|
|
|
KÜRESELLEŞME VE NEO LİBERALİZİM SÜRECİNDE
TÜRKİYE’NİN İZLEDİĞİ TARIM VE HAYVANCILIK POLİTİKALARI
VE SONUÇLARI Dr. Celal Özcan MHHP
Genel Başkan Yardımcısı Tarım sektörü, Türkiye‘nin sosyolojik ve ekonomik yapısı içerisinde önemli yer tutan, kırsal alanın hemen tek ekonomik getiri kaynağı olan, doyuran - barındıran bir sektördür. Buna karşın, sektörün son yıllarda sürekli kan kaybettiği, iç ticaret hadlerinin korkunç bir şekilde tarım aleyhine geliştiği, sektörün genelinde üretim artışlarının nüfus artış hızının gerisinde kaldığı, çoğu alt sektörde üretimde geriye gidişlerin yaşandığı, kırsal yoksulluğun dayanılmaz boyutlara ulaştığı bilinmektedir. Kuşkusuz, doğal ve ekolojik kaynakları bakımından oldukça şanslı, biyoçeşitlilik açısından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olan Türkiye‘nin hiç de hak etmediği bu yapı, kendiliğinden doğmamıştır. IMF ve Dünya Bankası odaklı politikaların yıkıcı etkileri sonucu, tarım sektörü çöküş noktasına getirilmiştir. Türk tarımının sorunlarının ve çözüm yollarının belirlendiği II. Tarım Şurası 29 Kasım - 1 Aralık 2004 tarihleri arasında ilgili kamu kuruluşlarının, üniversitelerin, yerel yönetimlerin, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının geniş katılımıyla Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanı şura kararlarını açıklanırken amacın “Türkiye AB’ye üyelik statüsü kazandığında, temel fonksiyon anlamında rekabet gücü yüksek ve sürdürülebilir üretim yapısına sahip bir tarım sektörünün oluşturulması” olduğunu açıklamışsa da; biz bu kararların AB’ye üyelik ütopyasına bağlı olmadan (içerisinde bazı hususların değiştirilerek) uygulamaya sokulmasının, Türkiye tarımı ve Türk insanının bekası ve geleceği için elzem olduğunu düşünmekteyiz. Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi Programında geniş olarak yer verilen ve çözüm yolu olarak gösterilen Yeşil Devrim’le çözülecek sorunlarımızı kısmen de olsa tespit eden II. Tarım şurasında alınan önemli ve öncelikli kararlar aşağıdadır; 1. Doğal kaynakların envanterinin çıkarılması, 2. Doğal kaynakların erozyon, kirlenme ve yanlış kullanımı önleyici tedbirlerin alınması, 3. Gen kaynakları ve biyolojik çeşitliliğin korunması, 4. Mera ıslah çalışmalarının tamamlanması, 5. “Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu”nun çıkarılması, 6. Arazi kullanım planlarına uygun olarak mutlak tarım arazilerinin korunması, 7. Basınçlı sulamanın yaygınlaştırılması, 8. Toplulaştırma çalışmalarının hızlandırılması, 9. Tarım Havzalarının oluşturulması, 10. İşletme ölçeklerinin optimum düzeye getirilmesi, 11. Tarım-sanayi-pazar entegrasyonunun sağlanması, 12. Yüksek kaliteli tohumluk, fide ve fidan ihtiyacının öncelikle yurt içi üretimle karşılanması ve kullanımının teşvik edilmesi, 13. Sözleşmeli üretiminin geliştirilmesi, 14. Sürdürülebilir üretim teknikleri ve biyolojik mücadele yöntemlerinin yaygınlaştırılması, 15. Et, süt ve su ürünlerinin kalite standartlarının belirlenmesi ve bu standartlara uygun üretiminin sağlanması, 16. İhtisas işletmelerinin özendirilmesi, 17. Hayvan sağlığı ve refahı için gerekli mevzuat düzenlemesinin yapılması, gelecek 10 yıl içerisinde hayvan hastalıkları ile ilgili kontrol ve eradikasyon programlarının tamamlanması, 18. Çiftlikten-sofraya gıda zincirinin incelenerek gıda güvenliğini sağlayacak mevzuat düzenlemesi ile uygulama yöntemlerinin belirlenmesi, 19. e-tarım ticaretinin geliştirilmesi, 20. Tarımsal desteklerin, tarımının yapısal problemlerinin çözümüne katkıda bulunacak şekilde düzenlenmesi, 21. Doğrudan gelir desteğinin tarımsal destekler içindeki payının azaltılarak sadece seçilen belli ürünlerde çok amaçlı olarak uygulanması, 22. DTÖ kuralları çerçevesinde prim ödemelerinin maksimum düzeyde uygulanması ve gerektiğinde Fark Ödeme Sistemine dönüştürülmesi, 23. Hayvancılık desteklerinin artırılması ve sürekliliğinin sağlanması, 24. Uzun dönemde, örgütlü, ekonomik büyüklükte ve ileri teknolojiyi kullanan hayvancılık işletmelerinin oluşturulması, 25. Tarımsal desteklerin GSMH içerisindeki payının iki yıl içerisinde %2’ye yükseltilmesi ve daha sonra artırılması, 26. Tarım ürünleri sigortalarının ülke genelinde yaygınlaştırılması ve mal sigortalarının yanı sıra can sigortalarının da geliştirilmesi, 27. Kırsal alanda yaşayanların girişimcilik yeteneklerinin artırılması, 28. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yüklendiği yeni fonksiyonlar göz önüne alınarak yeniden adlandırılması, 29. Bakanlığa bağlı olarak “Kırsal Kalkınma Genel Müdürlüğü”nün kurulması, 30. Ulusal programda öngörüldüğü gibi, Bakanlık tarafından AB ölçütlerini dikkate alarak “Kırsal Kalkınma Stratejisinin” hazırlanması, 31. İlköğretim müfredatına “Tarım” dersinin konulmasının sağlanması, 32. Tarımsal öğretim ve araştırma alanında üniversite – bakanlık - özel sektör - sivil toplum örgütleri arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi, 33. Üretici örgütlenmesinin dağınık yapısının önlenmesi amacı ile kooperatiflerin bir ulusal birlik altında toplanması, 34. AB Ortak Tarım Politikasının gerektirdiği “Ödeme Kurumu” başta olmak üzere gerekli tüm idari yapıların tamamlanması, 35. AB ile müzakere sürecine hazırlık amacı ile Bakanlığın uzman kadrosunun güçlendirilmesi,
36.
Dünya Ticaret Örgütü Doha müzakerelerine aktif katılım
sağlanması ve hassas ve özel ürünler ile gıda güvenliği
açısından önem taşıyan ürünlerimizin etkilenmesi
önlenmelidir, Bu kararlar ışığında mevcut siyasi iktidarın söylediklerine ve yaptıklarına bir göz atılacak olursa; şura kararları ve dolayısıyla Türk tarımını hiç önemsemedikleri görülmektedir.
BUNLARIN GÖZÜNÜ AZDA DOYURMAZ, ÇOK DA DOYURMAZ. BUNLARIN GÖZÜNÜ ANCAK KARA TOPRAK DOYURUR. (Sami Güçlü-Tarım Ve Köyişleri Bakanı-Ankara-Haziran 2003) PANCARI BIRAK MEDENİYETE BAK (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan-28.2.2004-Burdur Mitingi) AB’YE YÜK OLMAYA DEĞİL AB’DEN YÜK ALMAYA GELİYORUZ. (Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN-10.12.2004-Brüksel) BU MİLLET YATIP KALKIP ÇİFTÇİYE Mİ ÇALIŞACAK? (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan-28.11.2004-Erzurum) Mevcut iktidar için destek yazıları, eleştiri yazılarından çok olan bir köşe yazarı; “ Tarım alanındaki yıkım sürecini özetlemek, bütün diğer alanların halini de kestirmeden anlatmaya yeter: O hangi akıldır ki, Türkiye’nin en verimli tarım arazilerinin bulunduğu bölgeleri sanayiye ve imara açmıştır. Halen bu anlayış değişmiş de değildir. TOKİ bugün bile ovalarda betondan kibrit kutuları inşa etmeyi imarcılık zannetmektedir. Böyle bir tarım kıyımını ancak düşmanlarımız bize yaptırabilirdi ama biz kendi elimizle yaptık. Türkiye beton yığınına dönüştürüldü. Dünyanın en yüksek betonlaşma oranı Türkiye’dedir. Amerika da yollar ve köprüler de dahil olmak üzere beton kullanımı yüzde 2, Türkiye’de ise yüzde 95’in üzerindedir” diyerek mevcut iktidarın tarımda yaptıklarını ve tarıma verdikleri (aslında vermedikleri) önemi özetlemektedir. Aslında tarımdaki bu yıkımın asıl nedeni, ülkemiz yöneticilerinin, istikrar paketi adı altında, IMF’nin hazırlamış olduğu ve daha önce kabul ettiremediği hususları da içeren ekonomik programı 24 Ocak 1980 yılında kamuoyuna açıklayarak, Türkiye’yi tek taraflı olarak küresel sermayeye açmış olmalarıdır. Mevcut iktidar da bu uygulamalara tüy dikmiştir. O tarihten itibaren, IMF programlarını sürdüren hükümetler, 1998 yılında ise konvertibiliteye geçerek küresel sermaye ve onun temsilcisi olan IMF ile bir milat yaratmışlardır. Ülkemiz ekonomisi ve buna ilişkin diğer kurumlarda, uluslararası sermayece verilen rol gereği Neo Liberal şartlar oluşturulmaya başlanmıştır. Bu şartlar (Ökte, E.Z. Konferans Notları, 2008) şöyle ifade edilmektedir:
Bu şartları oluşturmak için bir anlamda ülkemize bakan (Kemal DERVİŞ) dahi tayin eden küresel sermaye, Türk ekonomisi ve dolayısıyla Türk tarımını altından kalkılamayacak yüklerin altına sokmuştur. Bunlara bir göz atılacak olursa; Türk tarımının
uluslararası taahhütlerden kaynaklanan sorunları:
1- IMF' ye Verilen Taahhütler
1999 yılı sonunda ülkemizde, kamu finansman açığı ve aşırı
iç ve dış borçla ortaya çıkan mali bunalım sonucunda, IMF ve
Dünya Bankası kaynaklarına başvurulmuştur. Ülkenin bütçe
sorunlarını çözmek için başvurulan bu kuruluşlar verecekleri
krediler karşılığında Türkiye’ den bir takım isteklerde
bulunmuşlardır. IMF
ve Dünya Bankası politikaları olarak adlandırılan bu
politikaların uygulanması sürecinde en büyük bedeli ise
tarım sektörü ödemiştir. 9 Aralık 1999 tarihinde IMF’ ye
verilen niyet mektubunun 40. maddesiyle tarım sektörümüzün
destekleme sistemi tamamen değişmiş ve yeni bir döneme
girilmiştir.
Buna göre var olan destekleme politikaları kademeli olarak
kaldırılarak yerine 2000 yılından itibaren Doğrudan Gelir
Desteği sistemi getirilmiştir. TMO’nun görev değişikliği,
küçülmesi, devlet adına destekleme alımı yapmayacağı ve bir
müdahale kurumuna dönüştürüleceği de verilen niyet
mektupları ile hükme bağlanmıştır.
Yine tütün ve şeker yasaları bu niyet mektuplarının bir
sonucu olarak ortaya çıkmıştır. TEKEL ve Şeker Fabrikaları
özelleştirme kapsamına alınmış ve bu ürünlerde destekleme
alımı kaldırılmıştır. Bu gün itibariyle de TEKEL’in
özelleştirilmesi bitmiş, şeker fabrikalarının özelleştirilme
çalışmaları sürdürülmektedir. Bu
arada IMF taahhütlerinin yerine getirilmesinde yardımcı
kuruluş Dünya Bankası, Tarım Reformu Uygulama Projesi ile
DGD ve çiftçi kaydını yönlendirirken, tütün ve fındıkta
üretim fazlalığımız olduğu gerekçesiyle alternatif ürün
projesinin uygulamaya konulmasını istemiş ve bu proje
uygulamaya konulmuştur.
Ülkenin tarımsal profili çıkarılmadan dışarıdan empoze
edilen bu projeler, Türk tarımının her yıl biraz daha
çöküşüne sebep olmuştur.
Son
yıllarda, ekonominin düzeldiği, sektörlerin büyüdüğü
söylenmekle beraber, toparlanamayan sektörlerin başında
tarım sektörü gelmektedir.
Halen tarım adına oluşturulmaya çalışılan politikalar IMF’
ye verilen taahhütlerle kısıtlanmaktadır.
2-AB Ortak Tarım Politikası’na Uyum Adaylık sürecinde tarım sektörüne ilişkin uyum çalışmaları, AB müktesebatının
üstlenilmesinde en kapsamlı ve üzerinde en fazla zorluk
oluşturacak konuları içermektedir. Yaklaşık 120.000 sayfadan
oluşan “ Birlik Müktesebatı”nın yarısını oluşturan tarım
konuları, oldukça karmaşık mevzuat ve uygulamalardan
oluşmaktadır. Tarım alanında Türkiye-AB ilişkilerinde en
öncelikli konu, Türk tarımının Ortak Tarım Politikasına
(OTP) uyumudur. Ancak, AB sistemine uygun yeterli bir
altyapı oluşturulmadan, Ortak Tarım Politikası’nın ülkemizde
uygulanması mümkün olamayacaktır.
Türkiye ile AB’ nin tarım sektörleri kıyaslandığında
Türkiye’ de kırsal kesimde yaşayan nüfus, tarımsal
istihdamın toplam istihdam içindeki payı, işletmelerin
ölçekleri, teknoloji kullanımı, tarım sektöründe
teşkilatlanma, verimlilik ve kalite standartları, bitki ve
hayvan sağlığı şartları, istatistik veri tabanları, çiftçi,
arazi ve hayvan kayıt sistemleri ve idari yapılanmalar
bakımından farklılıklar ortaya çıkmaktadır.
Kendi tarımına AB’nin yaptığı destek ise farkın açılmasında
en büyük etkendir. AB’nin Türk tarımının rekabet gücünün
arttırılması için destek vermeyeceği,Türkiye’yi stok fazlası
kendi tarım ürünleri için pazar haline getirmeye çalıştığı
anlaşılmaktadır. AB
Konseyi’ nin 17 Aralık 2004 tarihli Zirve Bildirisi’nde,
tarımla ilgili konu 23. Maddede zikredilmektedir. Bu maddede
ifade edildiğine göre , tarım konularında uzun süreli geçiş
dönemleri, derogasyonlar (kalıcı kısıtlamalar), özel
uygulamalar veya daimi koruma tedbirleri gerekli görülürse
konulabilecektir. Diğer bir deyişle Türkiye’ ye diğer AB’ ye
üye ülkelerden farklı olarak tarımla ilgili kalıcı
kısıtlamalar getirilebilecektir. Bu
tedbirler, AB’ye üye ülkelerin tarımını korumak için,
Türkiye'nin üyeliği halinde uygulanacaktır. Aslında tam
üyeliğimize kadar yapısal fonlardan veya tarım
desteklerinden faydalanmak mümkün değildir. Üyelik öncesinde
Türkiye' ye, daha önce yeni üye olan ülkelere uygulanan,
"Tarımsal ve Kırsal Kalkınma için Özel Eylem Programı" veya
"Mali Yardım Programı-Katılım Öncesi Enstrümanı"
uygulanacaktır. Bu programlar kapsamında Türkiye' ye ne
kadar kaynak verileceği henüz belli değildir. Bu kaynaklar
aday ülkenin "kurumsal yapılarını AB' ye uyumlu hale
getirebilmesi" amacıyla, daha çok danışmanlık ve teknik
yardım temelinde olacaktır. Bu
maddenin asıl amacı, AB’ nin Türkiye' ye üyeliği halinde
dahi fazla kaynak aktarmak istememesidir.
Halen AB bütçesinin kabaca %50 kadarı tarım desteklerine,
%40 kadarı da yapısal fonlara gitmektedir. Bu iki kaynaktan
Türkiye' ye üyeliğimiz halinde pay ayrılmaz veya çok az bir
pay ayrılırsa, tarımsal altyapımızı iyileştirme ve
üreticilerin AB üyesi ülke çiftçileri ile serbest pazarda
rekabet edebilme şansı çok az olacaktır.
Görünen o ki, üyelik durumunda dahi, Türkiye’ye ya hiç
doğrudan ödeme vermeme ya da çok daha az bir kaynak verme
düşüncesindedirler.
Bunlara ilave olarak, tam üye olduğumuzda ülkemizi en çok
etkileyecek sınırlamalar, hayvan sağlığı, veterinerlik,
sınır kontrol noktaları ve gıda güvenliği konularında
olacaktır. Bilindiği üzere ülkemizde başta şap hastalığı
olmak üzere AB ülkelerinde bulunmayan diğer birçok hayvan
hastalığı bulunmaktadır.
AB,
bu hastalıkları kontrol altına alamadığımız sürece, üye
ülkelere canlı hayvan ve hayvan orijinli gıdaların
satılmasına ya da bu ürünlerin serbest dolaşımına izin
vermeyecektir. Zira AB’li uzmanlar, veterinerlik konusunun
kendileri için en az Kopenhag Kriterleri kadar önemli
olduğunu beyan etmektedirler. Bugün bile bu standartları
AB'nin istediği seviyelere getiremediğimiz takdirde, AB'ye
bitkisel ve hayvansal orijinli ürün ve gıda satmamız mümkün
olmamaktadır. Üye olmamız halinde de bu standartları yerine getiremeyen tesislerin ürünleri AB kapılarından geçemeyecektir. Yani, Türkiye AB ülkelerine pazar durumuna getirilirken, Türkiye’den AB’ye canlı hayvan ve hayvansal ürün ihracatı kısıtlanacaktır. Söz
konusu 17 Aralık 2004 tarihli karar, Haziran 2005 tarihli
“Müzakere Çerçeve Belgesi” ile de teyit edilmiştir. Tüm
bunlardan anlaşılan, AB’ye üyelik sürecinde Türk çiftçisinin
desteklenmesi için AB’den Türkiye’ye kaynak
aktarılmayacağıdır. Eski üyelerden İspanya, Portekiz,
Yunanistan ve yeni üye olan 12 ülke AB’nin çeşitli
fonlarından faydalanmışlar ve tarım sektörlerini AB ile
bütünleştirmişlerdir.
Hiçbir ülkeye dayatılmayan şartlar, AB tarafından sadece
Türkiye’ye dayatılmıştır.
Ayrıca, T.C. Tarım Bakanlığı, AB’nin tarımla ilgili
müktesebatına uyum çalışmalarında yetersiz kalmış, özellikle
son iki yılda, kayda değer önemli bir ilerleme
sağlayamamıştır.
Bütün bu değerlendirmelerden şöyle bir sonuç çıkarmak
mümkündür: AB’ye üyelik durumunda Türk çiftçisi yeni
imkânlar elde edebileceği gibi yeni ve büyük risklerle de
karşı karşıya kalacaktır.
3- DTÖ Çerçeve Anlaşması’ nın Türk Tarımına Muhtemel
Etkileri
1948 de yürürlüğe giren Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması
(GATT) çerçevesinde organize edilen görüşmelerden en uzunu
olan “Uruguay Turu” görüşmelerinde, dünya tarım ticaretinin
serbestleşmesi konusu ilk defa geniş kapsamlı olarak ele
alınmıştır. 1986-1993 yılları arasında yapılan Uruguay Turu
sonucunda varılan anlaşmalardan biri olan Tarım Anlaşması’na
(URTA) göre, taraf ülkeler, tarımsal destekleri ve
korumaları önemli ölçüde azaltma konusunda anlaşmışlardır.
Tarım ürünleri ticaretinin serbestleşmesinin önündeki
engeller üç grupta toplanmaktadır. Bunlar, pazara giriş
engelleri olan ithalatta tarife ve tarife dışı engeller, iç
destekler ve ihracat sübvansiyonlarıdır.
URTA tarafından ticareti engelleyen uygulamalara getirilen
bağlayıcı kurallardan en önemlisi, tarife dışı ticaret
engellerinin yasaklanmasıdır. Ayrıca bazı tarife dışı
önlemler tarifeye dönüştürülmüştür. Tarife dışı vergilerin,
tarifeye dönüştürülmesinin yanı sıra, bütün ithalat
tarifeleri için bir üst sınır getirilmesi ile mevcut olan ve
yeni belirlenen bütün tarifelerde indirime gidilmesi, DTÖ
tarafından benimsenmiştir.
DTÖ’ ye üye ülkeler, tarımsal destekleri ve korumaları
önemli ölçüde azaltma konusunda da anlaşmışlardır. Buna
göre, taraf ülkeler, dış ticarette olumsuz etkisi olan
ulusal destekleme politikalarına sınırlama getirmeyi
benimsemişlerdir.
URTA, tarım ticaretinde ihracat sübvansiyonlarının
kullanımına da kısıtlama getirmiştir. Uruguay Turu
müzakerelerinden sonra varılan anlaşma sonucunda, 1995
yılında yürürlüğe giren DTÖ Tarım Anlaşması’nın 20. maddesi,
1999-2000 döneminde yeni bir müzakere döneminin
başlatılmasını öngörmüştür. 9-13 Kasım 2001 tarihinde
Katar’ın Doha şehrinde düzenlenen DTÖ Bakanlar
Toplantısı’nda, dünya ticaret müzakerelerinin yeniden
başlatılması kararlaştırılmıştır.
Doha Toplantısı’nı, 2003 yılında Meksika’nın Cancun şehrinde
ve 2004 yılında da Cenevre’de yapılan müzakereler
izlemiştir. Yeni dönem müzakereler, “Doha Ticaret
Müzakereleri” adıyla anılmaktadır. 2004 Cenevre
toplantısında, müzakerelere temel oluşturacak bir “Çerçeve
Metin” hazırlanarak kabul edilmiştir.
Daha sonra, detaylı sonuç metni hazırlanarak, bunun 2005
yılında Hong Kong’ da düzenlenecek DTÖ Bakanlar
Toplantısı’nda kabul edilmesi ve yürürlüğe konulması
planlanmıştır. Cenevre’de yayınlanan çerçeve metnine göre
alınan kararlar, uluslararası ticaretin daha fazla
serbestleşmesini amaçlamaktadır. Bu metin ana hatlarıyla, iç
desteklerde yapılacak indirimi, ihracat sübvansiyonlarının
kaldırılmasını ve ithalat tarifelerinde yüksek oranda
indirimleri içermektedir.
Türkiye açısından, bunların sonuçları incelendiğinde, iç
desteklerde, asgari muafiyet sınırının (de Minimis) %10’
dan, %5’ e indirilmesinin, Türk tarımının desteklenmesinde
önemli bir kısıtlayıcı faktör olduğu görülür. Özellikle son
yıllarda pamuk, zeytinyağı ve yağlı tohumlara verilen prim
desteklerini sürdürme imkânı bile zorlaşacaktır.
Diğer taraftan tarifelerdeki indirim, düşük oranlarda ve
uzun süreye yayılmış olsa bile, üretimimizde ciddi
tahribatlara sebep olabilecektir.
Türkiye, başta kırmızı et olmak üzere, beyaz et, süt
ürünleri, şeker, pirinç, ayçiçeği, buğday, arpa, tütün ve
diğer birçok üründe yüksek ithalat vergileri ile kendi
üretimini korumaktadır. Mesela, bu oran kırmızı ette
%225’tir. Bunun %35 oranında düşürülmesi, hayvancılığımız
için bir yıkıma sebep olabilecektir.
4-AB ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması
31.12.1995 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Gümrük birliği en dar tanımıyla taraflar arasında gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları ile bunlara eş etkili tedbirlerin kaldırılması ve üçüncü ülkelerden yapılacak dışalımda ortak bir gümrük tarifesi uygulanması anlamını taşımaktadır. AB ile Türkiye arasında yapılan GB Anlaşmasında esasen temel tarım ürünleri kapsam dışında bırakılırken, bünyesinde şeker, hububat, süt bulunduran işlenmiş tarım ürünleri (çikolata, şekerleme, çocuk mamaları, bisküvi, pasta, makarna, dondurma gibi) Anlaşma kapsamına dahil edilmiştir. Bu üç ürün grubu, AB‘nin kendine yeterlilik oranının en fazla aşıldığı ve bu nedenle FEOGA fonlarının % 40‘ından fazlasının ayrıldığı ürünlerden oluşmaktadır. Böylelikle AB‘nin üretim ve rekabet üstünlüğüne ve net fazlaya sahip olduğu ürünleri GB‘ne sokularak, 60 milyonluk bir pazardan yararlanma amaçlanmıştır. Buna karşılık Türkiye‘nin doğal koşullarının kendisine belli bir üstünlük sağladığı başta domates-salça konservesi olmak üzere meyve-sebze-su konserveleri kapsam dışında bırakılmıştır. Bu kapsam belirleme, bir zamanların ünlü "onlar ortak biz pazar" sloganını anımsatacak derecede çarpıcıdır. Türkiye‘nin çıkarlarına açıkça aykırı olan bu kapsam belirleme, beklenen etkilerini göstermekte gecikmemiştir. 1994-95 yılları ile bu yılların ortalamasının, GB‘nin uygulamaya konulduğu ilk yıl olan 1996 yılı Türkiye tarımsal ürünler dışalım ve dışsatım rakamları ile karşılaştırılması göstermektedir ki; dönem içerisinde 01-24 fasıllar arasında yer alan ürünlerde AB‘den yapılan dışalım % 39 oranında artarken, AB‘ne yapılan dışsatım % 2 oranında azalmıştır. Türkiye‘nin dış ticaretinin dışalım ve dışsatımının yarısına yakın bir bölümü AB ile gerçekleştirilmektedir. GB uygulamasının başlaması, AB-Türkiye dış ticaret dengelerinin de hızla Türkiye aleyhine bozulmasına neden olmuştur. Uygulamanın başladığı ilk yılda Türkiye‘nin AB‘den yaptığı dışalım % 33 oranında artarken, AB‘ye olan dışsatımda önemli bir değişiklik gözlenmemiştir. Bu gelişmenin sürekli bir durum kazanması, Türkiye‘nin zaten önemli açıkları bulunan dış ticaretinde tablonun giderek kötüleşmesine neden olacaktır. Artık tarım politikalarının belirlenmesinde, içsel etkenler önemini yitirmiştir. Süreç, dünya ticaret örgütü‘nce yönlendirilmektedir. Tarım politikalarını biçimlendiren içsel etkenler tarım ürünlerinin fiyatları, üretici gelirleri, tüketicilerin ödedikleri gıda fiyatları düzeyi, kamu bütçesinden tarıma ayrılan kaynaklar ve tarımın gayri safi milli hasılaya olan katkısıdır. Ulusal tarım politikaları biçimlenirken, yukarıda sayılan çeşitli etmenlerin değişiminden çıkarları değişen kesimler, süreci kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek için mücadele ederler. Farklı olmakla birlikte tümü ulusal çıkarları temsil eden tarafların mücadelesinin sonuçları, tarım politikalarını belirler.
Ancak
şu açıktır ki, içsel etkenler Türkiye‘de tarım
politikalarını belirleme güçlerini yitirmişlerdir. Artık
azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin asıl aktörlerin
yanında figüran olarak rol aldıkları uzun pazarlıklar
sonucunda belirlenen uluslarüstü tarım politikaları, ulusal
tarım politikalarının çerçevesini çizmektedir. Bu
doğrultuda, çok farklı sorunlara sahip olan ve doğal olarak
bunlara yönelik çözümler üretmesi gereken ulusal tarım
politikaları, Atlantik‘in her iki yakasındaki (ABD ve AB)
aşkın tarımsal üretim kapasitesi ve bunun pazarlanma
sorunlarına odaklandırılmaktadır. Bugün Türkiye tarımının AB ve ABD tarım politikaları ile aynı araçları kullanması gerektiği, yoğun olarak savunulmaktadır. Ancak düz bir mantık yürütme ile dahi, bu savın geçersizliği ortaya çıkmaktadır: ortak çözümler ancak benzer problemlere uygulandığında başarılı sonuçlar verebilir. Farklı problemler farklı çözümlere ve dolayısıyla farklı çözüm yollarına gereksinim gösterir.
Günümüzde hem AB hem de ABD tarımları, tarımsal altyapı ve
üretim sorunları bulunmayan, nüfuslarının % 5‘ler düzeyinin
tarım alanında istihdam edildiği, kırsal gelir eksikliği
sorunu bulunmayan ülkeler/ülke gruplarıdır. Çözüm aradıkları
ana sorunları ise, aşkın tarımsal üretim kapasitelerini
pazarlayacak pazarları genişletmek ve yeni pazarlar
bulmaktır. Bu hedef aynı zamanda, bu iki ana aktörce
biçimlendirilen uluslar üstü tarım politikalarının da ana
çerçevesini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, küresel düzenin
dayattığı "yeni" tarımsal politikaların, aralarında
Türkiye‘nin de bulunduğu azgelişmiş/ gelişmekte olan ülkeler
için uygun çözümler getirmediği gibi yıkım olduğu açıktır.
|