içerisine alır. Sanat tarihinin bir başka yaklaşımı ise, sanat ürünlerini bir düşünce tarihi meselesi olarak incelemektir. Sanat tarihçisi için eserin oluştuğu çağın düşüncesini, incelemeleri sonucu ortaya çıkarmak mümkün olduğu gibi, eserin oluşmasına etken olan tarihi şartları ve ortamı saptamak da mümkündür. XVI. Yüzyıl Türk müziğine ilişkin araştırmalar o çağın Türk düşüncesini, bu düşüncedeki dünya görüşünü ortaya çıkarabileceği gibi mimari, tezyini sanatlar ve hatta gösteri sanatları da aynı çağla ilgili birçok gerçekleri ortaya koyabilir.

“Türk Sanat Tarihi” konusunda bazı kişisel çabaların ötesinde gereken bilimsel çalışmalar henüz kurumlaşmamıştır. Zamana ve modaya veya bazı alanlardaki özendirmelere uygun olarak yapılan araştırmalar, çalışmalar ve bulunan sonuçlar yeterli değildir. Bir “Türk Edebiyat Tarihi”, Prof. Köprülü’nün başlattığı noktadan bir santim ileri gidememiştir. Monografileri, tasvirleri, eski yazılı metinleri, yeni yazıya çevirmeyi bilim sanan zihniyet giderek yaygınlaşmaktadır. Bir “Türk Musiki Tarihi”-“Tezyini Sanatlar Tarihi”-“Mimari Tarihi”... bugün artık aramızda bulunmayan şahısların kişisel çabalarından öteye gidememiştir. Turizm faaliyetlerinin özendirildiği bazı sanat kolları ve sanat ürünleri üzerindeki tarihi çalışmalar ise tamamen yüzeyseldir, tanıtmaya yöneliktir. Bütün bunların sebeplerinin araştırılması ve çözümlerinin bulunması gerekir. Çünkü bu çağın gelecek yüzyıla bırakacağı ve gelecek nesillerin yetişmesine sunacağı bilgi birikimi yok denecek kadar azdır veya yabancı kaynakların bir tekrarından ibarettir. Yüce Türk milletinin sanatının ve sanat ürünlerinin bu şekilde kısır ve kısıtlı bir bilgi birikimiyle gelecek yüzyıla aktarılmasına ise, kimsenin hakkı yoktur. Özellikle açıklanan konularda “Bilim” kurumu, kuruluşu ve eğitimi yapanların büyük sorumlulukları ve millete karşı sorumlulukları vardır.

 

TÜRK SANATI

Madde 190-    Bir kültür ve ülkü birliği olan Türklüğün varolmasında, gelişmesinde en önemli unsur-

lar ve etkenleri Türk sanatı ve bu sanatın ürünleri, eserleri teşkil eder. Bugün bir Türklük dünyasından söz edebiliyorsak, bunu Türk diline, Türk müziğine, Türk folklörüne, Türk el sanatlarına, Türk gösteri sanatlarına, Türk tezyini sanatlarına ve bu sanatlar arasındaki onbinlerce yıllık tarihi birlik ve bütünlüğe borçluyuz. Türk edebiyatının şiir, roman, hikâye, destan... dallarındaki tutarlı ve “özde” birleşen durumu, Türklüğün varlığında en önemli unsurlardan biri olmuştur. Bütün yok edilme çabalarına rağmen bu “öz” bozulmamıştır, yıpranmamıştır. Varlığını devam ettirmektedir. Mesele, bu varlığı hissedebilmek, anlayabilmek ve bir kültür ve ülkü birliği içinde geliştirmektir.

Yüce Atatürk; “Ey Türk Milleti, sen yalnız kahramanlık ve cengaverlikte değil, fikirde ve medeniyette de insanlığın şerefisin. Tarih, kurduğun medeniyetlerin övgüleriyle doludur. Mevcudiyetine kasteden siyasi ve toplumsal etkenler birkaç asırdır yolunu kesmiş, yürüyüşünü ağırlaştırmış olsa da, onbin yıllık fikir ve kültür mirası, ruhunda bakir ve tükenmez bir kudret halinde yaşıyor. Hafızasında binlerce ve binlerce yılın hatırasını taşıyan tarih, medeniyet safında layık olduğun yeri sana parmağıyla gösteriyor. Oraya yürü ve yüksel... Bu, senin için hem bir hak, hem de görevdir.” sözleriyle Türklüğün bütün özelliklerini, niteliklerini dile getirmekle kalmıyor, Türk çocuğunun gerçek hedeflerini de işaret ediyordu. İşte bu hedef, Türk çocuğunun değişmez amaçlarının saptanmasını da açıklamaktadır. Mesele; Yüce Atamızın işaret buyurdukları hususlara önce Cumhuriyet çocuklarının inançla, bilgi ile cesaretle ve imanla yürümesi, sonra da bütün Türklük dünyasını bu hedefler doğrultusunda bir kültür ve ülkü birliğine yöneltmeleridir.

 

 

YEDİNCİ KISIM
BEDEN KÜLTÜRÜ - BEDEN EĞİTİMİ VE SPOR

BEDEN KÜLTÜRÜ

İlkeler

Madde 191-                Beden Kültürü, insanın varoluşu ile başlar. İnsanın maddi varlığını koruması, savun-

ması ve ihtiyaçlarını giderebilmesi çeşitli davranış ve eylemlerde bulunmasını zorunlu kılar. Bu genel olarak süreklilik isteyen davranış ve eylemler insan oğlunun fiziki, psikolojik ve düşünce varlığı ile “Bedeni” ile ilgilidir. Başlangıçta her davranış ve eylem tehlikeden kaçma, korunma şeklinde hızı ve dikkati gerektiren bir nitelik taşırdı. Avcılık hızla birlikte zamanın ve çeşitli araçların kullanılmasını gerektirdi. Başta at olmak üzere bazı hayvanların ehlileştirilerek yer değiştirme, savunma ve avcılık amaçları ile yararlanılması insanoğluna sayısız imkanlar ve fırsatlar hazırladı, ufuklar açtı. Uzun mesafelerin kısa zamanda alınması yanında doğa ile hasım ve rakiplerle mücadelede üstünlük ve güç sağlama fırsatlarını artırdı. Yüzlerce yıl içinde görülen bu gelişmeler insanın “beden varlığı” üzerinde önemli sonuçların doğmasına neden oldu. İlk olarak, insanın fiziki varlığının sayısız yetenekleri ortaya çıktı. Koşma, ağırlık kaldırma, ağırlıklarını taşıma, atma, fırlatma, çeşitli vurucu, delici, kırıcı, kesici araçları kullanma, binicilik, su üzerinde kalma, değişik el yapımı vasıtalarla suları geçme, balıkçılık, atıcılık gibi birçok davranış ve eylemler doğal duruma geldi. İkincisi, insanın temel özelliği olan başkaları ile iletişim kurma ve etkileşim yeteneği sonucu açıklanan tüm davranış ve eylemlerin birlikte takım halinde ve hatta büyük kitleler şeklinde yapıldı. Üçüncüsü, bu davranış ve eylemlerin sürekli tekrar edilerek öğrenilip, geliştirileceği gerçeği anlaşıldı ve uygulandı. Bütün bu sonuçlar ve özellikle tek beden hareketlerinin takımlar, gruplar, kitlelerle birlikte yapılması ve zamanla ikili, çoklu yarışmalar haline dönüşmesi “Beden Kültürünü” oluşturdu. Okçuluk, güreş, binicilik, mızrak ve uzun mesafelere ağırlık atışları, koşma, yüzme gibi hareketler binlerce yıl önce insanlığın uyguladığı eylemlerdir.

BEDEN EĞİTİMİ

Madde 192-                Beden Eğitimi, Beden Kültürünün gelişmesini, bilim ve teknoloji ile güçlenip, yayılma-

sını sağlayan, eğitim ve öğretimi esas alan bir bölümüdür. Tek insanın fiziki (beden) yeteneklerinin bilimle, deneyimlerle, psikolojik imkanlarla, elde ve denenmiş teknolojilerle artırılmasını ve sürekli kılınmasını amaçlayan “Beden Eğitimi” takım ve grup halinde biraraya gelerek, belirli alanlarda ve disiplinler içinde fiziki yeteneklerini kullanan insanların da birlikte bir güç oluşturmalarına yardımcı oldu. Beden Eğitimi yolu ile insanın beden yetenekleri bir çok yeni alanlara ve disiplinlere ulaştırılırken bunların takım ve grup halinde gerçekleştirilmesi de sağlandı. Yüzlerce yıl önce koyun postundan veya deri parçalarının bir araya getirilmesinden elde edilen yuvarlak toplarla elle, ayakla, at üstünde oynanan oyunlar zamanla Voleybola, Tenise, Hentbola, Futbola, Polo’ya açıklanan eğitim sonucu ulaşdı. Yarışma kültürü gelişti.

SPOR

Madde 193-                Spor, Beden Kültürünün kitlelere ulaşmasını ve etkilemesini sağlayan en önemli ve

kapsamlı alanıdır. O kadar ki, bugün “Spor Kavramı” ile bütün bir “Beden Kültürü” ve “Beden Eğitimi” eş anlamlı olarak kullanılır. Kısaca spor, tek insanın beden yetenekleriyle yapabildiklerini açıklayabildiği gibi (yürüme, koşma, yüzme, binicilik gibi) iki veya daha çok insanın, takım halinde, gruplar şeklinde yaptıkları davranış ve eylemleri de kapsar. (Güreş, eskrim, buz pateni, voleybol, hentbol, futbol ... gibi) Spor kavramı genellikle yarışma, sergileme ve temaşa aşamasına gelen Beden Kültürü’nün sonucudur. Asırlarca elde edilen bilgi ve deneyimler sporun insanın beden sağlığı, ahlâkı, aklı kısaca maddi ve manevi varlığı üzerinde daima olumlu etkiler meydana getirdiği anlaşılmıştır.

Bugün sporda başta büyük kitlelere hitap eden dallar olmak üzere hemen hemen her alanında yaygınlaşan şekilde finans ve kazanç sağlama eğiliminin görülmesi “Beden Kültürü”nün manevi unsur ve tatminlerini tehdit etmekte, “Beden Eğitimi”nin sağlamaya çalıştığı amaçları tehlikeye sokmaktadır. “Amatör” ve “Profesyonel” spor dünyasının doğal sonucu olan “Holdingleşme” ve “Tekelleşmeler” beden kültürünün bütün unsurlarını ortadan kaldıracak “Spor”u bir çatışma ve bir savaş aracı haline getirecek ve hatta dünya barışını da çeşitli riskler altına sokacak tehditleri hazırlamaktadır.

Genel Hedefler

Madde 194-                Partimizin “Beden Kültürü” - “Beden Eğitimi” ve “Spor” konularında genel hedef-

leri aşağıdadır:

a-         Her çeşit Beden Kültürü davranış ve eylemlerini ve faaliyetlerini, Ata sporlarımız

başta olmak üzere tüm spor dallarını ve konularını Türk gençliğinin milli eğitim ve öğretiminde temel unsur saymak ve gerçekleştirmek.

b-        Sporu sağlığın, beden yeteneklerinin, aklın ve zekânın, çağdaş bilim ve teknoloji-

nin, milli vicdan ve milli ahlâkın, güç ve becerinin esası ve geliştirici alanı kabul ederek, tüm ülkeye yaymak ve tüm insanların yararına sunmak.

c-         Her yaştaki vatandaşlara Beden Eğitimi ve Beden Kültürü hizmetini sunmak, ata-

larımızın “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” özdeyişini uygulama alanına koymak.

ç-         Sporda her türlü holdingleşmeye ve tekelleşmeye engel olacak önlemler almak.

Spor dallarının ve konularının gelişmesi için gereken bilgi, teknoloji ve finansmanını iktisadi ve sosyal kalkınma girişimlerinin bir parçası sayarak kamu ve özel kaynaklardan sağlamak.

Genel Politikalar

Madde 195-                Partimizin “Spor” konusunda hedeflerine ulaşmak için izleyeceği genel politikalar

şunlardır:

a-         Okullarımızda, başta ata sporlarımız olmak üzere her çeşit spor faaliyetlerinin eği-

timi, yoğunluğu ve niteliği yeniden belirlenecektir.

b-        Sağlıklı yaşam için spor alışkanlığı kazandırılmak üzere okullarda spor eğitim ve

öğretimi yapılandırılacaktır.

c-         Uluslararası yarışmalarda başarı ve profesyonel sporculuğun gelişmesi için küçük

yaşlardaki yeteneklerin tespit edilebilmesi amacı ile her spor dalı ile ilgili tarama çalışmaları yapılacak buna paralel olarak spor eğiticilerinin görüşlerinin de alınabileceği bir iletişim ağı oluşturulacaktır.

ç-         Küçük yaşta sporcu eğitimi bir politika haline getirilecek, yetenekli sporcuların burs

ve diğer maddi imkanlardan yararlanması, ilerleyen yaşlarda da geçimlerini sağlayabilmesi için gerekli düzenlemeler yapılacaktır.

d-        Okullardaki spor faaliyetlerinin nitelik ve nicelik olarak iyileştirilmesi için tesis yatı-

rımları arttırılacak, bölgesel okulların aynı tesislerden yararlanabilmesi için düzenlemeler yapılacaktır.

e-         Spor eğitimcilerinin daha kaliteli olarak yetiştirilmesi ve sayılarının arttırılması için

spor akademileri yeniden yapılandırılacaktır.

f-                     Sporun içindeki mücadele ve yarışma ruhunun geliştirilmesi, toplumsal kaynaşma-

nın iyileştirilmesi amacıyla her spor dalı için düzenli ve yaygın yarışmalar programlanacaktır.

g-         Her türlü spor dalının ileri gelen sporcuları özellikle uluslararası yarışmalar ve olim-

piyatlarda başarı kazanmış olanlar, birer halk kahramanı muamelesi görecek şekilde, maddi ve manevi ödüllendirmeye tabii tutulacaklar, gençliğin bu sporculara özendirilmesi ve sporun yaygınlaştırılması ile toplumda milli gurur ve özgüven duygusunun gelişmesi sağlanacaktır.

ğ-         Spor ahlakının korunması ve spor barışının sağlanması için çok katı denetleme ve

disiplin kuralları geliştirilecek ve uygulanması sağlanacaktır.

h-         Yetişkinlerin spor alışkanlıklarını devam ettirebilmeleri, yerel yönetimlerin ve bele-

diyelerin spor tesis ve çevre düzenlemeleri yapmaları için bütçe ayırmaları ve yatırım yapmaları sağlanacak ve bu konudaki performansları merkezi olarak takip edilecektir.

ı-                     Yetişkinlerin spor alışkanlıklarını devam ettirebilmeleri için, özellikle yüksek sayıda

çalışana sahip şirket ve işyerlerine tesis ve personel için teşvikler verilecektir.

i-                     Yetişkinlere yönelik medya ve yazılı basında propaganda ve eğitimler düzenlene-

rek, spor alışkanlıklarını korumaları ve geliştirmeleri özendirilecektir.

j-                     Bu hedefler, programın sağlık ile ilgili maddelerine paralel olarak yürütülecektir.

k-        İzcilik bütün ülkede yaygınlaştırılacak, her yaş ve kesimde vatandaşların izciliğe

olan eğilimleri geliştirilecek, bunlar bilgi ve teknolojilerle donatılacak ve finansmanları kamu ve yerel kaynaklarca karşılanacaktır.