|
|
|
|
E.
SELAHATTİN DALKIRAN
ANAYASA
DEĞİŞİKLİĞİNİN PERDE ARKASI Akademisyenler tarafından
hazırlanan Anayasa taslağının Tayyip Erdoğan’a sunulduğu günden bu yana
tartışmalar sürüyor. Bir yandan Anayasa taslağı, “sivil, AB ile uyumlu,
insan haklarını gözeten ve ideolojik olmayan” bir metin olarak kamuoyuna
sunulup cilalanırken, diğer yandan taslakla kaldırılması öngörülen kimi
kurumlar, yeniden bölüştürülen yetkiler, değiştirilen kimi tanımlar
tartışmanın merkezine oturtuluyor. Bu haliyle Anayasa tartışmalarının
geldiği boyut da açıklık kazanmış oluyor. Burjuvazi Anayasası’nı kendi
ihtiyaçlarına uygun bir biçimde yenilemek noktasında çoktan bir
mutabakata varmış durumda. Tartışılan ayrıntılar yalnızca yetki
çatışmasının ve rant kavgasının bir ifadesi. Tablo bu olduğu yerde henüz son
hali verilmemiş olan taslak metnin öncelikle tartışılması gereken
kısmını, eskisinden ne götürdüğü, yeniye ne getirdiği oluşturmuyor.
Zaten taslak metin resmileşene kadar bu kısımlar burjuvazinin kendi iç
dengesine uygun olarak onlarca defa değişikliğe uğrayacak. Tartışmanın
esas yanını taslak metnin hangi ihtiyacın ürünü olduğu oluşturacak. Zira
bu zeminde yürütülecek bir tartışma hem içinden geçtiğimiz süreci, hem
de önümüzdeki dönemi kavrayabilmek açısından önemlidir. Onlar sosyal yıkım saldırılarına el kitabı hazırlıyorlar! Türkiye’de bugüne kadar
gerçekleşen Anayasa değişiklikleri incelendiğinde, hemen hemen tüm
kapitalist devletlerde olduğu gibi bu değişikliklerin iktisadi dönüşüm
süreçleri ile paralel gerçekleştiği görülecektir. Bir darbe anayasası
olan ‘82 Anayasası’nın toplumsal muhalefeti dizginleyen, rejimi aşırı
savunan maddeleri tırpanlandığında da ulaşılacak sonuç bu olacaktır. Söz
konusu hükümler dışarı atıldığında elde kalan hükümlerin, 24 Ocak
kararlarının gerektirdiği ortama göre toplumun yeniden
şekillendirilmesinin zeminini sağlamaya dönük olduğu rahatlıkla
söylenebilir. 24 Ocak kararları ile beraber yaşamın her alanında
etkisini gösteren neo-liberal dönüşümler uygulamaya sokulmuştur. Bu
dönemde öngörülen iktisadi adımların her birinde Anayasa; uygulamaları
mümkün kılan yapısının yanı sıra koruyucu bir kalkan misyonu da
görmüştür. 24 Ocak kararları ile
Türkiye’ye ihraç edilen neo-liberal dönüşümler, GATS ile beraber farklı
ve daha gelişkin bir boyut kazanmıştır. Özel olarak hizmet sektörünü
hedef alan GATS, Türkiye’de adım adım uygulamaya sokulmaya
çalışılmıştır. GATS henüz imzalanırken, taraf devletlere belirli
sektörlerle ilgili istisnalar koymak, belirli konularda muaf olmak hakkı
da tanınmıştır. Ancak bu hakkın yasal sınırı 10 yıldır. Yani GATS
imzalandıktan 10 yıl sonra bütün ülkeler GATS’da geçerli olan tüm
yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır. Zaten söz konusu 10 yıl
devletlere bahşedilirken, bunun nedenleri de onlara ayrıntılı bir tarzda
açıklanmıştır. Devletler bu süre zarfında toplumsal atmosferi GATS
hükümlerinin uygulanabileceği bir düzleme çekmek ve söz konusu
hükümlerin hukuki altyapılarını oluşturmakla yükümlüdürler. Gelinen
yerde söz konusu 10 yıllık süre dolmuştur. Türkiye’de özelleştirmeler
başta olmak üzere, hizmet sektörünü hedef alan saldırıların geçen
yılları aşan kapsamı da işte bu yüzdendir. Kısacası GATS hükümleri
uygulamaya konulmuş, kamu, kamu hizmeti vb. tanımlamalar baştan aşağı
değişmiş, ancak Anayasa aynen korunmuştur. İşte şimdilerde tartışılan
sivil-demokratik Anayasa taslağı yeni kurumsal yapısıyla Türkiye’nin
bugüne kadarki örgüt modeli arasındaki açığı ve uyumsuzluğu kapatmanın
bir aracıdır. Daha anlaşılır bir dille söyleyecek olursak, süregelen ve
bundan sonra da sertleşerek sürecek olan sosyal yıkım saldırılarına
anayasal güvence getirilmek istenmektedir. Zafer Üskül’ün ideolojisiz
Anayasa söylemi ile Kemalizmi Anayasa’dan çıkartalım tartışmaları
ortalığı birbirine katarken, Özbudun’un Anayasa taslağını sunduğu günden
beri her fırsatta tekrarladığı “devletçilik ilkesi kesinlikle
Anayasa’dan çıkartılmalıdır” tekerlemesinin tepkisiz kabullenilmesi de
bundandır. Zira serbest piyasa ekonomisini benimsemiş kapitalist
devletin, devletçilik ile iş yürütebilme şansı bulunmamaktadır. Bugüne
kadar fiilen uygulamadan kaldırılmış olsa da, devletçilik ilkesi kimi
zaman yabancı yatırımın önünde bir engele dönüşebildiği gibi,
özelleştirme süreçlerini de zora sokabilmektedir. İşte sermaye düzeni
artık bu küçük pürüzlerle uğraşmayı istememektedir. Özbudun’un
devletçiliğin Anayasa’nın dışında bırakılmasını gerekçelendirirken
kurduğu “…bugün, devletçiliğin makbul bir ekonomi prensibi olduğu da çok
kuşkuludur. Böyle bir anlayışla özelleştirmeler bile imkânsız hale
gelebilir” cümlesi konuyu özetler niteliktedir. Bu haliyle Anayasa
değişikliği sonucunda hangi kurum, hangi yetki ile donatılırsa
donatılsın, hangi kurumun elindeki yetki tırpanlanırsa tırpanlansın yeni
Anayasa, son yıllarda dizginlerinden boşalan sosyal yıkım saldırılarının
el kitabı olacaktır! Anayasa değişikliği emperyalist bağımlılığı güçlendirmenin bir aracıdır! AKP’nin seçimlerden birinci
parti olarak çıkmasının ertesi günü sermaye çevrelerinden gelen
açıklamaların bütünü, AKP’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sorununu aşmasına
ilişkindi. Yine aynı günlerde Avrupa basınına yansıyanlar da AKP’nin
seçilmesinin AB ilişkileri açısından nasıl da hayırlı olduğuna
ilişkindi. Bunlar kuşkusuz rastlantı değildi; zira AKP 4,5 yıllık ilk
hükümeti döneminde, irili ufaklı bir takım hatalar dışta bırakılırsa,
gerek ulusal sermaye odaklarını, gerekse emperyalist odakları hiç yarı
yolda bırakmadı. Aksine özelleştirme politikaları geçmişte olmadığı
kadar hızlı ve pürüzsüz bir biçimde hayata geçirildi, kamunun
tasfiyesinde büyük mesafeler alındı. AKP’nin emperyalist-kapitalist
dünyanın efendileri ile kucaklaşma isteğine ve kirli ittifakların bir
parçası olmak için attığı taklalara rağmen AB kapıları Türkiye’ye bir
türlü açılmadı. Bunun gerisinde Türkiye’nin iktisadi alt yapısının ve
sosyal durumun bu açılım için hazır olmaması yatıyordu elbette. Ancak
öte yandan Türkiye AB uyum yasalarının hemen hepsini hayata geçirecek
bir mekanizmaya da sahip değildi. Sermaye içinde yaşanan bir takım
çatışmalar yasal boşluklarla da birleşince, atılması beklenen belirli
adımların önünü tıkamaktaydı. İşte yeni Anayasa ile çözülmek istenen
noktalardan biri de budur. Özbudun’un “AİHS’ne ve AB standartlarına
tümüyle uyumlu bir Anayasa taslağı hazırladık” sözleri boşa
söylenmemiştir. AB ve benzeri emperyalist çıkar örgütlerinin bir takım
taleplerinin karşılanması sürecinde engele dönüşen kurumların
yetkilerinin sınırlandırılması, bir takım kurumların yeniden
yapılandırılması hep bununla ilişkilidir. Bu Anayasa’nın taslağı elbette
belirli demokratik hükümler de içerecektir. Zira bu da emperyalist
çevrelerin talepleri arasındadır. Ancak dikkat edilirse gerek AB,
gerekse ABD hiçbir dönemde Türkiye’den uygulamalı demokrasi
istememiştir. Onların beklentisi salt böyle bir görüntü
oluşturulabilmesidir. Anayasa taslağı baştan aşağıya
ideolojiktir! Bugüne kadar hazırlanan bütün
Anayasalar gibi taslağı sunulan Anayasa da ideolojiktir ve doğal olarak
bugün bunun aksini iddia eden akademisyenler ve bürokratlar da bilerek
ve isteyerek yalan söylemektedir. Türkiye’nin emperyalist-kapitalist
dünyadaki gelişmelere entegre olma sürecinde ihtiyaç duyduğu araçlardan
yalnızca biri olan bu metin, egemen sınıfın işçi ve emekçiler üzerindeki
tahakkümünün güvencesi, Türkiye’nin bir süredir içinde bulunduğu
iktisadi dönüşüm sürecinin bir özetidir. Bu haliyle bu Anayasa’yı
Özbudun’un yaptığı gibi ‘nötr’ diye tanımlamak gülünçtür. Anayasa salt
burjuvazi içerisindeki farklı siyasal eğilimlere nötr yaklaşabilir.
Bunun koşulu da sözkonusu siyasal eğilimlerin, iktisadi dönüşüm süreci
ile uyumlu bir konumlanış içerisinde olmalarıdır. Anayasa henüz hazırlanmakta
olduğu için toplumsal yaşamda karşımıza çıkartacağı bir takım
yenilikleri tartışmak için erken. Ancak iktisadi açıdan bugünkü
gelişmelerin güvence altına aldığını söylemek için metnin son halini
görmek gerekmiyor. Son söz yeni Anayasa açısından
tartışılan demokratik açılımlara ilişkin. Din dersleri zorunlu olmaktan
çıkarılacak ve din-vicdan özgürlüğü korunacakmış. Düşünce ve ifade
özgürlüğü korunmadan bu mümkün müdür? Kadınlara pozitif ayrımcılık
uygulanacakmış. Kadın üzerindeki çok yönlü azgın baskı ve sömürü
koşulları sürerken kadının toplumsal yaşamdaki ikincil konumu ortadan
kalkabilir mi? Kürtçe’nin seçmeli ders olarak okutulmasına açık kapı
bırakılıyormuş. bu gelişme ne ifade edebilir ki? Elbette bunların
herbiri hangi nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın birer gelişmedir,
ancak bu sözde demokratik açılımların sınırları da görülmek zorundadır.
Bu açılımları demokratik kazanıma dönüştürecek olansa Anayasal metinler değil, hak alıcı bir mücadele hattıdır!
|