Geçmiş Haftalarda Yayınlananları Oku

 

  ANAYASANIN TANIMI

     Anayasa, bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen bazı ülkelerde yazılı, bazılarında ise yazısız genel kabul görmüş kurallar silsilesidir. Anayasa denilen bu belgeyle ayrıca kişilerin temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmıştır.

     Anayasa, bir devletin yönetim biçimini belirtir.Devletin temel kanunudur.Vatandaşların temel hak ve görevlerini bildirir..

 

1924  ANAYASASI 

              TBMM'nin 1921 tarihli ilk anayasası sadece 3 yıl yürürlükte kalabildi. Gelişmelerin gerisinde kalmış ve önemli eksiklikleri vardı, yetersizdi. Bütünüyle bir yeni anayasa hazırlıklarına girişildi. Cumhuriyet döneminin anayasası, 20 Nisan 1924'de TBMM'de büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Yeni anayasa, cumhuriyet rejimi içinde güçler birliği esasına dayandırıldı.105 maddeden oluşmuştu.1924 Anayasası, Türk siyasî yaşamının gelişmesinde önemli rol oynadı. Siyasî partilerin kurulmasına ve dolayısıyla demokrasiye açıktı. Klasik hak ve özgürlüklere yer veriyordu. Ancak, bunların korunmasına ilişkin düzenlemeler yine yoktu. Ayrıca, ekonomik ve sosyal haklar da Anayasada bulunmuyordu. Bu konuda tek güvence, egemenliğin sadece TBMM tarafından kullanılmasıydı. TBMM'nin üstünlüğü, tıpkı 1921 Anayasasında olduğu gibi sarsılmaz bir durumdaydı.

             Yasaların, Anayasaya aykırılığını önleyecek, denetleyecek mekanizmalar bulunmuyordu.

             1928, 1934 ve 1937 yıllarında yapılan değişikliklerle 1924 Anayasasına başka bazı temel ilkeler getirildi.10 Nisan 1928 değişikliği, Devlete laik bir karakter verdi. 5 Aralık 1934 tarihli değişiklikle, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tam olarak tanındı. 5 Şubat 1937 değişikliği ise, Devletin "cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkilapçı" niteliklerini belirtiyordu.

              1924 Anayasası eksiklik ve değişiklikleri ile, Türk Anayasa tarihinin en uzun ömürlü metni oldu. Tam ve kesintisiz olarak, 36 yıl yürürlükte kaldı.

 

1961  ANAYASASI

 
              27 Mayıs ihtilali ile ülke yönetimine el koyan askerî güç, yeni bir anayasa yapmak için "Kurucu Meclis" oluşturdu. Bir yıl içinde hazırlanan yeni anayasa, 9 Temmuz 1961'de halk oyuna sunuldu. Seçmenlerin yüzde 81'inin katıldığı oylamada, yeni anayasa yüzde 61,5 "Evet" oyu ile kabul edildi. 
 
            Böylece Türk tarihinde, ilk kez bir kurucu meclis anayasa hazırlamış ve bu anayasa halkoyu ile kabul edilmişti.1961 Anayasası uzun ve ayrıntılı bir metindi. Önemli yenilikler getiriyordu. Millet egemenliğinin "yetkili organlar eliyle kullanılacağı" hükmü ile ılımlı bir kuvvetler ayrılığı prensibi yer aldı.Yasama ve denetim yetkisi TBMM; yürütme Meclisin içinden çıkmakla birlikte ayrı bir organ olarak Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu; yargı yetkisi ise bağımsız mahkemelerce yerine getirilecekti.Önemli değişikliklerden biri de, TBMM'nin "Millet Meclisi" ve "Cumhuriyet Senatosu"ndan oluşan "çift meclisli" bir yapıdan kurulması idi. Ayrıca, yasaların Anayasaya aykırı olup olmadığını tespit etmek üzere "Anayasa Mahkemesi" kurularak, yargısal denetime ağırlık verildi. 
 
          Temel hak ve özgürlükler, o güne kadar hiç bir Türk anayasasında görülmemiş biçimde ayrıntılı olarak düzenleniyordu. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmalarına da sınırlar konuluyordu. Anayasa ayrıca Devlete pek çok sosyal ödevler yüklüyordu.1961 Anayasası, 1971 yılındaki değişiklikleriyle birlikte 1980'de yapılan ikinci bir askerî darbeye kadar yürürlükte kaldı. 
 

                                         1982 ANAYASASI

             Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;

 

             Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde; 
 

             Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; 
 

            Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu; 
 

             Hiçbir faaliyetin(**) Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı; 
 

             Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu; 
 

            Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu; 
 

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulamalı   
 

     Ebedi Türk vatan ve milletinin bütünlüğüne ve kutsal Türk Devletinin varlığına karşı, Cumhuriyet devrinde benzeri görülmemiş bölücü ve yıkıcı kanlı bir iç savaşın gerçekleşme noktasına yaklaşıldığı sırada;

      - Türk Milletinin ayrılmaz parçası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12/09/1980 harekatı sonucunda, Türk Milletinin meşru temsilcileri olan Danışma Meclisince hazırlanıp,  Milli Güvenlik Konseyince  son şekli verilerek Türk Milleti tarafından kabul ve tasvip ve doğrudan doğruya O’nun eliyle vazolunan bu ANAYASA;

      - Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O'nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; 
 

BİRİNCİ KISIM: GENEL ESASLAR 
 

I. Devletin şekli 
 

Madde 1 - Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. 
 

II. Cumhuriyetin nitelikleri 
 

Madde 2 - Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir. 
 

III. Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti 
 

Madde 3 - Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. 
 

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. 
 

Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. 
 

Başkenti Ankara’dır. 
 

IV. Değiştirilemeyecek hükümler 
 

Madde 4 - Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. 
 

V. Devletin temel amaç ve görevleri 
 

Madde 5 - Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır. 
 

VI. Egemenlik 
 

Madde 6 - Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. 
 

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. 
 

Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz. 
 

VII. Yasama yetkisi 
 

Madde 7 - Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez. 
 

VIII. Yürütme yetkisi ve görevi 
 

Madde 8 - Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir. 
 

IX. Yargı yetkisi 
 

Madde 9 - Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. 
 

X. Kanun önünde eşitlik 
 

Madde 10 - Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. 
 

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. 
 

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. 
 

XI. Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü 
 

Madde 11 - Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. 
 

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.

12 Eylül 1980'deki askeri darbeden sonra Milli Güvenlik Konseyi ile Danışma Meclisi (Kurucu Meclis) yeni bir anayasa hazırladı. Bu anayasa 7 Kasım 1982'de yapılan halkoylamasıyla kabul edilerek yürürlüğe girdi. 1982 Anayasası, bazı hak ve özgürlüklere önemli sınırlamalar getirmiş, Anayasa Mahkemesi'nin ve Danıştay'ın denetim yetkilerini azaltmıştır. Son yıllarda, özellikle Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin bir gereği olarak, 1982 Anayasası’nda hak ve özgürlükleri genişletici bir dizi değişiklik gerçekleştirilmiştir.

1982 ile 1961 anayasaları arasında temel bir bakış açısı farkı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. 61 anayasasında Milli Birlik Komitesi'nin daha geri planda olduğu ve aslında anayasa üzerinde söz hakkının Temsilciler Meclisi'nde olduğu bir sistem izlemiş bunun sonucunda da bu güne kadar Türkiye için çıkarılmış en özgürlükçü anayasa oluşmuştur.

Fakat 1982 MGK ile durum tersine dönmüştür. Bunun en temel nedeni meclislerin çalışamaması olarak daha güzel bir söylemle 61 anayasasının getirdiği ince eleyen sık dokuyan sistemin tıkanması olarak gösterilebilir. Yürütmenin üzerinde büyük bir güç haline gelmiş olan yargı organları onun her işine müdahale edebiliyor bu sırada meclis kısır döngüler arasında dönüp dolaşıyordu. Askerler bu durumda bir "Danışma Meclisi" kurmuş fakat bu meclisin sesi cılız olmaktan öteye gidememiştir.

    1961 ve 1982 Anayasalarının Hazırlanışları Bakımından Karşılaştırılması

   Türk anayasa hukuku kitaplarında yapılış süreçleri itibarıyla 1961 Anayasası ile 1982 Anayasasını karşılaştırmak adet olmuştur.

    A. Benzerlikleri

   1. Her iki Anayasa da askerî müdahaleler sonucu hazırlanmıştır.

   2. Her iki Anayasa da, bir kısmı askerî müdahaleyi yapan bir kuruldan (Millî Birlik Kurulu ve Millî Güvenlik Konseyi), diğer kısmı ise sivillerden (Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisi) oluşan Kurucu Meclisler tarafından yapılmıştır.

   3. Her iki Anayasanın hazırlanmasında da Kurucu Meclisin sivil kanadı (Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisi) seçimle oluşmamıştır.

   4. Her iki durumda da, Kurucu Meclis tarafından hazırlanan Anayasa, halk oyuna sunulmak suretiyle kesinleşmiştir.

   5. Her iki durumda da sivil kanadın (Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisi) Bakanlar Kurulunun kurulması ve düşürülmesine ilişkin yetkileri yoktur.

   B. Farkları1. 1961 Temsilciler Meclisi, 1982 Danışma Meclisine oranla daha temsili niteliktedir.

   2. Temsilciler Meclisinde kapatılan Demokrat Parti dışındaki iki parti (CHP ve CKMP) Anayasanın hazırlanmasına katılmışlardır. Oysa 1982 Anayasasının hazırlanmasına hiçbir siyasal parti katılmamıştır. Zira, Danışma Meclisine üye olmanın bir koşulu 11 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasî partinin üyesi olmamaktır.

   3. 1961 Anayasasında halkoylamasına sunulan metnin kabul edilmemesi durumunda ne yapılacağı belirtilmişti. Bu durumda yeni Temsilciler Meclisi seçilecek, Anayasa hazırlama çalışmalarına tekrar başlanacaktı. 1982 Anayasasının hazırlanması sisteminde ise, halkoylamasına sunulan Anayasanın reddi halinde ne olacağı belirtilmemiştir. Bu nedenle tasarı reddedildiğinde askerî idarenin bir süre daha sürme düşüncesinin akla geldiğine işaret edilmiştir.

   4. 1961 halkoylamasında Demokrat Parti dışında siyasal partiler kamuoyu oluşturulmasında aktif rol oynamışlardır. Oysa 1982 Anayasasının oylanmasında siyasal partilerin bir rolü olmamıştır.

   5. 1961 halkoylamasının aksine, 1982 halkoylamasında Anayasanın kabulü, Cumhurbaşkanının seçimiyle birleştirilmiştir. 1982 Anayasasının geçici birinci maddesine göre “Anayasanın, halkoylaması sonucu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olarak kabul edildiğinin usûlünce ilânı ile birlikte, halkoylaması tarihindeki Millî Güvenlik Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı, Cumhurbaşkanı sıfatını kazanarak, yedi yıllık bir dönem için, Anayasa ile Cumhurbaşkanına tanınan görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır”. 
 

1982 Anayasasının Başlıca Özellikleri ve aksaklıkları

   1. Kazuistik Yöntem.- 1982 Anayasası, devletin temel kuruluşunu ve temel hakları ana hatlarıyla belirleyen bir “çerçeve anayasa” değil, her şeyi her ayrıntısına kadar düzenlemek isteyen bir “düzenleyici anayasa” dır. Diğer bir ifadeyle “kazuistik yöntem” ile hazırlanmış bir anayasadır. 1961 Anayasası 1982 Anayasasına oranla daha kısa, daha az kazuistik olsa da, aynı husus 1961 Anayasası için de genel olarak söylenebilir Genel ilkelerle yetinmeyip, ayrıntılara kadar inen bir anayasa, değişen ihtiyaçlara uyum sağlayamaz. Bu durumda anayasa değişikliği yapmak gerekir. Ancak, anayasa değişikliği nitelikli çoğunluk gerektirdiğinden yapılması zordur. Bu durumda ise, gündemi anayasa tartışmaları işgal eder. Bu da siyasal sistemin istikrarını bozabilir.

   2. Katılık.- 1982 Anayasası, değiştirilmesi adî kanunlardan daha zor usullere bağlı olan, “katı” veya “sert” bir anayasadır. Anayasanın değiştirilmesi usûlünü aşağıda ayrı bir bölüm halinde inceleyeceğiz. Ancak hemen not edebiliriz ki, 1982 Anayasası, 1961 Anayasasına oranla daha katı bir Anayasadır. Bir kere, 1982 Anayasasında değiştirilmesi yasak olan hükümlerin sayısı artırılmıştır. İkinci olarak, anayasa değişikliği sürecine 1961 Anayasasında mevcut olmayan bir “onay” safhası eklenmiştir. Cumhurbaşkanı onaylamadığı Anayasa değişikliğini halkoylamasına sunabilmektedir.

   3. Geçiş Dönemi.- 1982 Anayasası bir geçiş dönemi öngörmüştür. Bu “geçiş dönemi ” Anayasanın altıncı kısmında yer alan geçici hükümlerinde düzenlenmiştir. Anayasanın genel sisteminden ayrılan bu hükümler özetle şöyledir: İlk Cumhurbaşkanının Anayasanın halkoylaması sonucu kabul edilmesiyle birlikte seçilmesi (geçici m.1); Millî Güvenlik Konseyinin altı yıllık bir süre için Cumhurbaşkanlığı Konseyi haline dönüşmesi (geçici m.2); altı yıllık bir süre için Cumhurbaşkanının anayasa değişikliklerini bir defa daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermesi durumunda aynı değişikliğin kabul edilebilmesi için dörtte üç çoğunluğunun oyunun gerekmesi (geçici m.9); 12 Eylül öncesi siyasal partilerin bazı yöneticileri ve parlâmenterleri hakkında beş ve on yıllık olmak üzere siyasal faaliyet yasağı getirilmesi (geçici m.4). Bu son madde 6 Eylül 1987 tarihli halkoylaması ile kaldırılmıştır.

   4. Güçlü Yürütme.- Dünyadaki genel eğilime uygun olarak 1982 Anayasası devlet yapısı içinde yürütme organını güçlendirmiştir. 1982 Anayasası bu güçlendirmeyi, bir yandan Cumhurbaşkanının yetkilerini artırarak, diğer yandan da, Bakanlar Kurulu içinde de Başbakana üstün konum vererek sağlamaya çalışmıştır. Anayasanın Cumhurbaşkanına ne gibi yetkiler verdiğini ve Başbakanın konumunu nasıl güçlendirdiğini aşağıda Cumhurbaşkanını ve Başbakan incelediğimiz bölümlerde göreceğiz.

   5. Tıkanıklıkları Giderici Çözüm Yolları.- 1982 Anayasası siyasal sitemde ortaya çıkan tıkanıklıkları giderici çözüm yolları öngörmüştür. Bu yollar şunlardır:

   a) Cumhurbaşkanına belli şartlarda Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimlerini yenileme yetkisi verilmiştir . Bu yolla, belli süre içinde hükûmetin kurulamamış olması nedeniyle ortaya çıkan kriz çözülebilecektir. 1961 Anayasasında benzer bir hüküm olsaydı, 1970’li yıllarda ortaya çıkan birçok hükümet krizi çözülebilecekti.

   b) 1961 Anayasası döneminde Cumhurbaşkanı seçiminde tıkanıklar ortaya çıkmıştır. 1980’de Cumhurbaşkanı altı ay boyunca seçilememişti. Cumhurbaşkanının seçiminde tıkanıklığı önleyici 102’nci maddede şu hüküm getirilmiştir: “Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir... En az üçer gün ara ile yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tamsayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa üçüncü oylamaya geçilir, üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğunu sağlayan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. Bu oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü oylamada en çok oy almış bulunan iki aday arasında dördüncü oylama yapılır. Bu oylamada da üye tamsayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilemediği takdirde derhal Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri yenilenir”. Bu hüküm sayesinde, 1961 Anayasası döneminde görüldüğü gibi Cumhurbaşkanının seçilememesi şeklinde bir tıkanıklığın ortaya çıkması mümkün değildir.

   c) Aynı şekilde 1961 Anayasası döneminde tıkanmalara yol açan Meclis Başkanlığı seçimlerinde de üye tamsayısının salt çoğunluğu şartından vazgeçilmiş ve şu çözüm getirilmiştir: “Başkan seçimi gizli oyla yapılır. İlk iki oylamada üye tam sayısının üçte iki ve üçüncü oylamada da üye tam sayısının salt çoğunluğu aranır. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan üye, Başkan seçilmiş olur. 1982 Anayasası Cumhuriyet Senatosunu kaldırarak tek meclis sistemini benimsemiştir. Bu da kanun çıkarma sürecini kısaltmıştır.

   e) 1961 Anayasasına göre Meclislerin toplantı yetersayısı üye tamsayısının salt çoğunluğuydu . 1961 Anayasası döneminde bu hüküm nedeniyle, Meclislerin çalışmaları zaman zaman mümkün olmamıştır. Bu tıkanmaya karşı 1982 Anayasası toplantı yeter sayısını üye tamsayısının üçte birine düşürmüştür.

   f) 1982 Anayasası, siyasî partilerin Mecliste grup kurmaları için gerekli milletvekili sayısını 10’dan 20’ye çıkararak, grupların Meclis çalışmalarını engelleyici şekilde kullanma ihtimallerini azalttı. Daha Az Katılmacı Demokrasi  Modeli.- 1982 Anayasası, 1961 Anayasasına oranla daha az “katılmacı” bir demokrasi modelini benimsemiştir. 1 Anayasanın ilk şeklinde mevcut çeşitli hükümlere yansımıştır. Bunlar şöyle özetlenebilir”[

   a) “Siyasî partiler yurt dışında teşkilâtlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar” . Bu hüküm 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değiştirilen 68’inci maddenin yeni şeklinde bulunmamaktadır.

   b) “Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar. Bunlardan maddî yardım alamazlar” . Bu hüküm 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değiştirilen 69’uncu maddenin yeni şeklinde bulunmamaktadır.

   c) “Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” .

   d) “Dernekler…. siyasî amaç güdemezler, siyasî faaliyette bulunamazlar, siyasî partilerden destek göremez ve onlara destek olamazlar, sendikalarla, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıflarla bu amaçla ortak hareket edemezler”. Bu hüküm 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değiştirilen 33’üncü maddenin yeni şeklinde bulunmamaktadır.

   e) “Dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyemezler” .

   g) “Meslek kuruluşları, kuruluş amaçları dışında faaliyet gösteremezler; siyasetle uğraşamazlar, siyasî partiler, sendikalar ve derneklerle ortak hareket edemezler. Siyasî partiler, sendikalar ve sendika üst kuruluşları; meslek kuruluşları ve üst kuruluşları organlarının seçimlerinde aday gösteremezler ve belirli adayların leh veya aleyhlerinde faaliyette bulunamazlar ve propaganda yapamazlar” .

     
 

 Dönemin idealist gençliği ezilmek, örselenmek, sürülmek , hapsedilmek, idam edilmek ve lanetlenmekle kalmamış ;ülkenin geleceğine etkili olmaktan çıkartılmıştır. İdealist gençlik devre dışı devre dışı bırakılmak yada etkisizleştirilmekle kalmamış sonsuza kadar sakıncalı ilan edilmiştir. Ülkenin geleceği en zeki , en duyarlı , en idealist unsurlardan soyutlanınca ülke yönetimi iddiasız, idealsiz kişilerin egemenliğine o günlerde terk edilmişti. Bugün karşılaşılan sorunların büyük bir kısmı da bu süreçten kaynaklanmıştır.  
 

     Bugünlerde etnik , mezhepçi,bölücü, terör olaylarına gençler bunlara karşı sokağa çıkmaya , protesto etmeye  bile gerek duymuyor. Suya sabuna dokunmayan  yemek, içmek,müzik dinlemek ve sevişmek duygusunun dışındaki duygularla ilgilenmeyen bir gençlik var.

     Gençliği milli, ahlaki, insani ve manevi değerlerden mümkün olduğunca uzak tutmak Türkiye ve Türklüğe karşı yabancılaştırmak   gayretlerinin altında dış güçlerin etkisi vardır. Bu etki terör,bölücülük, mezhepçilik…… olaylara sebep olmuştur.

      

Terör Örgütlerinin Gençliğe İlgisi;

 

            Terör örgütlerinin gençliğe duyduğu ihtiyacın boyutu ve gerekçeleri

 

            Terör örgütlerinin elman ihtiyacı ile bu örgütlerin gençliğe yönelik faaliyetleri arasında doğrusal bir orantı bulunmaktadır. Çünkü, terör örgütleri açısından, eleman temin etmede en verimli alanların başında gençlik çevreleri gelmektedir. Gençlik çevrelerinin en organizeli olanı, en denetimsizi ve dolayısıyla en kolay yönlendirilebilen de  üniversite gençliğidir.

 

 

 

            Öyle ki, gençlik son derece duygusal davranışları itibarıyla en az mantık muhakemesi yapan bir kesimdir. Gençlikte bencillik, çıkarcılık en son düşünülen şeydir. Buna mukabil, fedakarlık, ataklık, gözü peklik gibi hasetler ise en yoğun döneminde bulunmaktadır.

 

            Aileden ve geleneksel çevrelerden kopuş, kendini ispat, yeni ufuklar keşfetme gibi değişimlerde yine bu dönemde yaşanan hususiyetlerdir.

 

            Gençleri tuzaklarına düşürmeye kararlı olan terör örgütleri, bu hususiyetlerin analizlerini en ince ayrıntılarına kadar yaptıklarından ve yiğitlik, mertlik, fedakarlık gibi kendilerinde zerresi bulunmayan yüce değerleri istismar ederek, gençleri tabiri caiz ise can evinden vurmaktadırlar.

 

            Böylece gençlik özelliklede okuyan üniversiteli gençlik terör örgütlerinin en verimli av sahası haline gelmektedir. Geçmiş tarihlerde bir çok terör örgütünün ideolojik mayası dışarıdan gelse de hamuru üniversite kantinlerinde, yurtlarında, derneklerinde yoğrulmuştur.

 

            Örgütlerin asıl yönlendiricileri perde arkasında olsa da fiili liderler üniversitelerin içinde yetişmiştir. Geçmişte faaliyet gösteren ve bu gün faal olan örgütlerin, liderleri, lider kadrolarının büyük bir ekseriyeti üniversitelerden terk kişiler olduğu görülecektir.

 

            Dolayısıyla, terör örgütleri üniversitelerimize birer eleman devşirme, kadro yetiştirme alanı olarak bakmaktadırlar. Gerçekten de belli başlı terör örgütlerinin saflarındaki elemanlarının önemli bir bölümünün üniversitelerden safları kazandırıldığı anlaşılmıştır.

 

            Terör örgütlerinin gençliği elde etme yöntemleri

 

            Terör örgütlerinin gençliğe yönelik faaliyetleri rast gele ve kendiliğinden ortaya çıkan bir olgu değildir. Terör örgütleri, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de gençliğe son derece bilinçli ve stratejik amaçlar ile yönelmektedirler.

 

            Nitekim,1970'lerin başlarında ortaya çıkan terör eylemlerinin hazırlık ve örgütlenme aşamasında gençlik dinamizminin en zirvede bulunduğu üniversiteler karargah rolü oynamıştır.

 

            Terör örgütleri, öğrenci gençleri daha kolay avlamak ve ihtiyacı olan elemanları temin etmek amacıyla okul derneklerine el atmaktadırlar.

 

            Terör örgütlerinin öğrenci gençleri saflarına çekmek maksadıyla geliştirdikleri  yöntemlerden birisi de üniversiteler dışında çeşitli paravan dernekler kurmaktır. Kurmuş oldukları paravan dernekler vasıtasıyla, çeşitli sözde kültürel, sportif etkinlikler düzenleyerek gençleri saflarına çekmektedir.

 

            Örgütler, gençleri ürkütmemek için, ilk etapta tehlikesi olmayan, basit görevler ile ilişkilerin içerisine çekmekte, akabinde de sizler örgütün sırlarına vakıf oldunuz artık örgütün malısınız diyerek geriye dönüşün kapılarını kapatmaktadır.

 

Terör örgütlerinin öğrenci gençleri (Üniversiteli) saflarına kazanmak amacıyla cinsellik, kültürel farklılıklar, sosyal katmanlar, ekonomik imkanlar, siyasal tercihler, dini inançlar, çeşitli hobiler ve benzeri olguları istismar ettikleri öğrenilmiştir.

 

Örgüt kadroları haline gelen kızların, erkekleri avlamakta araç olarak kullanıldığı, kültürel olarak yakınlığın, bölgeciliğin hemşehriciliğin öğrencileri örgüt saflarına çekme de vasıta olarak değerlendirildiği, ekonomik zorlukların aile imkanlarındaki yetersizliklerin temel istismar konularında olduğu bilinen hususlardandır.

 

            Öte yandan, ailelerin siyasal tercihleri ve inanç yapısı da gençlerin gruplaşmalarında olduğu gibi terör örgütlerinin önemle üzerinde durarak öğrencilere yaklaşmada kullandıkları bir dağ olduğu bilinmektedir. Yine öğrencilerin okumaya düşkünlük, yazma hevesi, liderlik dürtüleri, silah merakı ve benzeri özel ilgi alanlarının terör örgütlerinin tuzak kurarken değerlendirdikleri hususlardandır.

 

             Gençlerimizin, terör örgütlerinin oluşturduğu tuzaklara karşı son derece  uyanık  olmaları, hazırlanan tuzakların ilk etapta, cazip, eğlenceli gibi görünse de, terör örgütlerinin uzattığı elin, öldürücü darbeyi gizleyen oltanın ucundaki yem gibi olduğunu akıldan çıkarmamalıdır.

 

            Teröre karışmış bir üniversite öğrencisinin karşı karşıya bulunduğu problemleri ne türden olursa olsun,masum insanları, kadınları, çocukları, ihtiyarları kurşuna dizen, okulları yakan, öğretmenleri öldüren, bölgeye hizmet götüren işçiyi, mühendisi öldüren, iş makinelerini tahrip eden, bu ve benzer eylemleri faaliyetlerinin esası olarak benimsemiş olan terör çetelerinin peşine takılması anlaşılır gibi değildir.

Suç oranı artıyor

     Çocuk ve gençlerin suç işleme oranındaki artışın, cinayetlerdeki, yaralamalardaki çoğalışın sebepleri çeşitli.

-  Ekonomik güçlükler ve insanımızın problemli hale gelmesi.

- Toplumsal değişim.

- İç ve dış göç.

- Aile yapılarının ve değer yargılarının değişimi. 
Türkiye hızla değişen bir toplum. Birbirini denetleyen kırsal çevre insanları büyük kente geçince bu yeni ortamda çok daha baskısız kalıyor. Televizyonlardaki şiddet, cinayet ve korku filmleri, gazetelerde benzeri konulardaki haberler, etkilenmeye hazır bu kişilerin cüretlerini artırıyor. 
Sevgi ve disiplinin denetlemediği, ilgisiz, denetimsiz, sevgisiz ailelerde büyüyen gençler yukarıdaki etkenlerle buluşunca çok ciddi tehlikeler doğuyor. Cinayete varan olaylar gelişebiliyor. 
Türkiye'de aile belki de en güçsüz dönemini yaşıyor. 
Bu tehlikeli ortamda kurtarıcı olarak, caydırıcı olarak kala kala "ceza" kalıyor. Ama bugün Türkiye'de o da etkisini kaybetmiş durumda. 
 
 

GENÇLİK

     “Gençlik dönemi, bireyin biyolojik ve duygusal süreçlerindeki değişikliklerle başlayan, cinsel ve psiko-sosyal olgunluğa doğru gelişmesi ile sürerek bireyin bağımsızlığını ve sosyal üretkenliğini kazandığı belirlenmemiş bir zamanda sona eren kronolojik bir dönemdir. Bu döneme hızlı fiziksel ve sosyal değişiklikler eşlik eder.”

     Yukarıdaki tanımdan da anlaşılabileceği gibi dönemi sınırlayan kesinleşmiş yaş sınırları yoktur. Genelde biyolojik değişiklikler dönemin başlangıcını belirler, sonlanışını belirleyen ise bireyin ekonomik bağımsızlığını kazanması gibi sosyal faktörlerdir. Bu durum gençlik döneminin kapsadığı yaş sınırlarının çağdan çağa, kültürden kültüre, hatta kişiden kişiye farklı olması anlamına gelir. Öte yandan genç kavramına yüklenen anlamlar da toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Dilimizde dönemi adlandırmada kullanılan çeşitli terimler vardır. Halk arasında delikanlılık sözcüğü sık kullanılır. Ve delikanlılığa yüklenen anlam nerdeyse Eski Yunan’da Aristo’dan bu yana koruna gelmiştir. Delikanlılık dönemine genelde mantıksız, dürtüsel, tutkularına yenilen ve eleştiri kabul edemeyen, aceleci, çabuk sonuç almak isteyen gibi anlamlar yüklenir. Bu nedenle de gençlik hareketleri söz konusu olduğunda gence yönelik geleneksel bakış açısının etkisinde olan “yetişkinler” onları kontrol etme güdüsü ile davranırlar.

           Terör örgütlerinin dinamosu niteliğindeki gençlik ile ilgili de çeşitli tanımlamalar yapılmıştır. Gençliği dar manada çocuklukla orta yaş arasındaki devre olarak ; geniş manada kendinden evvelki çocukluk ile kendinden sonraki erginlik kesimi  arasında psikolojik, biyolojik ve sosyal açıdan en duyarlı yaş kesiti olarak tanımlamak mümkündür.

 

            UNESCO, 15-25 yaş dilimini gençlik olarak kabul etmiştir. Ülkemizde ise,     14-22 yaş kesimi, gençlik çağı olarak benimsenmiştir.

 

            Ülkemizde genç nüfusun yoğunluğu dikkate alındığında, 14-22 yaş   kesitindeki insanlarımızın önemli bir yekün teşkil edeceği kendiliğinden anlaşılacaktır. Okuyanlar açısından, 14-22 yaş grubundaki gençlerin, Lise ve Üniversite gençliği olduğu açıktır.

 

            Gençliği akademik düzeyde ele alan çeşitli araştırma ve değerlendirmelerde; gençler, okuyan gençler ve okumayan gençler olarak ikiye ayrılmıştır. Okuyan gençler, orta öğretim gençliği ve yüksek öğretim gençliği olarak  taksim edilmiştir. Yine, okumayan gençlerde işçi gençlik, köylü gençlik ve avare gençlik olarak kategorize edilmişlerdir. Ancak, okumayan gençlik ile ilgili olarak yapılan bu gibi sınıflandırmaların, bu gün itibarıyla daha da çeşitlendiği  ve bazı sınıflar önemini yitirirken, bazılarının önemi artmıştır. 
 

60'LARDAN 90'LARA ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ

 
            Zaman zaman üniversitelerde gençler arasında meydana gelen gerginlikler, toplumun dikkatini bir kez daha üniversite gençliğine çevirmektedir. Özellikle üniversite adayı gençlere yararlı olur düşüncesiyle, 60'lardan 90'lara kadar olan süreçte, üniversite gençliği ile ilgili kısa bir değerlendirme yapmayı uygun gördük.

                       60'LARDA ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ

   Türkiye'de gençlik, 27 Mayıs 1960 ihtilali öncesindeki zamanın siyasal iktidarına karşı yapılan gençlik olayları ile kendini gösterdi ve bir anlamda politikleşti. Pek çok kimse, 27 Mayıs İhtilali'nin o dönemdeki gençlik hareketleri nedeni ile yapıldığını ifade eder, en azından ihtilalin yapılmasında önemli bir rol olarak görür.

   1960 Anayasası'nın getirdiği özgürlükler ortamı ve üniversite özerkliği sonucunda gençlik, ülkesinin sorunlarını irdelemeye ve iyice politikleş-meye başladı. 1960'ların ortalarında kendimin de içinde bulunduğu üniversite gençliği, kişisel görüşüme göre şöyle gruplandırılabilir:

A) SOL GRUPLAR  
1. Devrimciler (çeşitli sosyalist gruplar)  
2. Sosyal Demokratlar (CHP çizgisinde gençler – Atatürkçüler)  
B) SAĞ GRUPLAR  
1. Ülkücüler  
2. İslamcılar  
3. Milliyetçiler (AP yanlıları – muhafazakarlar)  
C) TARAFSIZLAR 
 
   Yukarıda sıralanan öğrenci grupları içinde o dönemde en aktif olanı, devrimci öğrencilerdi. Bu grup o zamanlar (66-71 arası) hem çok okuyor hem de üniversite ve ülke sorunları ile ilgili yoğun tartışmalara giriyordu. "Milli Petrol Politikası", "Bağımsız Türkiye" gibi sloganlarla antiemperyalist bir tavır geliştiriyordu. Bu dönemde sağ gençlik içinde en aktif grup ise, Türkçülük akımının savunucuları olan ülkücülerdi. Az olmalarına rağmen, sosyalizm ve komünizmi benimseyen devrimci öğrenciler karşısında bir tepki hareketi oluşturuyorlardı. Devrimci öğrenciler, bu gruptaki öğrencileri bugün olduğu gibi "faşist" olarak görüyorlardı. Ancak, silahlı çatışmalara varan çatışmalardan çok, yoğun tartışmalar oluyordu. İslamcı gençlik ise, bu dönemde oldukça sessizdi. Genel anlamda çatışmalara varmayan kamplaşmalar vardı.  
 

                                               68 KUŞAĞI

         1968'de Fransa'da meydana gelen öğrenci olayları ile birlikte Türkiye'de de gençlik hareketlerinde tırmanma başladı. Sol gençlik, düzenin değişmesi ve devrim yapılmasını tartışıyordu. Sağ gençlik bundan rahatsızlık duyarak kaba kuvvete başvurmaya başladı. Sol gençlik içindeki bazı gruplarda ise, düzeni değiştirmek için silahlı mücadele yapma eğilimi gelişiyordu. Bir taraftan çok okuyan, düzeni şiddetle sorgulayan bir gençlik, diğer taraftan kendileri arasında önemli ayrılıklara düşen bir gençlik yetişiyordu. Sonraları "68 kuşağı" olarak adlandırılan bu gençlik başlangıçta tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de sempati ile karşılandı. Ancak zaman içinde, çatışma ve şiddetin ön plana çıkması, toplumda gençleri potansiyel suçlu durumuna getirdi. Bir taraf "kahrolsun komünistler" derken, diğer taraf "kahrolsun faşistler" diyordu. Sorun üniversitenin dışına taşmış, tüm toplumu etkiler olmuştu.

                                          12 MART

   Tırmanan gençlik olayları karşısında siyasal iktidarların yetersiz kalışları, 12 Mart 197 1 askeri müdahalesini getirdi. Bu dönemde sol gençlik bazı liderlerini kaybetti. Bazı kadroları cezaevine girdi. Devleti koruduğunu ifade eden sağ gençlik ise bundan pek zarar görmedi.

      1974 yılından itibaren, gençlik olayları kısa bir aradan sonra yine tırmanmaya başladı. 1974 – 1980 yılları arasında, gençlik olayları tüm toplumu sardı ve bu dönemde binlerce genç insan anlamsız bir şekilde can verdi. Sağ – sol veya fraksiyonlar arasındaki çatışmalar günlük yaşamın parçası haline geldi. Bu dönemde özellikle üniversite gençliği, toplumun bir kesiminde anarşist – terörist gibi görülmeye başlandı. Siyasal iktidarlar, egemen çevreler, şiddet olaylarının aslında bir sonuç olduğunu görmeden, gençlerin kışkırtıldığını, oyuna geldiğini hep söylediler. Hoşgörü ortamı içinde, gençleri anlayacak yaklaşımlar çok az oldu. Bu yüzden, özünde haklı olan gençlik, haksız duruma düştü. Yine bir ihtilal yapıldı; 12 Eylül 1980. 27 Mayıs ve 12 Mart'ta olduğu gibi 12 Eylül'de de darbenin en önemli sebebi olarak gençler görüldü.

   Gençliğin bir kısmı, hiçbir surette gerici olmasına imkan bulunmayan Atatürk’ü; yine onun fikriyatını anlamadığı için, sol tarafta aramaya başlamıştır. Atatürk devrimi ve ilkelerinin toplum gelişmesine uygun, yeni tarif ve izahının olmayışı, O’nun tekamül anlayışının, bir Devrim ve İhtilalcilik olarak nitelendirilmesine yol açmıştır. Bu fikir gittikçe de kuvvet bulmuştur.

   Türk inkılaplarının böylesine sola saptırılması, sağ ekibin daha da kuvvetlenip desteklenmesine yardım etmiştir. Hükümetlerin sağa tavizlerinin devam etmesi ve sola karşı sağın başarılı olacağı düşüncesinin gelişmesi, Türkiye üzerinde bir takım emeller besleyen dış kuvvetlerin işini kolaylaştırmıştır. Gençler arasına giren teşvikçi ve tahrikçiler, yeni yetişen genç fikirleri, iki kampa bölmeyi başarmışlardır. Bu iki kamp, iki sivri uç haline gelinceye kadar teşvik ve tahrikler hep sözde Atatürk inkılapları ve ilkeleri adına yapılmıştır. Atatürk devrim ve ilkeleri teşvikçi ve tahrikçilerin arzuladıkları yolda istismar edilmiştir.

   Kendilerine devrimci adını takan gençlik bir “Halk İhtilali” peşinde koşarken, sağ kamp da “Din elden gidiyor... Şeriat isteriz” diyecek kadar kuvvetlenmiştir.

   1970’lerde ise; her iki kamp da Atatürk’ü inkar etmeye başlamıştır. Hükümet ve üniversiteler bu gidişi hızlandırmışlardır. Hükümet sağı tutmuş; üniversitelerin bir kısmi solu korumuştur. Bütün bunların sonunda 1971 yılına gelinmiş sol kampın dışa bağlı silahlı eyleme kalkması ile de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekası bahis konusu olmuştur.

   Aslında Atatürk devrim ve ilkeleri yolundaki eğitim tarzı kaldırılmamış olsa idi, 1960’ın 27 Mayıs’ı olmayacaktı. 1960 27 Mayıs’ı Atatürk İnkılaplarından verilmiş tavizleri geri alabilseydi, 1971’in 12 Mart muhturasına gelinmeyecekti. Gençlik Atatürk ideali ile dolu olarak yetişecekti.

   Genç; idealsiz, gayesiz yetiştirilemez. Bir gayeye ve ideale bağlı olmayan genç, kendisine mutlak bir “Tabu” yaratır. Yeni Türkiye’yi kuran ve Türk Milletine kendi benliğini tanıtmış olan Atatürk tarafından saptanmış “altı ilke” bütün dünya toplumlarına yol gösterecek güçtedir.

          Bir toplantıda, üzerinde tartıştığımız konu hakkında gençlerden biri kendince çok önemli, mantıklı, değerli bir düşünceyi ifade etmiş olduğu halde, sanki bu düşünce hiç söylenmemiş gibi muamele görür. Bu durum kahreder onu ama çoğu zaman dışarıya pek belli etmez bozulan ruh halini. Çatışmasını kendi içinde verir. Düşüncelerine, yani kendine saygı duyulmadığı için önce içten içe başkalarını suçlar sonra kendi kendine kızar, hırslanır.  
 

Gençlerin dikkate alınmayışları

     Gençlerin dikkate alınmayışları sadece düşüncelerini aktarmaya çalıştıkları anlarda yaşamazlar. Çocukken, anne babalar onlar  hakkında belki onlar için faydalı olmayacak kararlara, kendilerince doğru olduğunu düşündükleri için fikirlerini almadan karar vermiş olabilirler.  
 

   Bazı anne babalar, çocuklarının ilgi ve becerilerini dikkate alarak değil de, toplumda statü açısından daha çok değer bulan alanlarda öğrenim görmelerini arzu ediyorlar. Gençler, ebeveynlerinin yönlendirmeleri ve telkinleri nedeniyle istemedikleri bölümleri tercih etmek zorunda kalıyorlar.

   Gençleri ilgilendiren konularda, gençleri dikkate almamak adına maalesef çok sayıda örnek vermek mümkün.

     Üniversiteli olmak hayaliyle, büyük umutlarla uzun zaman sistemli çalışarak ve birçok sosyal imkândan kendini kısmen geri çekmiş olarak üniversite giriş sınavını kazanan gençler, hayallerinin yıkılmasına tanık oluyor. Teknik alt yapısı yetersiz, ilkokuldan bozma binaları olan birçok üniversite, gençlerin üniversite beklentilerini boşa çıkartıyor. Çünkü üniversiteler, öğrencilerin kaliteli öğrenim görmeleri için değil, maalesef öncelikle kuruldukları yerin ekonomik yaşamına katkı sağlamak için açılıyorlar. Üniversitelerin öğrenciler için kurulduğu savunulsa da, üniversite içinde verilen kararlarda gençlerin görüşlerine yer verilmiyor. Türkiye’de birçok öğrencileriyle sohbet etmiş biri olarak söyleyebilirim ki, üniversite yöneticileri, verilecek kararlarda öğrencilerin görüşünü almak üzere, öğrenci temsilciler kurulu başkanını senato toplantılarına davetseler de verilen kararlar, öğrencilerin beklentileri göz önünde bulundurularak verilmiyor.

Biraz daha genel bakalım..

Türkiye nüfusun %60’ını gençler oluşturuyor ancak T.C. Anayasası gençlere sadece bir maddede (58. madde) yer veriyor.

MADDE 58. – Devlet, istiklâl ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müsbet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.

Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır. Toplumun büyük bir bölümünü oluşturduğu halde gençlere tek bir maddede ve çok genel çerçevede değinilmesi, gençlerin ne kadar dikkate değer bulunduğunun en bariz göstergesidir.

Türkiye’de “gençlik politikası” oluşturulmadığı için gençlik hakkında verilen nihai kararlar, yapılan icraatlar, gençlerin sorunlarına, beklentilerine ve ihtiyaçlarına uygun olmamaktadır.  
 
 
 
 

Yeni Anayasa Taslağı 
 

     AKP’nin yeni anayasa taslağında cumhurbaşkanına dokunulmazlık getirilmesi  türbanla üniversitelere girişin  ve kürtçe eğitimin önünün  açılması planlanıyor

 AKP’nin hazırladığı  anayasa taslağında YÖK’ün kaldırılarak yerine  üniversiteler arası koordinasyon kurulu kurulması  cumhurbaşkanının yetkilerinin daraltılması adalet bakanının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan çıkarılması Anayasa Mahkemesinin yapısında değişiklik yapılması öngörülürken , yapılacak düzenlemelerle türbanla üniversitelere girmenin önünün açılması tasarlanıyor.

 

EGEMENLİK PAYLAŞIMI

    Taslakta ‘Türk milleti egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır’ hükmünde yer alan ‘yetkili organlar’ ibaresi yerine ‘yasama,yürütme ,yargı organları ‘ifadesinin konulması öneriliyor.

 

VATANDAŞLIĞA YENİ TANIM

     Türk vatandaşlığının yeniden tanımlandığı taslakta “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” ifadesi yerine Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.’hükmü getiriyor.AKP’nin anayasa taslağında anayasanın ‘din ve vicdan hürriyeti ‘başlıklı 24.maddesi yeniden düzenleniyor.’kimse ibadette dini ayin ve törenlere katılmaya dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.hükmünün korunduğu taslağa “dini inanç ve kanaatlerini değiştirenler hiçbir şekilde kınanamaz ve suçlanamaz” hükmü eklenecek.

 

KÜRTÇE EĞİTİMİN ÖNÜ AÇILIYOR

     AKP’nin anayasa taslağında Kürtçe eğitime de yeşil ışık yakılıyor, Anayasanın  Eğitim ve Öğretim Hakkı ve Ödevi  başlıklı  42. maddesindeki “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” hükmünü düzenleyen fıkrasında değişiklik yapılarak “Eğitim ve öğretim dili Türkçedir. Türkçeden başka dillerde eğitim demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak kanunla düzenlenir” hükmü getiriliyor.

      Yeni anayasada cumhurbaşkanına dokunulmazlık getiren düzenlemeler öngörülüyor. AKP, hazırladığı yeni anayasayla özelleştirmeleri de kolaylaştırmaları amaçlıyor.

 

   Taslakta genel kurmay başkanlarını cumhurbaşkanlarının değil doğrudan hükümetin atamasının önü açılıyor. Cumhurbaşkanı adına başkomutanlık yetkisi elinden alınıyor. Ayrıca taslakta genelkurmay başkanı başbakana karşı sorumludur hükmü yer alıyor. Askeri sınır bekçisi konumuna getiriyor.

   Sivil anayasa çalışması böyle yürütülmez. Bir anayasanın içeriği kadar yapılma usulü de önemlidir. Neden önemlidir, çünkü yapılma usulü içeriği belirler. Bir anayasanın 'sivil' olabilmesi onun yapanların sivil olabilmesine bağlıdır. Yapanların 'sivil olması' demek, sadece üniformasız olması demek değildir."

   Taslakta yer alan yeni laiklik tanımı ibadet, dini ayin ve törenlerin “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler” biçiminde yapılamayacağına ilişkin hükmün kaldırılmasının cumhuriyetin ve demokrasinin temel ilkesi olan laiklik ilkesine darbe vurur.

   Okula gitmeyen çocuklar, sabahları odun kırıp sınıf sobasını yakan öğretmenler. Türkiye çağdaş laik eğitimi , kızların okula gönderilmemesini değil “türban” tartışılıyor,”sivil anayasa taslağı üniter devlet yapısını yok etmek için hazırlanıyor. İşsiz öğretmenler ordusunun çığlığını hiç kimse duymuyor.

   Üniversiteler bir toplumun aklı ve vicdanıdır. Türkiye’deki üniversiteler yıllardır unuttukları bu görevi hatırlamalıdır. Bir anayasa toplumun ruhudur. Tüm Hukuk Sistemi ve tüm toplumun ilgilendiren konularda uzlaşı sağlaması gerekir.   
 

   Yeni Anayasadan Müdefa-i Hukuk Hareketi Partisi Gençlikten Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak önerilerim:

   İSTİHDAM:

   Ülkemizin bugün en önemli sorunu, gençlerimizi ilgilendiren istihdam ve işsizlik sorunudur. Özellikle, Silahlı Kuvvetlerimize önemli kaynak olan, geleceğimizin teminatı olan ve 30 yaşın altındaki nüfusumuzun yüzde 60’ını teşkil eden gençlerden söz etmek istiyorum. İşsizlik, ekonomik sonuçlarının yanı sıra toplumsal, aynı zamanda sosyal bir sorundur. İşsizlik, gelir yoksunluğu nedeniyle bir yönüyle fakirliğe yol açarken, diğer yönüyle bireyler üzerindeki sosyal ve psikolojik kötü etkileriyle toplumsal dışlanmaya neden olmaktadır. 
 
       Fakirlik, işsizlikten dolayıdır. Fakirlik, kötü koşullarda yaşama, işsizliğin kaynağıdır. İşsizde, ümitsizlik vardır, gelecek korkusu vardır. Çeşitli ruhsal ve bedensel rahatsızlıklar, işsiz insanların hemen yanı başındadır. Aile geçimsizliği, boşanma, aile içi şiddet, alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı ile işsizlik arasında güçlü bir nedensellik ilişkisi var. 
 
       İstihdam, sadece üretim ve gelir yaratmaz; aynı zamanda, sosyal bütünleşmenin en önemli aracıdır. İş olmadan temel çalışma haklarından, sosyal güvenlikten, sosyal adaletten söz edemezsiniz. Sadece geçinebilmek için değil, toplumun bir parçası olabilmek ve kendine saygı, güven kazanabilmek için, gelecek kuşaklar için, umut için iş gereklidir. Dolayısıyla, istihdam, ekonomik, sosyal ve politik istikrarın en önemli unsurudur. 
 
       Devlet İstatistik Enstitüsü rakamlarına göre, ülkemizde işsizlik oranı yüzde 9.5 olarak görünüyor; ama, 2006 yılı bütçesi kitapçığında Maliye Bakanımızın verdiği bilgiye göre, genel işsizlik oranı yüzde 12.3’tür. 
 
 

   Ancak, bu rakamlar, ülkemizde işsizlik sorununu bize tam olarak göstermemektedir. Örneğin, ümidi kırık işsizler ile eksik istihdamı ilave edersek, bu, ortalama yüzde 19.5’lara çıkmaktadır. Yani 4.5-5 milyon kadar insanı kapsıyor. Ülkemizde istihdam oranı yüzde 46’dır. Bu ne demektir; yani, ülkemizde çalışabilir yaştaki her 100 kişiden 46’sının çalışma imkânı bulabildiğidir. Dolayısıyla, işsizlik her yaş grubunu etkilediği gibi, ancak ve ancak, gençler işsizlikten büyük oranda etkilenmekte ve ülkemizin geleceği için olumsuzlukların kaynağı olmaktadırlar.Ancak, üniversiteyi bitirmek her zaman iş garantisi sağlamadığı gibi gençler üniversitenin ilk yılından itibaren işsizlik riskinin karamsarlığına kapılmakta ve geleceklerini karartmaktadırlar. Üniversiteye giremeyen ve iyi eğitim alamayan gençlerin büyük bir kısmının kaderi ise işsizlik, kahve köşeleri, kötü çalışma koşulları, yoksulluktur. 
 
         Bana göre, ülkemizin ve daha çok gençlerin yaşadığı işsizlik ve istihdama ilişkin sorunların ve nedenlerin başlıcalarını şöyle sıralamak istiyorum: Bunlardan birincisi; hükümetin kötü ekonomik performansı. Hükümet, artan nüfusa yetecek iş yaratamamıştır, yaratamamaktadır. Bu nedenle hükümet, kendisini yeniden gözden geçirmelidir. İşsizliğin en önemli nedeni, ekonominin artan nüfusa yetecek iş yaratamamasıdır.Türkiye’de, her yıl, 1 milyona yakın işgücü piyasasına yeni girmek üzere olan gencimiz var. Bunlara iş bulamıyoruz. Hükümetler, bu genç nüfusa iş yaratamıyor. Özellikle, genç kızlar, işgücü piyasasında yeterli, düzgün iş bulamadığı için, işgücü piyasasına girememekte, dolayısıyla ev kızı rolünü oynamak mecburiyetinde kalmaktadırlar. 
 
            İkinci neden; Türkiye, iyi eğitimli işgücüne, iyi ve kaliteli işler yaratamamaktadır. Bugün, üniversitelerimizden mezun, iyi eğitimli gençler niteliklerine uygun iş bulamamaktadırlar. Beyin göçü, zaten kıt olan beşerî sermaye miktarını azaltmakta, ülkenin eğitim yatırımlarından gelişmiş ülkelerin yararlanmasına vesile olmaktadı
            Üçüncü varsayımım; hükümet, kayıtdışı artışı çözememiştir arkadaşlar. Kayıtdışılık, enformel sektör yaygın bir şekilde ülkemizi harap ediyor. Yaratılan yeni işlerin çoğunluğu kayıtdışıdır, enformel sektördedir. Bugün, istihdamda görünen 22.8 milyon kişinin yarısından fazlası, yani yüzde 54’ü, herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı değildir. 
 
Bugün, iyi iş yaratılamadığı için gençler ya enformel sektörde kayıtdışı çalışmaya razı olmakta ya da işgücü piyasasına girememektedir. Bu enformel sektörde düşük kaliteli işler, düşük ücret, sağlık ve güvenlikten yoksun çalışma koşulları, iş, gelir ve sosyal güvence yokluğu söz konusudur. Bu çalışma koşulları, çalışan gençleri, yoksulluk ve sosyal dışlanmaya itmektedir. Sosyal dışlanmaya itilen gençler, sokakta, sokak çocuklarıyla, son aylarda, ülkemizde yaratmış oldukları şiddetle ancak kendilerini topluma göstermeye çalışmakta ve tanıtmaktadırlar. 
 
Dördüncü neden; genç nüfus yapısı, demografik yapı, acaba bir fırsat mı, yoksa, Türkiye’ye bir felaket kapısı mıdır; hükümetler, bunu değerlendiremiyor. Bu genç nüfusun, bu ülkeye getireceği çok şey vardır, bunun farkına varmamız lazım. Doğurganlıkta yenilenme hızı ülkemizde yüzde 2’ye yaklaşırken, 21. yüzyılın ortalarına doğru 95 milyona çıkıyoruz. Bu, nüfus artışının hızını anlamak durumundayız. Dolayısıyla, genç nüfus yapısı, yaşlı AB nüfusu karşısında, ülkemize çok önemli demografik bir fırsat kapısı olarak görülmektedir; bunu iyi değerlendirmemiz lazım. 
 
          Bu aktif nüfusun istihdamı, Türkiye’nin en önemli sorunudur. Eğer, Türkiye, bu genç nüfusu istihdam edebilirse, hızla kalkınan, zengin ve lider bir ülke olacak; aksi halde, işsizlik ve fakirlikle boğuşup duracaktır. İşte, hükümet, bu konuda da sınıfta  kalmıştır. 
 
         Hükümet, eğitim sistemi konusunda, gençleri istihdama hazırlamada yeterli bir performans gösterememiştir. Küresel rekabette de, hükümetin politikasının yetersizliği nedeniyle, belirli bir amaca ulaşamamış durumdayız. Altıncı neden; eğitim sistemi dışında kalan yüzbinlerce mesleksiz gencin sorununu, yine, hükümet çözememiştir; yani, eğitilemeyen gençler kahvelerde perişan olmakta ve anarşiye ve kapkaça ve dağa çıkmaya mecbur kalmaktadır. Hükümet, gençlere, girişimcilik ve iş yaratma fırsatı da verememiştir. Hükümet, ayrıca, bölgesel istihdam farklılıklarını da çözememiştir. Yine, hükümet, gençleri istihdam ve kariyer konusunda yalnız bırakmıştır.

   “Yeni anayasada istihdam sorununu ortadan kaldıracak maddelerin anayasaya konulması ve daha ayrıntılı belirtilmesi gerekir.” 
 
 

ÜLKE YÖNETİMİNDE SÖZ HAKKI:

   Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan gençler, Hayatı kendi ellerine alma konusunda oldukça gerilerde duruyor. Eğitimde, iş yaşamında,siyasette, Kültürel-toplumsal yaşamda gençler,ağırlıkları,Ölçüsünde yer alamıyor, kendi sorunlarını çözmede ve toplumsallaşmada etkin ve kararlı davranamıyorlar. Oysa gelecek gençler olmadan kurulamaz. Siyaseti dinamik kılan gençlerin gücüdür.Gençler heyecan ve güçlerini siyasete katacak deneyim içinde olgunlaşacaklardır. Atıl ve gizli kalan gençlerin gücünü siyasete yine gençler taşıyacaktır.Gençlerin siyasete desteği ve katılımı, fizik alt yapının oluşturulması etkin ve yaygın bir örgütleme modeliyle olacaktır. Toplumsal planda gençleri siyasete çağırmalı, örgütsel planda da temsiliyet hakkı kazandırılmalıdır.Gençleri siyasete kazandırılmalı ve toplumdaki güç ve yetenekleri seferber edilmelidir.Umutsuzlukları umuda, yılgınlıkları dirence, Heyecanları güce, gücü toplumsal projeye çevirmeliyiz, söz ve eylemleri çoğaltarak büyümeli ve üretmeliyiz.Gençlik tabandan tavana siyasetin tüm kademelerine emeğini ve üretkenliğini katmalı, siyasetin deneyimli kadrolarıyla bütünleşmeli yetki ve karar alma mekanizmalarında söz sahibi olmalıdırlar. 
 
 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASA’SINDA SEÇME VE SEÇİLME YAŞI 
 
Yıl           Seçme       Seçilme 
1876          25                30 
1877         25                25 
1923          18                30 
1934          22                30 
1961          21               30 
1982          21               30 
1987          20                30 
1995          18               30 
2006          18                25 
 
DÜNYADA SEÇİLME YAŞI DAĞILIMI: 
 
Almanya: 18  
İngiltere: 21  
Fransa: 23 
Amerika: 25 
Türkiye: 25 
 

   Türkiye'de nüfusun yaş ortalaması 30'un altında, milletvekillerinin yaş ortalaması 45'in üstünde. Bu ciddi bir tezat oluşturuyor. Sayın Başbakan'ın -yanlış hatırlamıyorsam- yaklaşık bir yıl önce meydanlarda söylediği bir söz vardı: ''Bu iş, 25 yaşla bitmez. Üst sınırını da koymak lazım...'' diyordu. Bunun son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Gelecek seçimlerde, acaba 25-30 yaş aralığında kaç vatandaş milletvekili adayı olur veya seçilir? Şu anda, milletvekili seçilme sınırı 30. 30-40 yaş aralığında kaç milletvekilimiz var? Peki, önümüzdeki seçimlerde kaç kişi daha aday? Tek tek bakmadım ama son derece az olduğunu söylersem yanlış olmaz herhalde. Şu anda siyasette ön safta yer tutan isimler, kaç yıldır hayatımızda? Acaba üst sınır olarak 65'i getirsek, kaçı dışarıda kalır? Ben cevap vereyim, çoğu. Bu işin böyle olması gerektiğine samimi olarak inanıyorum. Siyasette yeni yüzler görmemiz için 20 sene geçmesi gerekmiyor. 30 yaş sınırını, 25'e çekmeden mesela üst sınırı 65 yapsak ve 30-65 yaş aralığındakiler seçime katılsa, Meclis'te yaş ortalaması düşse; daha güzel olmaz mı?

   Bir de gençler açısından yaklaşalım olaya. 27 yaşında bir genç olsun mesela. Klasik gençlerden öte, çok çalışmış, modern dünyaya uyum sağlamış birisi olsun. Başarılı bir iş kariyeri olsun, ülke politikalarıyla ilgili ciddi düşünceleri olsun. Bu gencimiz, bu seçimlerde aday olmayı düşünseydi, aday olur muydu acaba? Peki aday olsa seçilme ihtimali nedir sizce? Bir hayli düşük olsa gerek. Peki, bu adayın gelecek seçimlerde olma şansı ne? Daha önce dediğim gibi, üst sınır kuralına bağlı. Üst sınır olmadığı sürece, aradan elli yıl da geçse, bu adamın şansı aynı kalır. Öyle değil mi?

     Oy sayısıyla  Atatürk’ü anayasadan silme girişiminde bulunabilirler. Ama Bu milletin gönlünden silemezler. Atatürk ilke ve devrimlerinin Türk toplumundaki güçlü kökleri kuşku yok ki gün gelecek filizler verecek. Türkiye yakın bir gelecekte içinde bulunduğu rejim ve sayısal yönetim güçlüklerinden çağdaş uygarlık seviyesinin ötesindeki hedefine doğru ilerlemeye kaldığı yerden devam edecektir. Elinde iktidar gücü olsa da cumhuriyet, laiklik Atatürk devrimleri ile edinilmiş toplumsal kazanımları yıkması, toplumsal direniş reflekslerini kırabilmesi sandıklardan çok daha zor. Bu ülkeyi ayakta tutan değerlerin harcı çimentosu çok sağlam. Gençler Türkiye’de şu yada bu şekilde farklılıklarını tartışma konusu  yapıp bölünmesinler. Türkiye’de şimdi iki tür genç var. Aynen 1919’larda olduğu gibi bağımsız ve özgür Türkiye’den yana olanlar ve tam tersine batının yarı sömürgesi halinde olmak isteyenler.  
 

     Gençler Müdafa-i Hukuk’ta birleşmeli. Çünkü Müdafa-i Hukuk çok sağlam bilinçli ve ilerici bir platformdur. Ben Gençlikten Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak Türk Gençliğine güveniyorum.

                            
 
 
 
 

   Gençlikten Sorumlu
   Genel Başkan Yardımcısı

   ALİYE ALBAYRAK