KÜRESELLEŞME VE NEO LİBERALİZİM SÜRECİNDE

    TÜRKİYE’NİN İZLEDİĞİ TARIM VE HAYVANCILIK POLİTİKALARI VE SONUÇLARI 
     

Dr. Celal Özcan

MHHP Genel Başkan Yardımcısı 
 

Tarım sektörü, Türkiye‘nin sosyolojik ve ekonomik yapısı içerisinde önemli yer tutan, kırsal alanın hemen tek ekonomik getiri kaynağı olan, doyuran - barındıran bir sektördür. Buna karşın, sektörün son yıllarda sürekli kan kaybettiği, iç ticaret hadlerinin korkunç bir şekilde tarım aleyhine geliştiği, sektörün genelinde üretim artışlarının nüfus artış hızının gerisinde kaldığı, çoğu alt sektörde üretimde geriye gidişlerin yaşandığı, kırsal yoksulluğun dayanılmaz boyutlara ulaştığı bilinmektedir.

Kuşkusuz, doğal ve ekolojik kaynakları bakımından oldukça şanslı, biyoçeşitlilik açısından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olan Türkiye‘nin hiç de hak etmediği bu yapı, kendiliğinden doğmamıştır. IMF ve Dünya Bankası odaklı politikaların yıkıcı etkileri sonucu,  tarım sektörü çöküş noktasına getirilmiştir.

Türk tarımının sorunlarının ve çözüm yollarının belirlendiği II. Tarım Şurası 29 Kasım - 1 Aralık 2004 tarihleri arasında ilgili kamu kuruluşlarının, üniversitelerin, yerel yönetimlerin, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının geniş katılımıyla Ankara’da gerçekleştirilmiştir.

Dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanı şura kararlarını açıklanırken amacın   “Türkiye AB’ye üyelik statüsü kazandığında, temel fonksiyon anlamında rekabet gücü yüksek ve sürdürülebilir üretim yapısına sahip bir tarım sektörünün oluşturulması” olduğunu açıklamışsa da; biz bu kararların AB’ye üyelik ütopyasına bağlı olmadan (içerisinde bazı hususların değiştirilerek) uygulamaya sokulmasının, Türkiye tarımı ve Türk insanının bekası ve geleceği için elzem olduğunu düşünmekteyiz.

Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi Programında geniş olarak yer verilen ve çözüm yolu olarak gösterilen Yeşil Devrim’le çözülecek sorunlarımızı kısmen de olsa tespit eden II. Tarım şurasında alınan önemli ve öncelikli kararlar aşağıdadır;

      1.      Doğal kaynakların envanterinin çıkarılması,

      2.      Doğal kaynakların erozyon, kirlenme ve yanlış kullanımı önleyici tedbirlerin alınması,

      3.      Gen kaynakları ve biyolojik çeşitliliğin korunması,

      4.      Mera ıslah çalışmalarının tamamlanması,

      5.      “Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu”nun çıkarılması,

      6.      Arazi kullanım planlarına uygun olarak mutlak tarım arazilerinin korunması,

      7.      Basınçlı sulamanın yaygınlaştırılması,

      8.      Toplulaştırma çalışmalarının hızlandırılması,

      9.      Tarım Havzalarının oluşturulması,

    10.      İşletme ölçeklerinin optimum düzeye getirilmesi,

    11.      Tarım-sanayi-pazar entegrasyonunun sağlanması,

    12.      Yüksek kaliteli tohumluk, fide ve fidan ihtiyacının öncelikle yurt içi üretimle karşılanması ve  kullanımının teşvik edilmesi,

    13.      Sözleşmeli üretiminin geliştirilmesi,

    14.      Sürdürülebilir üretim teknikleri ve biyolojik mücadele yöntemlerinin yaygınlaştırılması,

    15.      Et, süt ve su ürünlerinin kalite standartlarının belirlenmesi ve bu standartlara uygun üretiminin sağlanması,

    16.      İhtisas işletmelerinin özendirilmesi,

    17.      Hayvan sağlığı ve refahı için gerekli mevzuat düzenlemesinin yapılması, gelecek 10 yıl içerisinde hayvan hastalıkları ile ilgili kontrol ve eradikasyon programlarının tamamlanması,

    18.      Çiftlikten-sofraya gıda zincirinin incelenerek gıda güvenliğini sağlayacak mevzuat düzenlemesi ile uygulama yöntemlerinin belirlenmesi,

    19.      e-tarım ticaretinin geliştirilmesi,

    20.      Tarımsal desteklerin, tarımının yapısal problemlerinin çözümüne katkıda bulunacak şekilde düzenlenmesi,

    21.      Doğrudan gelir desteğinin tarımsal destekler içindeki payının azaltılarak sadece seçilen   belli ürünlerde çok amaçlı olarak uygulanması,

    22.      DTÖ kuralları çerçevesinde prim ödemelerinin maksimum düzeyde uygulanması ve gerektiğinde Fark Ödeme Sistemine dönüştürülmesi,

    23.      Hayvancılık desteklerinin artırılması ve sürekliliğinin sağlanması,

    24.      Uzun dönemde, örgütlü, ekonomik büyüklükte ve ileri teknolojiyi kullanan hayvancılık işletmelerinin oluşturulması,

    25.      Tarımsal desteklerin GSMH içerisindeki payının iki yıl içerisinde %2’ye yükseltilmesi ve daha sonra artırılması,

    26.      Tarım ürünleri sigortalarının ülke genelinde yaygınlaştırılması ve mal sigortalarının yanı sıra  can sigortalarının da geliştirilmesi,

    27.      Kırsal alanda yaşayanların girişimcilik yeteneklerinin artırılması,

    28.      Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yüklendiği yeni fonksiyonlar göz önüne alınarak yeniden adlandırılması,

    29.      Bakanlığa bağlı olarak “Kırsal Kalkınma Genel Müdürlüğü”nün kurulması,

    30.      Ulusal programda öngörüldüğü gibi, Bakanlık tarafından AB ölçütlerini  dikkate alarak  “Kırsal Kalkınma Stratejisinin” hazırlanması,

    31.      İlköğretim müfredatına “Tarım” dersinin konulmasının sağlanması,

    32.      Tarımsal öğretim ve araştırma alanında üniversite – bakanlık - özel sektör - sivil toplum örgütleri arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi,

    33.      Üretici örgütlenmesinin dağınık yapısının önlenmesi amacı ile kooperatiflerin bir ulusal birlik altında toplanması,

    34.      AB Ortak Tarım Politikasının gerektirdiği “Ödeme Kurumu” başta olmak üzere gerekli tüm idari yapıların tamamlanması,

    35.      AB ile müzakere sürecine hazırlık amacı ile Bakanlığın uzman kadrosunun güçlendirilmesi,

    36.      Dünya Ticaret Örgütü Doha müzakerelerine aktif katılım sağlanması ve hassas ve özel ürünler ile gıda güvenliği açısından önem taşıyan ürünlerimizin etkilenmesi önlenmelidir, 
     

Bu kararlar ışığında mevcut siyasi iktidarın söylediklerine ve yaptıklarına bir göz atılacak olursa; şura kararları ve dolayısıyla Türk tarımını hiç önemsemedikleri görülmektedir.

     

BUNLARIN GÖZÜNÜ AZDA DOYURMAZ, ÇOK DA DOYURMAZ. BUNLARIN GÖZÜNÜ ANCAK KARA TOPRAK DOYURUR.

(Sami Güçlü-Tarım Ve Köyişleri Bakanı-Ankara-Haziran 2003)

PANCARI BIRAK MEDENİYETE BAK

(Başbakan Recep Tayyip Erdoğan-28.2.2004-Burdur Mitingi)

AB’YE YÜK OLMAYA DEĞİL AB’DEN YÜK ALMAYA GELİYORUZ.

(Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN-10.12.2004-Brüksel)

BU MİLLET YATIP KALKIP ÇİFTÇİYE Mİ ÇALIŞACAK?

(Başbakan Recep Tayyip Erdoğan-28.11.2004-Erzurum)

Mevcut iktidar için destek yazıları, eleştiri yazılarından çok olan bir köşe yazarı;

“ Tarım alanındaki yıkım sürecini özetlemek, bütün diğer alanların halini de kestirmeden anlatmaya yeter: O hangi akıldır ki, Türkiye’nin en verimli tarım arazilerinin bulunduğu bölgeleri sanayiye ve imara açmıştır. Halen bu anlayış değişmiş de değildir. TOKİ bugün bile ovalarda betondan kibrit kutuları inşa etmeyi imarcılık zannetmektedir. Böyle bir tarım kıyımını ancak düşmanlarımız bize yaptırabilirdi ama biz kendi elimizle yaptık. Türkiye beton yığınına dönüştürüldü. Dünyanın en yüksek betonlaşma oranı Türkiye’dedir. Amerika da yollar ve köprüler  de dahil olmak üzere beton kullanımı yüzde 2, Türkiye’de ise yüzde 95’in üzerindedir” diyerek mevcut iktidarın tarımda yaptıklarını ve tarıma verdikleri (aslında vermedikleri) önemi  özetlemektedir.

Aslında tarımdaki bu yıkımın asıl nedeni, ülkemiz yöneticilerinin, istikrar paketi adı altında, IMF’nin hazırlamış olduğu ve daha önce kabul ettiremediği hususları da içeren ekonomik programı 24 Ocak 1980 yılında kamuoyuna açıklayarak, Türkiye’yi tek taraflı olarak küresel sermayeye açmış olmalarıdır. Mevcut iktidar da bu uygulamalara tüy dikmiştir.

O tarihten itibaren, IMF programlarını sürdüren hükümetler, 1998 yılında ise konvertibiliteye geçerek küresel sermaye ve onun temsilcisi olan IMF ile bir milat yaratmışlardır.

Ülkemiz ekonomisi ve buna ilişkin diğer kurumlarda, uluslararası sermayece verilen rol gereği Neo Liberal şartlar oluşturulmaya başlanmıştır.

      Bu şartlar (Ökte, E.Z. Konferans Notları, 2008) şöyle ifade edilmektedir:

  1. Uluslar arası ve yerli finans hareketleri için, hareket serbestliği ve getiri sağlamak,
  2. Ülkeyi ( işgücü piyasalarını kuralsızlaştırma ve esnekleştirme yöntemi ile ) ucuz işgücü deposu yapmak ve katma değeri düşük işlerde uzmanlaştırarak, sanayimizi uluslararası sanayinin taşeronu haline getirmek, yani marabalaştırmak,
  3. Üretimde ithal mal tüketilmesini teşvik ederek, ithalat cenneti yaratmak,
  4. Kamu hizmetlerini özelleştirerek vatandaşı müşteri, kamu personelini ticaret erbabı haline getirip, yabancı sermayeyi teşvik ederek ülkeye getirmektir,
  5. İyi Yönetişim kavramı ile stratejik karaları, demokratik denetim dışına çıkararak, devleti yeni bir yapıya dönüştürmek.
 
 

     Bu şartları oluşturmak için bir anlamda ülkemize bakan (Kemal DERVİŞ) dahi tayin eden küresel sermaye, Türk ekonomisi ve dolayısıyla Türk tarımını altından kalkılamayacak yüklerin altına sokmuştur. Bunlara bir göz atılacak olursa;

Türk tarımının uluslararası taahhütlerden kaynaklanan sorunları: 
 

1- IMF' ye Verilen Taahhütler 
 

1999 yılı sonunda ülkemizde, kamu finansman açığı ve aşırı iç ve dış borçla ortaya çıkan mali bunalım sonucunda, IMF ve Dünya Bankası kaynaklarına başvurulmuştur. Ülkenin bütçe sorunlarını çözmek için başvurulan bu kuruluşlar verecekleri krediler karşılığında Türkiye’ den bir takım isteklerde bulunmuşlardır.  
 

IMF ve Dünya Bankası politikaları olarak adlandırılan bu politikaların uygulanması sürecinde en büyük bedeli ise tarım sektörü ödemiştir. 9 Aralık 1999 tarihinde IMF’ ye verilen niyet mektubunun 40. maddesiyle tarım sektörümüzün destekleme sistemi tamamen değişmiş ve yeni bir döneme girilmiştir.  
 

Buna göre var olan destekleme politikaları kademeli olarak kaldırılarak yerine 2000 yılından itibaren Doğrudan Gelir Desteği sistemi getirilmiştir. TMO’nun görev değişikliği, küçülmesi, devlet adına destekleme alımı yapmayacağı ve bir müdahale kurumuna dönüştürüleceği de verilen niyet mektupları ile hükme bağlanmıştır.  
 

Yine tütün ve şeker yasaları bu niyet mektuplarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. TEKEL ve Şeker Fabrikaları özelleştirme kapsamına alınmış ve bu ürünlerde destekleme alımı kaldırılmıştır. Bu gün itibariyle de TEKEL’in özelleştirilmesi bitmiş, şeker fabrikalarının özelleştirilme çalışmaları sürdürülmektedir. 
 

Bu arada IMF taahhütlerinin yerine getirilmesinde yardımcı kuruluş Dünya Bankası, Tarım Reformu Uygulama Projesi ile DGD ve çiftçi kaydını yönlendirirken, tütün ve fındıkta üretim fazlalığımız olduğu gerekçesiyle alternatif ürün projesinin uygulamaya konulmasını istemiş ve bu proje uygulamaya konulmuştur.  
 

Ülkenin tarımsal profili çıkarılmadan dışarıdan empoze edilen bu projeler, Türk tarımının her yıl biraz daha çöküşüne sebep olmuştur.  
 

Son yıllarda, ekonominin düzeldiği, sektörlerin büyüdüğü söylenmekle beraber, toparlanamayan sektörlerin başında tarım sektörü gelmektedir.  
 

Halen tarım adına oluşturulmaya çalışılan politikalar IMF’ ye verilen taahhütlerle kısıtlanmaktadır. 
 

2-AB Ortak Tarım Politikası’na Uyum 
 

Adaylık sürecinde tarım sektörüne ilişkin uyum çalışmaları, AB müktesebatının

üstlenilmesinde en kapsamlı ve üzerinde en fazla zorluk oluşturacak konuları içermektedir. Yaklaşık 120.000 sayfadan oluşan “ Birlik Müktesebatı”nın yarısını oluşturan tarım konuları, oldukça karmaşık mevzuat ve uygulamalardan oluşmaktadır. Tarım alanında Türkiye-AB ilişkilerinde en öncelikli konu, Türk tarımının Ortak Tarım Politikasına (OTP) uyumudur. Ancak,  AB sistemine uygun yeterli bir altyapı oluşturulmadan, Ortak Tarım Politikası’nın ülkemizde uygulanması mümkün olamayacaktır. 
 

Türkiye ile AB’ nin tarım sektörleri kıyaslandığında Türkiye’ de kırsal kesimde yaşayan nüfus, tarımsal istihdamın toplam istihdam içindeki payı, işletmelerin ölçekleri, teknoloji kullanımı, tarım sektöründe teşkilatlanma, verimlilik ve kalite standartları, bitki ve hayvan sağlığı şartları, istatistik veri tabanları, çiftçi, arazi ve hayvan kayıt sistemleri ve idari yapılanmalar bakımından farklılıklar ortaya çıkmaktadır.  
 

Kendi tarımına AB’nin yaptığı destek ise farkın açılmasında en büyük etkendir. AB’nin Türk tarımının rekabet gücünün arttırılması için destek vermeyeceği,Türkiye’yi stok fazlası kendi tarım ürünleri için pazar haline getirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. 
 

AB Konseyi’ nin 17 Aralık 2004 tarihli Zirve Bildirisi’nde, tarımla ilgili konu 23. Maddede zikredilmektedir. Bu maddede ifade edildiğine göre , tarım konularında uzun süreli geçiş dönemleri, derogasyonlar (kalıcı kısıtlamalar), özel uygulamalar veya daimi koruma tedbirleri gerekli görülürse konulabilecektir. Diğer bir deyişle Türkiye’ ye diğer AB’ ye üye ülkelerden farklı olarak tarımla ilgili kalıcı kısıtlamalar getirilebilecektir. 
 

Bu tedbirler, AB’ye üye ülkelerin tarımını korumak için, Türkiye'nin üyeliği halinde uygulanacaktır. Aslında tam üyeliğimize kadar yapısal fonlardan veya tarım desteklerinden faydalanmak mümkün değildir. Üyelik öncesinde Türkiye' ye, daha önce yeni üye olan ülkelere uygulanan, "Tarımsal ve Kırsal Kalkınma için Özel Eylem Programı" veya "Mali Yardım Programı-Katılım Öncesi Enstrümanı" uygulanacaktır. Bu programlar kapsamında Türkiye' ye ne kadar kaynak verileceği henüz belli değildir. Bu kaynaklar aday ülkenin "kurumsal yapılarını AB' ye uyumlu hale getirebilmesi" amacıyla, daha çok danışmanlık ve teknik yardım temelinde olacaktır. 
 

Bu maddenin asıl amacı, AB’ nin Türkiye' ye üyeliği halinde dahi fazla kaynak aktarmak istememesidir.  
 

Halen AB bütçesinin kabaca %50 kadarı tarım desteklerine, %40 kadarı da yapısal fonlara gitmektedir. Bu iki kaynaktan Türkiye' ye üyeliğimiz halinde pay ayrılmaz veya çok az bir pay ayrılırsa, tarımsal altyapımızı iyileştirme ve üreticilerin AB üyesi ülke çiftçileri ile serbest pazarda rekabet edebilme şansı çok az olacaktır. 
 

Görünen o ki, üyelik durumunda dahi, Türkiye’ye ya hiç doğrudan ödeme vermeme ya da çok daha az bir kaynak verme düşüncesindedirler. 
 

Bunlara ilave olarak, tam üye olduğumuzda ülkemizi en çok etkileyecek sınırlamalar, hayvan sağlığı, veterinerlik, sınır kontrol noktaları ve gıda güvenliği konularında olacaktır. Bilindiği üzere ülkemizde başta şap hastalığı olmak üzere AB ülkelerinde bulunmayan diğer birçok hayvan hastalığı bulunmaktadır.  
 

AB, bu hastalıkları kontrol altına alamadığımız sürece, üye ülkelere canlı hayvan ve hayvan orijinli gıdaların satılmasına ya da bu ürünlerin serbest dolaşımına izin vermeyecektir. Zira AB’li uzmanlar, veterinerlik konusunun kendileri için en az Kopenhag Kriterleri kadar önemli olduğunu beyan etmektedirler. Bugün bile bu standartları AB'nin istediği seviyelere getiremediğimiz takdirde, AB'ye bitkisel ve hayvansal orijinli ürün ve gıda satmamız mümkün olmamaktadır.  
 

Üye olmamız halinde de bu standartları yerine getiremeyen tesislerin ürünleri AB kapılarından geçemeyecektir. Yani, Türkiye AB ülkelerine pazar durumuna getirilirken, Türkiye’den AB’ye canlı hayvan ve hayvansal ürün ihracatı kısıtlanacaktır.

Söz konusu 17 Aralık 2004 tarihli karar, Haziran 2005 tarihli “Müzakere Çerçeve Belgesi” ile de teyit edilmiştir. 
 

Tüm bunlardan anlaşılan, AB’ye üyelik sürecinde Türk çiftçisinin desteklenmesi için AB’den Türkiye’ye kaynak aktarılmayacağıdır. Eski üyelerden İspanya, Portekiz, Yunanistan ve yeni üye olan 12 ülke AB’nin çeşitli fonlarından faydalanmışlar ve tarım sektörlerini AB ile bütünleştirmişlerdir.  
 

Hiçbir ülkeye dayatılmayan şartlar, AB tarafından sadece Türkiye’ye dayatılmıştır. 
 

Ayrıca, T.C. Tarım Bakanlığı, AB’nin tarımla ilgili müktesebatına uyum çalışmalarında yetersiz kalmış, özellikle son iki yılda, kayda değer önemli bir ilerleme sağlayamamıştır. 
 

Bütün bu değerlendirmelerden şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: AB’ye üyelik durumunda Türk çiftçisi yeni imkânlar elde edebileceği gibi yeni ve büyük risklerle de karşı karşıya kalacaktır.  
 

3- DTÖ Çerçeve Anlaşması’ nın Türk Tarımına Muhtemel Etkileri 
 

1948 de yürürlüğe giren Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) çerçevesinde organize edilen görüşmelerden en uzunu olan “Uruguay Turu” görüşmelerinde, dünya tarım ticaretinin serbestleşmesi konusu ilk defa geniş kapsamlı olarak ele alınmıştır. 1986-1993 yılları arasında yapılan Uruguay Turu sonucunda varılan anlaşmalardan biri olan Tarım Anlaşması’na (URTA) göre, taraf ülkeler, tarımsal destekleri ve korumaları önemli ölçüde azaltma konusunda anlaşmışlardır. 
 

Tarım ürünleri ticaretinin serbestleşmesinin önündeki engeller üç grupta toplanmaktadır. Bunlar, pazara giriş engelleri olan ithalatta tarife ve tarife dışı engeller, iç destekler ve ihracat sübvansiyonlarıdır. 
 

URTA tarafından ticareti engelleyen uygulamalara getirilen bağlayıcı kurallardan en önemlisi, tarife dışı ticaret engellerinin yasaklanmasıdır. Ayrıca bazı tarife dışı önlemler tarifeye dönüştürülmüştür. Tarife dışı vergilerin, tarifeye dönüştürülmesinin yanı sıra, bütün ithalat tarifeleri için bir üst sınır getirilmesi ile mevcut olan ve yeni belirlenen bütün tarifelerde indirime gidilmesi, DTÖ tarafından benimsenmiştir. 
 

DTÖ’ ye üye ülkeler, tarımsal destekleri ve korumaları önemli ölçüde azaltma konusunda da anlaşmışlardır. Buna göre, taraf ülkeler, dış ticarette olumsuz etkisi olan ulusal destekleme politikalarına sınırlama getirmeyi benimsemişlerdir. 
 

URTA, tarım ticaretinde ihracat sübvansiyonlarının kullanımına da kısıtlama getirmiştir. Uruguay Turu müzakerelerinden sonra varılan anlaşma sonucunda, 1995 yılında yürürlüğe giren DTÖ Tarım Anlaşması’nın 20. maddesi, 1999-2000 döneminde yeni bir müzakere döneminin başlatılmasını öngörmüştür. 9-13 Kasım 2001 tarihinde Katar’ın Doha şehrinde düzenlenen DTÖ Bakanlar Toplantısı’nda, dünya ticaret müzakerelerinin yeniden başlatılması kararlaştırılmıştır.  
 

Doha Toplantısı’nı, 2003 yılında Meksika’nın Cancun şehrinde ve 2004 yılında da Cenevre’de yapılan müzakereler izlemiştir. Yeni dönem müzakereler, “Doha Ticaret Müzakereleri” adıyla anılmaktadır. 2004 Cenevre toplantısında, müzakerelere temel oluşturacak bir “Çerçeve Metin” hazırlanarak kabul edilmiştir.  
 

Daha sonra, detaylı sonuç metni hazırlanarak, bunun 2005 yılında Hong Kong’ da düzenlenecek DTÖ Bakanlar Toplantısı’nda kabul edilmesi ve yürürlüğe konulması planlanmıştır. Cenevre’de yayınlanan çerçeve metnine göre alınan kararlar, uluslararası ticaretin daha fazla serbestleşmesini amaçlamaktadır. Bu metin ana hatlarıyla, iç desteklerde yapılacak indirimi, ihracat sübvansiyonlarının kaldırılmasını ve ithalat tarifelerinde yüksek oranda indirimleri içermektedir.  
 

Türkiye açısından, bunların sonuçları incelendiğinde, iç desteklerde, asgari muafiyet sınırının (de Minimis) %10’ dan, %5’ e indirilmesinin, Türk tarımının desteklenmesinde önemli bir kısıtlayıcı faktör olduğu görülür. Özellikle son yıllarda pamuk, zeytinyağı ve yağlı tohumlara verilen prim desteklerini sürdürme imkânı bile zorlaşacaktır. 
 

Diğer taraftan tarifelerdeki indirim, düşük oranlarda ve uzun süreye yayılmış olsa bile, üretimimizde ciddi tahribatlara sebep olabilecektir.  
 

Türkiye, başta kırmızı et olmak üzere, beyaz et, süt ürünleri, şeker, pirinç, ayçiçeği, buğday, arpa, tütün ve diğer birçok üründe yüksek ithalat vergileri ile kendi üretimini korumaktadır. Mesela, bu oran kırmızı ette %225’tir. Bunun %35 oranında düşürülmesi, hayvancılığımız için bir yıkıma sebep olabilecektir.  
 

4-AB ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması  
 

31.12.1995 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Gümrük birliği en dar tanımıyla taraflar arasında gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları ile bunlara eş etkili tedbirlerin kaldırılması ve üçüncü ülkelerden yapılacak dışalımda ortak bir gümrük tarifesi uygulanması anlamını taşımaktadır.

AB ile Türkiye arasında yapılan GB Anlaşmasında esasen temel tarım ürünleri kapsam dışında bırakılırken, bünyesinde şeker, hububat, süt bulunduran işlenmiş tarım ürünleri (çikolata, şekerleme, çocuk mamaları, bisküvi, pasta, makarna, dondurma gibi) Anlaşma kapsamına dahil edilmiştir. Bu üç ürün grubu, AB‘nin kendine yeterlilik oranının en fazla aşıldığı ve bu nedenle FEOGA fonlarının % 40‘ından fazlasının ayrıldığı ürünlerden oluşmaktadır. Böylelikle AB‘nin üretim ve rekabet üstünlüğüne ve net fazlaya sahip olduğu ürünleri GB‘ne sokularak, 60 milyonluk bir pazardan yararlanma amaçlanmıştır.

Buna karşılık Türkiye‘nin doğal koşullarının kendisine belli bir üstünlük sağladığı başta domates-salça konservesi olmak üzere meyve-sebze-su konserveleri kapsam dışında bırakılmıştır. Bu kapsam belirleme, bir zamanların ünlü "onlar ortak biz pazar" sloganını anımsatacak derecede çarpıcıdır.

Türkiye‘nin çıkarlarına açıkça aykırı olan bu kapsam belirleme, beklenen etkilerini göstermekte gecikmemiştir. 1994-95 yılları ile bu yılların ortalamasının, GB‘nin uygulamaya konulduğu ilk yıl olan 1996 yılı Türkiye tarımsal ürünler dışalım ve dışsatım rakamları ile karşılaştırılması göstermektedir ki; dönem içerisinde 01-24 fasıllar arasında yer alan ürünlerde AB‘den yapılan dışalım % 39 oranında artarken, AB‘ne yapılan dışsatım % 2 oranında azalmıştır.

Türkiye‘nin dış ticaretinin dışalım ve dışsatımının yarısına yakın bir bölümü AB ile gerçekleştirilmektedir. GB uygulamasının başlaması, AB-Türkiye dış ticaret dengelerinin de hızla Türkiye aleyhine bozulmasına neden olmuştur. Uygulamanın başladığı ilk yılda Türkiye‘nin AB‘den yaptığı dışalım % 33 oranında artarken, AB‘ye olan dışsatımda önemli bir değişiklik gözlenmemiştir. Bu gelişmenin sürekli bir durum kazanması, Türkiye‘nin zaten önemli açıkları bulunan dış ticaretinde tablonun giderek kötüleşmesine neden olacaktır.

Artık tarım politikalarının belirlenmesinde, içsel etkenler önemini yitirmiştir. Süreç, dünya ticaret örgütü‘nce yönlendirilmektedir.

Tarım politikalarını biçimlendiren içsel etkenler tarım ürünlerinin fiyatları, üretici gelirleri, tüketicilerin ödedikleri gıda fiyatları düzeyi, kamu bütçesinden tarıma ayrılan kaynaklar ve tarımın gayri safi milli hasılaya olan katkısıdır.

Ulusal tarım politikaları biçimlenirken, yukarıda sayılan çeşitli etmenlerin değişiminden çıkarları değişen kesimler, süreci kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek için mücadele ederler. Farklı olmakla birlikte tümü ulusal çıkarları temsil eden tarafların mücadelesinin sonuçları, tarım politikalarını belirler.

Ancak şu açıktır ki, içsel etkenler Türkiye‘de tarım politikalarını belirleme güçlerini yitirmişlerdir. Artık azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin asıl aktörlerin yanında figüran olarak rol aldıkları uzun pazarlıklar sonucunda belirlenen uluslarüstü tarım politikaları, ulusal tarım politikalarının çerçevesini çizmektedir. Bu doğrultuda, çok farklı sorunlara sahip olan ve doğal olarak bunlara yönelik çözümler üretmesi gereken ulusal tarım politikaları, Atlantik‘in her iki yakasındaki (ABD ve AB) aşkın tarımsal üretim kapasitesi ve bunun pazarlanma sorunlarına odaklandırılmaktadır. 
Bu genel düzlem içerisinde, Türkiye ulusal tarım politikası üzerindeki en önemli sınırlayıcılar Avrupa Birliği AB ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) Uruguay Turu sonuçlarıdır.

Bugün Türkiye tarımının AB ve ABD tarım politikaları ile aynı araçları kullanması gerektiği, yoğun olarak savunulmaktadır. Ancak düz bir mantık yürütme ile dahi, bu savın geçersizliği ortaya çıkmaktadır: ortak çözümler ancak benzer problemlere uygulandığında başarılı sonuçlar verebilir. Farklı problemler farklı çözümlere ve dolayısıyla farklı çözüm yollarına gereksinim gösterir.

Günümüzde hem AB hem de ABD tarımları, tarımsal altyapı ve üretim sorunları bulunmayan, nüfuslarının % 5‘ler düzeyinin tarım alanında istihdam edildiği, kırsal gelir eksikliği sorunu bulunmayan ülkeler/ülke gruplarıdır. Çözüm aradıkları ana sorunları ise, aşkın tarımsal üretim kapasitelerini pazarlayacak pazarları genişletmek ve yeni pazarlar bulmaktır. Bu hedef aynı zamanda, bu iki ana aktörce biçimlendirilen uluslar üstü tarım politikalarının da ana çerçevesini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, küresel düzenin dayattığı "yeni" tarımsal politikaların, aralarında Türkiye‘nin de bulunduğu azgelişmiş/ gelişmekte olan ülkeler için uygun çözümler getirmediği gibi yıkım olduğu açıktır.