HUKUKU KORUYAN İNSAN

 

Dr. Av. Burak EKE
 

HUKUK

Bizim için hukukun savunulması, yalnızca yurttaşlarımızın bireysel haklarının korunmasını ifade etmez.  
 

Bir bütün olarak toplumsal hakların savunulması demek de değildir.  
 

Müdafaa-i Hukuk’u ulusal çıkarlarımızın, takip ve elde edilmesinden ibaret de görmeyiz.   
 

Bizim için hukukun savunulması, Küresel Kapitalizmin, açıkça, vahşi, doymak bilmez hırsı karşısında, mazlum ulusların varlığının korunmasından ibaret de değildir.  
 

Bizim için Müdafaa-i Hukuk; Üzerinde yaşadığımız, nimetlerinden yararlandığımız, her şeyimizi borçlu olduğumuz güzel dünyamızın;  
 

Başta Batılı Devletler, Küresel Şirketler, ama sonuçta hep birlikte suistimal edilen, soyulan, çoraklaştırılan, sömürülen, neredeyse yok edilmeye çalışılan dünyamızı; Tüm bu olan bitene, küresel ısınma, seller, kasırgalar, depremler, doğal felaketlerle direnmeye çalışan mavi gezegenimizi, yeşil dünyamızı kurtarmak da değildir. 
 

Bizim için hukukun savunulması, bir bütün olarak evrensel hukukun, evrenin hukukunun savunulmasıdır da aynı zamanda.

Bu Türk olmamızın gereği, Türklerin tarih boyunca titizlikle, onurla gözettiği kutsal yükümlülüğüdür. Düşüncesiz, duyarsız uygulamalar, hepimizin, toplumun, tüm insanlığın ama aslında evrenin vicdanını rahatsız etmektedir. 
 

YASA

Davranış ve eylemlerimizin, tutumlarımızın hatta düşüncelerimizin doğruluğunu sorgulayacağımız yer vicdanımız ve evrensel yasalardır. Evrensel yasaların, evrensel olma sebebi, her yerde, her toplumda, her düzende, ve her zaman geçerli olmalarıdır. 
 

Evrensel yasa birliğe dayanır. Evrensel yasayı, temel fizik kanunlarında, bilim ve sanatta, akılda, gelmiş geçmiş tüm felsefelerde, dinde ama özellikle İslâm dininde, Türk milletinin töresinde, geleneklerinde,Türk devletlerinin tarih boyunca tüm tutum ve davranışlarında, kültürümüzde ama uzağa gitmeyin, öncelikle kendinizde, içinizde, yüreğinizde, vicdanınızda bulabilirsiniz. 
 

Evrensel yasanın ikinci özelliği, hareketi, sürekli bir gelişme ve ilerlemeyi ifade etmesidir. Kadim düşünürlerin belirttikleri gibi: Evrende değişmeyen tek şey değişimdir. Türk Ulusu asla oturak olmamıştır. 
 

Tarih boyunca baktığımızda Türk topluluklarının en karakteristik özelliği sürekli hareket halinde olmaları; ama aynı zamanda çevrelerinde, dünyada yepyeni hareketler yaratmalarıdır.  
 

Evrensel entropi yasası, duranın, yaşamını kaybedeceğini, çürüyeceğini ve yok olacağını anlatır. Hareketin yararlı olabilmesi, uyumlu olmasına bağlıdır. Ekoloji, çevrenin durumuna ve ihtiyaçlarına uygun olmalıdır.  
 

Düşünce ve davranışlarınızın size çevrenize fayda sağlaması buna bağlıdır. 
 

Tarih de sürekli bir akış içindedir. 
 

Bu akış içerisinde hiçbir varlığın durağan kalması mümkün değildir. Akış hiç kuşku yok ki; kainatta var olan her şey gibi, evrensel prensip ve yasalara tabidir. Tarihe gücünü veren de bu kudretli evrensel yasalardır. İşte bu sebeple hiçbir güç, kişi ve kurum tarihin çaresiz akışına direnemez. Kişi, kurum ve güçler bu yasalara uygun bir biçimde tarih sahnesinde yerlerini alırlar, görevlerini yerine getirir ve sessizce ayrılırlar
 

Tarih gerçekte tıpkı gece ve gündüzün biribirini kovalaması gibi aydınlık ve karanlık güçlerin etkinlik mücadelesinden ibarettir. 
 

Yüce Atatürk diyor ki:

Efendiler, hayatın felsefesi, tarihin tuhaf tecellisi şudur ki her iyi, her güzel, her faydalı şeyin karşısında onu yok edecek bir kuvvet belirir, bizim lisanımızda buna irtica derler, iyi bir şey yaptığınız da biliniz ki bunu imha etmek için karşısına muhalif, mürteci bir kuvvet çıkacaktır.  
 

Binâenaleyh yapmadan evvel çıkacak kara kuvvetin imhası tedbirini de almış olmak lâzımdır. 
 

İnsanlık tarihine kabaca baktığımızda iki temel anlayışın birbirini takip edermişçesine etkin olduğunu görürüz .  
 

Bunlardan birincisi İnsanlık Ülküsüdür
 

Aydınlanma ve ilerleme dönemleri olarak da adlandırabileceğimiz; bu ülkünün hakim olduğu dönemlerde; İnsan ve insanlık toplumu evrenin en değerli ve en güçlü varlığı olarak görülmüştür.  Yaratılan ve var olan her şey insan içindir, insanın sağlıklı, refah ve mutluluk içinde varlığını devam ettirmesi, geliştirmesi, bekasını sağlaması içindir.  İnsanları mutlu edecek yegâne vasıta, onları birbirine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını sağlayacak hareket ve enerjidir.  
 

Bunun karşısındaki anlayış insanı ve insani değerleri şu ya da bu maddi değerler karşısında yok sayar. Bu dönemlerde toplumu güden para, hırs, kin ve düşmanlıktır. Bu anlayışın etkisindeki insanlar her hal ve şartta gayrimemnundurlar. Kendilerinin olumlu hiçbir şey yapması mümkün değildir. Buna karşılık her güzelliğin karşısına dikilirler. Bu anlayışı da kısaca emperyalizm olarak adlandırabiliriz.  
 

Kurucumuz Saygıdeğer Hocamızın emperyalizmle mücadele direktifinin temelini oluşturan ilke bu ezeli ve ebedi rekabettir
 

Şuna da inanıyorum ki, eğer sulh isteniyorsa, toplumların durumlarını iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın tamamının refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, haset, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir. 
 

Türkün dünya görüşünü, özlemini, ülküsünü, Atamızın bu  sözlerinden daha iyi nasıl anlatabiliriz ki? 
 

Türk milletinin karakteri, Türklüğün özellikleri, Türk çocuklarının yüreği her zaman insanlık ülküsünden yana olmuştur. Binlerce yıllık tarihimizde buna istisna bir an bile gösterilemez.  
 

Hiç kuşku yok ki Türklerin, Türk Topluluklarının, hatta Türk Devletlerinin;  bugün olduğu gibi, emperyal gayeye uygun harekete zorlandığı karanlık zamanlar olmuştur.Bu dönemler, Türklerin kendilerine yabancılaştığı, kendi öz değerlerinden uzaklaştığı, Çinli, Arap, Avrupalı ya da Amerikalı olmaya özendirildiği dönemlerdir. 
 

Ulu Önderimizin şu sözlerine dikkatinizi çekerim. 
 

Tarihimizi tetkik ediniz. Türk'ün karşılaştığı bütün felâketler, maruz kaldığı tehlikeler ve musibetler hep kendi özbenliğini, millî varlığını ihmal ederek nereden geldikleri ve ne oldukları, hangi soya mensup bulundukları belirsiz bir takım kimseleri lider tanıyarak, onların şuursuz bir vasıtası olmak durumuna düşmüş olmasındadır. 
 

İNSAN 
 

Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi insanı esas alan, insana dayanan, insana yönelen bir partidir. Partimizin her konuya bakış açısını tespit eden; tüm söylemlerimizin ana kaynağı Parti programımız, Kurucumuzun ifadesi ile insanla başlar,  insanla biter. 
 

Türk Siyasi Tarihinde,  Siyasi Partiler Tarihinde, diyebilirim ki, Tarihte insanı esas alan, insanı bu biçimde ele alan ilk siyasi parti; tek siyasi parti Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisidir. 
 

Bunun esasını tam olarak anlamadan ne Partimizi ve ne de stratejilerimizi anlamamız mümkün değildir. Bu tabloyu da zihnimizde açık ve net çizmeden, ne bu Partide ve ne de Partimizin daha da geliştirilmesinde etkin bir rol alabiliriz. 
 

Tarih boyunca hemen hemen tüm dinler insanı esas almıştır, insana dayanan, insanı geliştirmeyi amaç edinen pek çok akım, okul, cemiyet ve faaliyetlerden söz edebiliriz. 
 

Siyasi partiler veya siyasi hareketler insan mutluluğunu, refahını sağlamaya yönelik gözükseler bile, dini, sosyal, siyasi ve ekonomik tercihleri daima insanın önüne geçmiş,  Alman ırkının üstünlüğü, işçi sınıfının diktatörlüğü,  serbest piyasa ve kâr kaygılarından sonraya kalan insana bir türlü ulaşılmamıştır. 
 

Partimizin ortaya koyduğu insan anlayışı her ne kadar Türk Düşünce ve Hayat Tarzının doğal sonucu ise de bu biçimde şekillenmesi ve ifadesi insanlık tarihinin döngülerinden ayrılamaz. 
 

İnsan, Kişilik ve Vatandaşlık kenar başlığını taşıyan Parti Programımızın birinci maddesi aşağıdadır:

İnsan doğanın ve toplumun bir parçasıdır. İnsan ailenin kurucu, geliştirici, devam ettirici unsurudur. İnsan özgür iradesi ve aklı ile bilgi, teknoloji ve kültür üreten, medeniyetler kuran tek varlıktır. İnsan, maddi ve manevi varlığı, çevre ve toplumla ilişkileri ve etkileşimleriyle bir bütündür.

İnsanın maddi varlığı, genlerinin ve biyolojik kalıtımın etkisi altında, çevre şartlarına bağlı olarak başlar, devam eder ve sona erer.

Manevi varlığı eğitim ve bilimle, aklı bilgi ve deneyimle gelişir.

Çevre ve toplumla ilişkileri ise, yaşadığı ortamın, tarihi ve kültürel değerlerin, iktisadi hayatın, hukuk düzeninin oluşumları, olayları ve kuralları tarafından yönlendirilir.

İnsan, toplum içinde bir bireydir.

Kendine özgü ve ayırt edici davranışları ile kişi olur. Kişilik, toplum içindeki bireyin gerçek davranışlarda bulunması ve bu davranışları sergilemesidir.

Kişilik, milli ortamın hücresi, oluşmasında ilk ve en önemli “Temel ve Kalıcı Unsuru”dur. Diğer bütün unsurlar varlıklarını ve güçlerini, kişiliğini ortaya koyan özgür irade ve karar sahibi insandan alırlar.

Bir millete bağlı veya kendisini o milletten sayan kişilerin “Temel ve Kalıcı Unsurlar” üzerinde aynı veya benzer düşünce ve görüşleri paylaşmaları aynı veya benzer tutum ve davranışlarda bulunmaları Milli Kültür Çevresini meydana getirir.

Kişi bu kültür çevresinin de kurucu unsurudur. Milli Devlet, gerçekte milli ortamın ve milli kültür çevresinin eseridir. Devlete bağlı veya kendisini o devletten sayan kişilere Vatandaş denir. Sonuç olarak kişilik vatandaşlığa dönüşür. Devlet içinde önemli bir konuma gelir. Hukuk düzeninde belirtilen Vatandaşlık Haklarına sahip olur. Vatandaşlığın ödev ve sorumluluklarını yüklenir.

Anayasamızın “Siyasi Haklar ve Ödevler” başlığını taşıyan “Dördüncü Bölümü”nde, “Türk Vatandaşlığı”nın kazanılması 66. maddede düzenlenmiştir. “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Aynı maddede “Vatandaşlık Bağı” kişinin Türk Milli Kültür Çevresi’nin bir unsuru olması anlamındadır. Doğal olarak da bu bağ ile devlete bağlanan herkes Türk’tür.

O halde hangi insandan bahsediyoruz? İnsan olarak doğmak, insan olmak, insanca bir hayat sürdürmek demek değildir. Burada görmek istediğimiz insanlar sıradan insanlar değildir. Burada görmek istediğimiz insanlar; kişiliğini ortaya koyan özgür irade ve karar sahibi insanlardır. Etraflarındaki diğer insanlarla birlik, bütünleşme ve dayanışma içerisinde; görevlerini tam ve uyumla yerine getiren insanlardır. Özgüven sahibidirler. Kendilerini ve çevrelerini algılayabilirler. Farkındalıkları yüksektir. Vicdanlıdırlar, ahlaklıdırlar, erdemlidirler. Cesurdurlar, dayanıklıdırlar, sabırlıdırlar, bilgilidirler; çevrelerini daima aydınlatırlar. Özgür, ölçülü, hayırseverdirler. 
 

UYUM 
 

Esasen millet evlatlarının varoluşu, kendini gerçekleştirmesi, ortaya koyması ve etkinliğini sürdürmesi ancak milletinin hedef ve fonksiyonlarına uygunlukla mümkündür.  
 

Milli varlığı ile bütünleşmiş uyum, sağlamış bir millet evladının gücü artık kendisinin çok ötesindedir. Bunu görmek,  duymak, hissetmek, bir olgunluk işidir. Akıl işidir.Sezgi işidir. Bilgi işidir.  Bizim Partimiz bu sebeple insanın içsel özelliklerini önemser. Yüceltir ve özendirir. Bu sebeple Partimizin Programı insanla başlar ve insanla biter
 

Diyebiliriz ki; Türk İnkılabının bu evresinde, Partimize düşen esas misyon:

Yeni Vatan,Yeni toplum, Yeni Devlete uygun, yakışan, yaraşan;  Yeni Bir Türk insanı yaratmaktırİşte bu insan hukuku savunan insandır. 
 

Ökte diyor ki:  
 

İnsan ‘başkası’nın varlığını, var olduğunu bilen, ona göre düşünen, sorumluluğunu yerine getiren bir varlıktır. İnsan etik bir varlıktır. Tüm dinler ve felsefeler insanı ahlaki bir varlık olarak kabul eder. Ahlak insanın kendisi dışında başka insanlar olduğunu, onlarında kendisi gibi hak ve sorumlulukları olduğunu, bilmektir. Başkasını dikkate almak, saygı ve sevgi insanın ahlaki özünün bir göstergesidir. Ahlakın özü ‘’başkasıdır.’’ İnsanın özelliği akıl ve iradedir. Akıl, insanı bilgiye, bilgi de insanı ahlak ve sevgiye götürür. Bu yolla insan tutku ve ihtiraslarından, kıskançlıktan arınmasını öğrenir. Bilen, gerçek değerin insan olduğunu anlar ve ona ihanet etmez. İhanet etmekten korkar. 
 

Bu evrendeki her şeyi kendisine yabancı, öteki değil kendisinin parçası, bir bütünün parçası, bir bütün olarak görebilmektir. 
 

Arkadaşlarım: Bizim programımızda biz insanı, aile, toplum, devlet, çevre ile birlikte bir bütün olarak görürüz. Ve insanın maddi, manevi tüm varlık alanlarını kapsayacak yaklaşımları birbiriyle uyumlu olarak geliştirmeyi amaç edinmişizdir.  
 

Peki düşünce ve davranışlarımızın ‘’uyumlu’’ olup olmadığını nasıl anlayacağız?  
 

Bunu da Hocamdan öğrendim. Aynen şöyle dedi:  
 

Mutsuz insanların oluşturduğu toplumda denge ve uyum yoktur. O toplumun ne ülkesine ne de insanlığa katkısı yoktur. Uyumlu insan önemlidir. Uyumlu insan, çevresine topluma sorumluluk duyandır. Sorumluluk duymayan insan uyumlu değildir. Sorumluluğunu bilen ve bunun için çalışan özgürlüğün de, demokrasinin de demokratik kimliğinin de şartı bu gibi insanların varlığıdır. 
 

Müdafaa-i Hukukçular her şeyden önce uyumlu insanlar olmalı ve sorumluluk duyarak, sorumluluklarını yerine getirmelidir. Uyum ve denge, düşünce ve davranışlarımızı, ekolojik hale getirir. Bir ortama uyum her şeyden önce farkındalık gerektirir. Ne olup bittiğinin farkında iseniz, anlarsınız, harekete geçersiniz. Atalarımızdan kıpırdayan çalının arkasında kaplan mı var? Tavşan mı? Bilenlerin torunları oldu ve torunları onlar için şiirler yazdılar. 
 

Bu bizi doğrudan doğruya Müdafaa-i Hukukun temel davalarından birine, “Cehalet ve Cehalletle Mücadele” olgusuna getirir. Cehaletle Mücadele, toplumun tüm bireylerinin entelektüel düzeyinin yükseltilmesi demektir. 
 

Cehaletle Mücadele, istisnasız herkesi, yaşamda, başarı, tatmin ve mutluluğu sağlayacak yetenek ve becerilere kavuşturmaktır. 
 

Ama cehaletle mücadele, bütün bunlardan önce herkese kim olduğunu, bu dünyaya neden geldiği, ne yapması gerektiği konusunda bir farkındalık kazandırmaktır. 
 

Bu, tüm yaşam boyu sürecek bir arayış, emsalsiz bir gelişme ilerleme olanağıdır. İnsanı insan kılan budur. Türk’ün geleneği ve geleceği de budur. 
 

Biz, insan olarak doğan herkesin, bu özelliklere sahip olması gerektiğine inanıyoruz. 
 

İNSAN HAKLARI 
 

Biz yaşamın anlamını bu vasıfları kendimizde ve çevremizde sağlamaya çalışmakta görüyoruz. Bizim Partimiz de, programımız da, davalarımız da bu hedefin gerçekleştirilmesine yönelir. 
 

İnsan toplumsal bir varlıktır. Hemen hemen tüm özelliklerini içinde yaşadığı toplum ve koşullarla belirler. Dolayısıyla bu özelliklere sahip bir insanın varabilmesi ancak belirli bir ortam ve koşullar içinde mümkündür. İşte insan hak ve özgürlükleri de bu ortamın özellikleri ve sınırlarını gösterir. 
 

İnsan hak ve özgürlüklerine ilişkin düzenlemeler de tıpkı Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi gibi belirli vasıflara sahip bir insan; deyim yerindeyse, daha insani bir insan; daha insana yakışan bir ortam, insanca yaşam maksadı güder. 
 

İnsan hak ve özgürlüklerinin bugün geldiği nokta tesadüfi değildir.  Her biri sayısız insan neslinin deneyimi ve milyonlarca insanın tarih boyunca emek, çaba ve kazanımlarına dayanır. 
 

Başka bir ifade ile insan hak ve hürriyetleri çok uzun bir tarih boyunca, büyük mücadeleler, sonsuz emek ve fedakârlıklar, ağır deneyimler, olağanüstü çabalar sonucu ulaşılan bir noktayı ifade eder. 
 

T.C. Anayasasının ikinci kısmı ‘’Temel Haklar ve Ödevler’’ başlığı altında, İnsan Hak ve Özgürlükleri düzenlenmiştir. 
 

Hiç unutmamamız gereken bir nokta vardır. Hukukta hak ve özgürlükten bahsettiğiniz her an bir görev ve sorumluluğu da göz önüne almalıyız. 
 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.12 ‘’ Herkes kişiliğine bağlı, dokunulmaz devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.’’ der. 
 

Bu hak ve hürriyetlere şöyle bir göz atarsak; Kişi dokunulmazlığı, zorla çalıştırma yasağı, Kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, Konut dokunulmazlığı, haberleşme hürriyeti, yerleşme ve seyahat hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve kanaat hürriyeti, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, bilim ve sanat hürriyeti, Basın hürriyetleri, düzeltme ve cevap hakkı, toplantı hak ve hürriyetleri, Mülkiyet hakkı, Hak aramaya ilişkin hürriyetler, Ailenin korunması, Eğitim ve öğretim hakkı, Çalışma ve sözleşme hürriyeti, Sendikal haklar, Konut hakkı, Seçme ve seçilme hakkı, Siyasal hayata ilişkin hak ve özgürlükler, Kamu Hizmetlerine ilişkin hak ve özgürlükler, en belli başlılar arasında sayılabilir. 
 

Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi programı kişi hak ve hürriyetlerini hayat tarzımızın temel özelliği olarak görmektedir. Bizler, kişi hak ve hürriyetlerini kutsal sayarız. Türkler, demokratik, hür ve sorumlu vatandaşlardır. Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi T.C. Anayasasını; Türklerin hürriyetlerinin sınırlarını işaretleyen ve aslında Türklerin sonsuz, sınırsız hak ve özgürlüklerinin; Ne kadarını ve neden, Devlete bıraktıklarını açıklayan bir metin olarak da görür. 
 

Buna göre: hak ve hürriyetlerden, Cumhuriyet lehine fedakarlıkların sebebi dışarıda bağımsızlık, içeride egemenlik, hürriyet, refah ve mutluluktur. Cumhuriyet, tüm bunları yurttaşlarına sağlamak zorundadır. Cumhuriyetin varlık sebebi budur.  
 

TÜRK VE BATI  
 

İnsanlık tarihine çok kaba hatları ile bir göz attığımızda;  Ekonomik, Askeri, Siyasi, Sosyal, Bilimsel, Kültürel üstünlüğün Doğu ve Batı arasında bir patern izlediğini ifade edebiliriz. 
 

Bu üstünlük mücadelelerinin dış görünümlerini bir kenara bırakırsak, özünü, ruhunu insanın oluşturduğunu, insana bakışın, insanın kendi kendisini ifade edebilmesinin de bunda temel bir rol oynadığını söyleyebiliriz. 
 

Bilindiği üzere siyasi, askeri, ekonomik büyük gelişim ve değişimler bazen yüzyıllara varan kuluçka dönemleri yaşarlar ve önemli zihniyet değişimlerinin düşünsel gelişmelerin sonucunda ortaya çıkarlar. 
 

Hocamın derslerinden hatırladığım kadarıyla, Horasan’dan atalarımızın Anadolu’ ya girişi üç yüzyıl sürdüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti de en az yüz elli yıllık fikri gelişmelerin sonucunda ortaya çıkmıştır. 
 

Bugün Demokratik Hukuk Devletinde yer alması zorunlu olan İnsan Hakları, temelde Avrupa da gerçekleşen siyasi ve insani gelişmelerin sonucunda şekillenmiştir. 
 

1789 Fransız İhtilali ile siyasi yönü görünür hale gelen bu gelişmelerin, fikri, kültürel ve düşünsel yönü bazılarınca Haçlı Seferlerine kadar indirilmektedir. 
 

Ama denilebilir ki, Rönesans bu gelişmelerin en parlak olgusu olarak incelenebilir.  Rönesans yeniden doğuş demektir. Aslında yeniden doğurulmaya çalışılan resimler, heykeller, mimari, müzik eserleri, romanlar ve şiirler değildir. Ortaçağın karanlığında, ayrı Avrupa’nın ruhsuz, cahil, üretimden uzak, yaşamayan, korku içinde sürünen, çevresine yabancı, kin ve nefret dolu insanından, aydınlanmış, bilgili, üretken, çevresine duyarlı ve iletişim içerisinde, sevgi ve güven dolu, cesur, geleceğinde etkin olduğuna inanan, yaşayan, yaşam yayan insanını doğurma girişimidir. 
 

Hemen bu noktada Saygıdeğer Hocamdan bir alıntı daha yapacağım:  
 

Batı medeniyeti dediğimiz şeyin esası Helendir, Romadır, Hıristiyanlıktır.  Onların kavram ve kuramları ile Türk ve Türk’ün dünyası anlaşılamaz . Batı hala insanı aramaktadır. Oysa, doğu insanı bulmuş ve onu geliştirme peşindedir.  
 

Türklerde, Hunlarda, Sakalarda hepsinde temel özelliklerden birisi, birincisi eşitliktir. Kim olursanız olun töreye bağlılıktır. Bizde kadın erkek farkı yoktur. Doğal koşullarımız, yaşam tarzımız böyle bir ayrıma izin vermez. 
 

Esas üzerinde durmak istediğim şey batıda İnsan ve Ailenin ancak ikinci dünya savaşından sonra ortaya çıktığı gerçeğidir. Oysa bizim devletlerimizin temelini aile oluşturmakta, ekonomik eşitlik, birlikte üretim ve paylaşım esasına dayanmakta, hukuk, töre, devletin özünü oluşturmakta. Kişinin yalnızca maddi gelişimi değil; ama aynı zamanda manevi gelişimi için devlet var olmaktadır. İşte arkadaşlarım Hareketimizin İnsan odaklı olmasının kökünü de Türk olmamız oluşturmaktadır. 
 

Türklüğün Hayat Tarzı 
 

Türklük bir hayat tarzıdır.  
 

Türklük; bir ülkü ve kültür birliği olarak,  binlerce yıl içerisinde oluşan bu hayat tarzını, bütün görüşleriyle, tutum ve davranışlarıyla ortaya koymak;  “milli benliği” bozucu, yıpratıcı, dağıtıcı her türlü düşüncelerle, sistemlerle, davranışlarla, hareketlerle mücadele etmek anlamına gelir.  
 

Bu yaklaşımla Türklük Şuuru dinamiktir, canlıdır gelişme durumundadır.

Atatürkçü Düşünce, kaynağını Türklüğün hayat tarzından almış; bu tarzın gelişmesi ve ebediyen yaşaması için gereken esasları ortaya koymuştur.  
 

1933 Yılında Atamızın açıkladığı şu görüşler, Türk’ün görüş, tutum ve davranışlarındaki kökleri olduğu kadar ilkeleri de belirler:  
 

Şunu da ehemmiyetle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek milli ülkümüzdür.” 
 

Bugün Türklüğün en önemli meselelerinden biri, Atamızın işaret ettiği vasıta ve tedbirlere başvurma isteğinin bir şuur halinde yoğrulmasıdır. 
 
 
 

Cumhuriyetin Hayat Tarzı  
 

Vatandaşları arasında görüş tarzları, tutum ve davranışları arasında bir bütünlük, Cumhuriyetin varlığı ve gelişmesi için hem en önemli bir kaynak,  hem de “Milli Gücün” gelişmesinde ve  “Milli Benliğin” korunmasında vazgeçilmez bir unsurdur.  
 

Cumhuriyet bu görüş tarzlarının, tutum ve davranışlarının oluşturduğu bir hayat tarzının sonucudur ve bu hayat tarzını temsil eder.  
 

Toplumun siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve teknolojik hayatındaki görüş ayrılıklarının, farklı düşüncelerin, farklı tutum ve davranışların hududu “Cumhuriyet Hayat Tarzı” ile çerçevelenmiştir. Bunun dışına çıkılması halinde, toplumda bütünlük zedelenir, yıpranır ve çözülme başlar ki, o artık Cumhuriyetimiz değildir.  
 

MÜDAFAA-İ HUKUK HAREKETİ PARTİSİ 
 

Her varlığın olduğu gibi milletlerin, partilerin, canlı organizmalar olduğu fikrinin kavranması, Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisinin yüksek görüşlerinin anlaşılması bakımından kilit önemdedir. Bütün programımız bu esasın ince ince işlenmesinden ibarettir ve Partimizi Dünya Siyasi Tarihinde emsalsiz kılan da budur. 
 

Millet canlıdır dediğimizde bu, milletin hayatının yalnız bizim neslimizle sınırlı olmadığını geçmişi ve geleceği de kapsadığını doğal olarak kabul etmiş oluruz. Ve her canlının olduğu gibi milletin de bir varlık sebebi, vizyonu, fonksiyonu, hedefleri bulunmaktadır. 
 

Milletlerin varlığını ve gücünü devam ettirebilmesi;  o zaman boyutunda, tarihin kendilerine yüklediği görev ve fonksiyonları yerine getirebilmesine bağlıdır. O millet içerisindeki siyasi örgütlerin varlığının devamı da ister kilise, ister padişah, ister bey, ister parti,  ister her ne ise, o milletin evrensel siyasi misyonuna uygunlukla kaimdir.  
 

Partimizin varlığı ve kudreti işte bu esaslara uygun bir bakış açısını, vizyonu görebilmesinde; ifade edebilmesindedir. Şanlı Tarihimizin Partimize yüklediği kutsal görevdir bu. 
 

Bizim Vizyonumuzun ilk ve tartışmasız adımı, MHHP’nin davaları olarak ifade edilmiştir. Tam Bağımsızlık, Milli Egemenlik, Yoksullukla mücadele, Cehaletle Mücadele.  
 

Nüfusunun önemli bir kesiminin açlık sınırının altında yaşama mücadelesi verdiği; karnını doyurmaktan vazgeçtik, hayatta kalma mücadelesi verdiği bir ülkede insanların mutluluğundan, eğitiminden, başarıdan, kendini gerçekleştirmekten söz edemezsiniz. 
 

Bu bizi Müdafaa-i Hukukun diğer bir temel davasına getirir. O da yoksullukla mücadeledir. Hiç kuşku yok ki; milletin cahil ve yoksul bırakılmasının altında yatan esas sebep, iradesinin çalınmasıdır. 
 

Müdafaa-i Hukukun diğer bir davası ise, milletin en temel hakkı olan egemenlik hakkına yeniden sahip olmasıdır, sahip çıkmasıdır. Milli egemenliktir. 
 

Bir milletin egemenliğinin şartı, o milletin devletinin tam bağımsızlığıdır ki partimizin ana davasıdır. 
 

Bu davaları benimsememizin özüne baktığımızda: Türk Milletinin Davasını görürüz. Türk millletinin Davası Türk İnkılabıdır. Türk İnkılabının esasını incelediğimizde açık ve net bir biçimde görünen şey,i Yeni Vatan, Yeni Toplum, Yeni Devlet düşüncesidir . 
 

Bütün bunların gerçekten anlamlı olabilmesi, Türk Milletinin Özülküsüne yürümesine kaynak oluşturması bakımındandır. Türk Milletinin Özülküsü bu kaynakların sağlanmasını ve sonsuz bir biçimde yenilenerek geliştirilmesini gerektirir. Başka neyi gerektirir? Türk Milletini, Türklüğü ve Türk Dünyasını uzayın derinliklerinde yer alacak konum ve duruma getirmeyi gerektirir.   
 

Peki neden? Türk Milletinin Özülküsü; bu iki temel tasavvur, tasarım ve özlemin yanı sıra insanlık ülküsünü sağlamaktır.  
 

Bunu tam olarak anlamadan; ne partimizi anlamamız mümkündür, ne de kendi yaptıklarımızı. Yeniden Müdafaa-i Hukuk Hareketi Derneğinin faaliyetleri;  binlerce saat süren eğitimleri ve bir ömre nasıl sığdığı belli olmayan öncesindekiler bu konuyla ilgili fikri yığınağı oluşturmuştur.   
 

Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi bir fikrin partileşmesinden de ibaret değildir. 
 

Evet Müdafaa-i Hukuk fikri tam olarak Türk Ulusunun vicdanında yatan arzu, ümit ve beklentileri Parti Programı ile cisimleşmiştir. 
 

Çağdaş, Demokratik, Milli ve pratik hale gelmiştir. 
 

Evet, Partinin amaçlarını, ilkelerini ve yeminini kabul eden, Vatan ve Millet sevgisini, hak ve hukukunu, davalarını ve sorunlarını her türlü çıkar ve tutkulardan üstün tutan ve bunlar için gereken özveride bulunmaya hazır olan, Yüce Milletimizin sahibi olduğu egemenlik hakkını kullanarak, kendi özgür iradesi ve kararı ile kendi hayatını yönlendirmek ve kendi kaderini belirlemek azmini Partimiz çatısında gerçekleştirmeye çalışan binlere varan bir üye gücüne sahip olmuştur. 
 

Evet, bunların içerisinde Partiye defaatle denenmiş düşünce, fikir, inanç ve eylem birliği içerisinde, takım haline gelmiş olağanüstü bir Lider kadrosuna sahiptir. 
 

Fakat bilir misiniz ki, Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi nin gerçek anlamı nedir? 
 

İçinden çıkmakla kıvanç duyduğumuz. hizmetinde olmakla gurur duyduğumuz Yüce Türk Milletinin, kökü belki de yüzyıllara varan davalarını örgütlemeyi başarması anlamındadır. Hepimize Kutlu Olsun. 
 

Ulusumuzun egemenliği, Devletimizin Bağımsızlığı uğrunda canlarını seve seve veren şehitlerimize Rahmet olsun. Yalnızca onlara mı ? 
 

Belki sınırlarda değil ama cehaletin karanlık koridorlarında solup giden güllerimize; yoksulluğun ve acımasız, emperyalizmin pençesinde çaresiz çabalar ve umutsuz ümitlere de selam olsun. 
 

Bu çığlıklar sustu mu ? Bu ışıklar söndü mü? Bu hayatlar yitti mi? Çekilenler boşa mı gitti? 
 

Belki de pek olup bitenin farkında değillerdi ama olar onurluydu. Onlar dürüsttüler 
 

Ne Emperyalistlere eyvallahları vardı, ne de onların işbirlikçilerinin ekonomik, siyasi sistemine, onların kendi hayat tarzları vardı. Onlar alışamadılar. Ama onların ruhu vardı ve o ruh yaşıyor. 
 

Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi; Türk Ulusunun Ruhunun canlanmasıdır. 
 

Bu ruhun canlanmasının temel şartı, burada bulunan bizler gibi kişiliğini ortaya koyan, özgür irade ve karar sahibi insanların varlığıdır. 
 

Bildiğiniz üzere toplum canlı, sürekli ve ebedi bir varlıktır. İnsanlar bu varlığın organlarıdır. Organlar sağlıklı ise toplum sağlıklı olur. 
 

Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisinde gücünü, varlığını ve sağlığını sizler gibi birlik, bütünleşme ve dayanışma içerisinde görevlerini tam ve uyumlu yerine getiren kurucu, üye ve yöneticilerinden alarak bu günlere ulaşabilmiştir. 
 

MÜDAFAA-İ HUKUKÇU 
 

Bu tarz aydınlanma dönemlerinde ve aydınlanma hareketlerinde görev almak ayrı bazı özellikler gerektirir. Bu özellikler Müdafaa-i Hukukun Liderleri için, bizler için İç Hizmet Tüzüğümüzün 13. maddesinde 
 

Dürüstlük, açıklık, her an ve her konuda hesap verebilme, danışmalarda bulunma eğilimi, Takım ve grup halinde çalışabilme yeteneği olarak ifade edilmiştir. 
 

1. Öğrenmek ulaşılacak bir hedef değil bir yoldur. Her gün, her an bir şey öğrenmek, duymak, görmek, ilerlemek, kendini geliştirmek mümkün ve gereklidir.Bu aydınlanmakta olan bir ruh için bir çeşit besin maddesi, hava, su gibidir. 
 

2. Burada söz ettiğimiz öğrenme daha çok şey bilmek, bildiğini göstermek ile ilgili bir faaliyet değildir. Kaslara intikal etmeyen bilgi dedikodudan ibarettir. Burada görülmesi gereken öğrenme değişmek ile ilgilidir. Düşüncelerin değişimi, tutumların değişimi, davranışların değişimi karakter ile ilgilidir ki gerçekleştirilmesi kaderi de değiştirecektir. 
 

3. Değişim sözü, öğrenme ifadesini ve bir başka hususu daha gerektirir. Değişmek yeterli değildir, aynı zamanda değiştirmek de gereklidir. Yalnızca sizin aydınlanmanız yetmez. Etrafınızda aydınlatan bir ışık kaynağı haline gelebilmeniz gerekir. 
 

4. Bu da yeterli değildir.Öğrenmeyi bir yolculuk sayan, değişebilmeyi en yüksek bir meziyet olarak gören, etrafına duyarlı ve onların ilerlemesinde kendisinde sorumluluk, görev gören insanların birlikte bir takım halinde öğrenebilmeyi başarabilmesi gerekmektedir. 
 

Saygıdeğer Genel Başkanımız 25 Mayıs 2008 tarihinde Ankara’da gerçekleştirdiğimiz 1. Olağan Genel Kurulumuz öncesindeki son Kurucular Kurulu toplantısında yaptıkları konuşmada şöyle dediler:  
 

1. Biz Müdafaa-i Hukukçuyuz her olayı bu gözle görmeli, duyduklarımızı bu esaslarla düşünmeli, değerlendirmeli ve bu esaslara uygun davranmalıyız. 
 

Bu bizim için bir yoldur. Bizim hayat tarzımızdır. 
 

2. Partimizin ortaya koyduğu esaslar, uygulamalar, kurallar kişisel hesap ve beklentilerin çok üzerinde olması sebebiyle doğru algılanmalıdır; kişisellikten arındırılmış olarak anlaşılmalı ve uygulanmalıdır. 
 

3. Müdafaa-i Hukuk Gücü, parada, silahta vs.de değil, ulusumuzun yüksek niteliklerinin canlandırılmasında, Milli Ruhumuzda bulunmaktadır. 
 

4. Emperyalizm, bizim yolumuzdaki en büyük engeldir, tek rakiptir. Bu, Türk Milletinin gerçek eğitimlerine ulaşmasına engel olduğu için rakiptir. Bu rakiple mücadele için gereken güç ulusumuzun kolektif bilinçaltında yer almaktadır.  Bu gücün ortaya çıkışı Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi öncülüğünde tüm insanlığı gerçek ideallerine kavuşturabilecek bir olgu niteliğindedir. 
 

Yüce Atatürk, 1923 yılında, “Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak,önce kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizde gösterelim; bilelim ki, milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdırlar.”Demiştir. 
 

Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta şudur. Bir şeyi değiştirmek istiyorsanız, önce kendinizi değiştirmeniz gerekir. Bunun için de başlangıç noktası sizin dışınızda değil, içinizdedir: Zihniniz, düşünceleriniz, tutumlarınız, davranışlarınız, değerleriniz, inançlarınız, hatta kimliğiniz, kendinizi nasıl tanımladığınız, her şeyin başlangıç noktasıdır.  
 

Bu bir insan, bir dernek, bir parti, bir ulus, için de geçerlidir.  
 

Parti Programımızda Düşünce ve hayat tarzımız başlığında yer alan Yüce Atatürk ün 1937 yılında söylediği şu sözler:

a- Türk çocuğunun kafasını, fıtri yaradılışındaki dikkat ve itinaya göre oluşturmak.

Bu, cumhuriyetin sağlık düzeni ile ilgilidir.

b- Güzel korunan, Türk kafa ve zekâsını açmak, yaymak, genişletmek.

Bu özellikle Kültür Bakanlığı’nın (Milli Eğitim Bakanlığı’nın) görevidir.

c- Bir taraftan da, Türk kafalarındaki kabiliyetleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç zorlamadan, tabi bir tarzda ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.

Bu değişimin nasıl gerçekleştirileciğinin en doğru yöntemlerini ifade eder.  
 

Dünyayı değiştirmek için ülkemizi geliştirmemiz, ülkemizi değiştirmek için partimizi geliştirmemiz, ğartimizi geliştirmemiz için kendimizi değiştirebilmemiz gerekir.  
 

Değişmek, Öğrenmek demektir. 
 

Müdafaa-i Hukukçular bunu başaracaktır. 
 

Neden? Çünkü şuurlu ve özgüvenlisiniz. Bu şuurun sonucunda vicdanlı, ahlaklı ve erdemlisiniz. Şuurlusunuz, varlığınızın farkındasınız çevrenizde olup bitenlerin farkındasınız ve bunları ancak kendi azim ve kararınızla değiştirebileceğinizin bilincindesiniz. 
 

Vicdanlısınız, davranış ve eylemleriniz hakkında bir yargıda bulunabiliyorsunuz.  
 

Davranış ve eylemlerinizin ahlaki değerlerinize uygun olup olmadığını ölçebiliyorsunuz. 
 

Onun için Hukuku savunuyorsunuz, onun için yıllardan beri türlü feragat ve fedakârlıkla Parti faaliyetlerine katılıyorsunuz. 
 

Ve sonuna kadar da katılacaksınız. Bu sizi kendinizle barışık tutuyor. Paylaşma ve Dayanışma isteğinizi tatmin ediyor. 
 

Ahlaklısınız, çünkü bildiğiniz gibi ahlakta güçlük, doğruyu bilmekten çok, doğruyu yapmaktır. 
 

İçinden geçmekte olduğumuz ortamı ve bu ortamın insanlara yüklediği sorumluluğu bilmeyen yığınlara rağmen siz buradasınız ve burada kalmaya devam edeceksiniz. 
 

Cesaret, dayanıklılık, sabır, bilgelik, aydınlatma, özgürlük, ölçülü davranma hasletlerinin abidelerisiniz. Bundan dolayı da erdemlisiniz. 
 

Çünkü bunlar gerçekte ahlaklı kişinin yürek ve akıl gücünü, davranışları ve eylemleriyle erdeme dönüştürdüğü özellikleridir. 
 

Bunun için; Tarihi siz yazacaksınız ve tarih de sizi yazacak.