|
Sivil Toplum Efsanesi Nedir Ne Değildir?
-1
“Bir şeyi tanımlarken, aynı zamanda o şeyi
yaratırız, der Spinoza
Öyleyse tanımlamayla hakikat özdeştir. Aslında
yarattığımız, o şeyin kavramıdır. Ama öyle olsa
bile, soyut bir şey gerçek olabilir. Soyut
olanın bir maddiliği olabilir.”(1)
Bir
kavramın tanımıyla gerçeğin özdeşliğini kurmak
ne kadar kolay değilse de sivil toplum
kavramının yaşamsal deneyimlerdeki karşılığı;
kuşkusuz, örgütlü hareket etmek felsefesine
dayanmaktadır. Sivil toplumculuğun devreye
girmesi, özellikle devletin zayıflatılması
süresiyle bağlantılıdır. Ülke yönetiminde en
temel insani gelişmeler üzerine karar veren ve
uygulayan devlet bilinçli olarak yıpratılmakta
ve sivil toplum örgütleri, devletin hizmet
götüremediği alanlarda belirleyici olmaktadır.
Bu açıdan bu durumu küreselleşmeyle birlikte ele
almak ve küreselleşme süreciyle birlikte
irdelemek gerekmektedir. Bundan önce tarihsel
bağlamlarıyla sivil toplum nedir ne değildir
bakmakta yarar vardır:
“Sivil Toplumun, ‘Batı fikir tarihi süreci
içinde yeri arandığında, 15. yüzyıldan 17.
yüzyıla kadar süren bir zaman kesiti içinde
çeşitli anlamlar kazandığı görülür. Her
düşünürün kendi değerlendirmesine bağlı olan bu
anlamlar daha çok toplumu ayakta tutacak kurum
ve bunları temellendiren tabiat kanunu
arayışlarının üzerine yerleştirilmiştir.
Bunların bir ‘üçüncü katı’ olarak bina edilmiş,
onlardan türetilmiştir. Sivil toplum olarak
düşünülen toplum ancak devletle ve devlet içinde
varolabilirdi. Ya da sivil toplum, kavramsal
açıdan, insanlar devleti düşünebilmeye
başladıktan sonra varolabilirdi.”(2)
“Sivil
toplum, modern doğal hukuktan başlayıp
Cicero’nun
“societas civilis”
fikrinden geçerek klasik felsefeye ve hepsinden
önce de polis anlamında kullanıldığı
Aristoteles’e
kadar geriye götürülebilen bir kavramdır ve eski
Avrupa geleneğinin önemli bir parçasını
oluşturmaktadır. …ilk klasik versiyonunu
tanımlayan Aristoteles, sivil toplumu, yasalarla
belirlenmiş kurallar sistemi içindeki özgür ve
eşit kabul edilen yurttaşların bir siyasal
toplumu olarak adlandırmıştır.”(3)
Sivil
toplum kavramını,
“…tarihi olarak, devletin koruması altındaki
“barışçı bir toplum”dan (Hobbes),
vatandaşlara sivil erdemler kazandıran özel
derneklere (Montesguieu ve
Tocqueville) ve yönetici sınıfın egemenliğini
garanti eden kültürel birliklerin gruplaşmasına
kadar (Gramsci) pek çok durumu ifade
etmek için kullanabilmiştir.”(4)
Avrupa’nın sivil toplumcu düşünürlerinden olan
John Keane,
tarihsel süreci dört aşamalı olarak inceliyor.
Birinci aşamada;
“…18. yüzyılın ortalarına kadar tüm Avrupalı
siyasal düşünürler, sivil toplum terimini
devletle aynı anlamda kullanmışlardır. Bu
anlamda sivil toplum (devlet) mensuplarına kendi
yasalarının nüfuzu altına sokan ve böylece
barışçı düzeni ve iyi yönetimi sağlama bağlayan
bir siyasal birliktelik tipidir. Bu sivil
toplumun üyesi yurttaş olmak demektir. 18.
yüzyılın ortasından (1750 – 1850) sonraysa;
artık devletle sivil toplum ayrı varlıklar
olarak görülmeye başlanmıştır. Bu ikinci
evredeki temel vurgu sivil toplum içindeki
bağımsız ‘toplumlar’ın kendilerini devlete karşı
savunmalarının meşru olduğu şeklindeki çığır
açıcı iddiadır. Bu dönemde ‘devlete karşı sivil
toplum’ teması Alman düşüncesinde yoktur. Fakat,
özellikle İngiltere ve Fransa’daki ‘Amerikan ve
Fransız Devrimi tartışmalarında’ görülmektedir.
Gelişmenin üçüncü evresinde ‘devlete karşı sivil
toplum’ temasının çatışma ve düzensizlik üreten
bir olgu olarak görülmesiyle ‘sivil topluma
karşı devlet’ algılaması ağırlık kazanmıştır…
Hegel’in devleti sivil toplumun atası,
koruyucusu, eğiticisi ve cezalandırıcısı olarak
görmesi buna örnek verilmektedir. Hegel
devlet-sivil toplum ayrımının tamamen ortadan
kaldırılmasını savunmamakla birlikte,
tanımladığı anlamdaki bir devletin de sivil
toplumun tanrısı olduğu ortaya çıkmaktadır…
Sivil toplumun ‘modernleşmesi’ne yapılan
dördüncü katkı da; düzenleyici devlet
iktidarının yeni biçimlerinin sivil toplumu
boğacağı kaygısı ağır basarak sivil toplumun
güçlendirilmesi çağrısının yapılmasıdır. ‘buna
uygun olarak da çoğulcu, kendi kendini
örgütleyen, devletten bağımsız bir sivil toplumu
korumanın ve yenilenmenin önemi
vurgulanmaktadır.”(5)
Sivil Toplum Efsanesi Nedir Ne Değildir? -2
Tam da
bu noktada tarihsel süreç çarpıtılmaktadır. Konu
örgütsel eylem bağlamından soyutlanmakta ve halk
devlet, sivil toplum devlet karşıtlığında
buluşturulmaya çalışılmaktadır.
Keane’nin
anlatımının, tarihi çarpıtmasının, tam tersine
hiçbir örgüt (yasadışı örgütler hariç) şu
özelliklerden bağımsız ele alınamaz :
“bir örgütte her zaman bireyler vardır, bu
bireylerin çeşitli konularda birbirleriyle
ilişkileri olmaktadır, bunlar etkileşim
halindedirler , bu etkileşimler her zaman bir
tür yapı içinde düzenlenebilir ya da
tanımlanabilir, örgütte bulunan her bireyin
bireysel amaçları vardır ki, amaçlardan bazıları
kendi davranışlarının nedenlerini oluşturur.
Örgüte katılmakla birey kendi amaçlarına ulaşmak
için yardım göreceğini ümit eder, bu
etkileşimler, belki, bireylerin kendi
amaçlarından farklı fakat bunlarla ilgili ve
birbirine uygun birleşik amaçların sağlanmasında
yardımcı olurlar.”
(6)
Bu
koşullar altında toplumdan , dolayısıyla
bireylerden, oluşan devletle; sivil toplumu
karşı karşıya getirmek; sivil toplumun varlığını
borçlu olduğu devletle çatışmacı , uzlaşmaz
çelişki içinde göstermek; Avrupa’nın karanlık
Orta Çağ yapısına ve düşüncesine karşı, sivil
toplumun değil, halk hareketi olan aydınlanmanın
ve Kilise faşizmine karşı gerçekleştirilen
devrimlerin gerçekliğini görmezden gelmek; sivil
toplumla ulus olmayı, halk hareketiyle bir çıkar
çerçevesinde bir araya gelmiş olan bir topluluğu
birbirine karıştırmaktan başkaca bir anlam
taşımamaktadır.
Kaldı
ki,
“çağdaş anlamıyla sivil toplum; kendini üreten,
kendini destekleyici, devletten özerk ve
belirlenmiş bir dizi kurallardan oluşan yasal
bir düzene bağlı, örgütlü toplumsal yaşamın bir
alanıdır. O, genelde, kendi çıkarlarını,
hırslarını ve ideallerini ifade etmek, bilgi
alışverişinde bulunmak, karşılıklı hedeflerini
başarmak, devletten isteklerde bulunmak ve
devlet kurumlarını sorumlu tutmak için bir kamu
alanında ortak bir biçimde hareket eden
yurttaşları içerdiğinden “toplum”dan farklıdır.
Toplum, en genel anlamda, kurumların, kuralların
yer aldığı bir ortamda faaliyette bulunan
örgütlenmiş insan topluluklarının adı
olmaktadır.”(7)
“Sivil
toplumu geleneksel birincil gruplardan ayıran
özellik, varolan değerler ve normlar temelinde
oluşmayıp değer ve normlarını kendi içinde
oluşturması ya da süregelen normları grup
çıkarları doğrultusunda değiştirmek çabasında
bulunmasıdır. başka deyişle, sivil toplum
pratikte geçerli olan (biçimsel olmayan) bazı
değer ve normların eleştirisi üzerine
kurulmuştur”(8) yaklaşımıyla sivil toplumun,
‘toplum’dan ayrıldığını ve kendi değerlerini
kendisinin yarattığını görebilmekteyiz. Yine
modern anlamda sivil toplumun unsurları:
“çoğulculuk, kamusallık, özellik, yasallık”
olarak sıralanmaktadır.
“..sivil toplum içindeki topluluklar için,
çoğulculuk, onların birbirine karşı
özerkliklerini; kamusallık, birbirlerine karşı
sorumluluklarını; özellik, birbirlerine karşı
bireyselliklerini; yasallıksa, tabi olacakları
ortak çerçeveleri sağlar.”(9)
Bu
anlamda sivil toplum kavramını tanımlamak
gerekmektedir. Kemalist Cumhuriyet’in başına
numara koymaya alışmış kişilerce sivil toplum
açısından şu özelliklere vurgu yapılmaktadır:
“devlet gücünün vesayeti altında olmayan özgür
dernekler ve örgütlü toplulukların olduğu bir
yerde sivil toplum vardır; sivil toplum, ancak
bir bütün olarak toplumun, devlet vesayetinden
bağımsız olarak dernekler ve örgütlü topluluklar
yoluyla kendini yapılandırdığı ve eylemlerini
koordine edebildiği bir yerde anlamlı ve
fonksiyoneldir; bu örgütlerin, bir bütün olarak
devlet politikasının gidişatını önemli ölçüde
etkileyebileceği bir yerde sivil toplum vardır…
sivil toplum: toplumsal farklılaşma, toplumsal
örgütlenme, gönüllü birliktelik ve baskı
mekanizması oluşturabilme olgularını içeren bir
yapılanma biçimidir… sivil toplum, devletten
bağımsız olmayı içerir ama ondan yabancılaşmayı
zorunlu kılmaz. Sivil toplum, devlet iktidarına
karşı dikkatli olduğu kadar ona karşı
saygılıdır. Sivil toplumun, devletin dışında
kalan bir alan olması konusunda bir tereddüt
olmamakla beraber onun daha spesifik anlamda
–mekan ve etkinlik türü anlamında- hangi
alanları kapsadığı konusunda tam bir uzlaşma
yoktur.”(10)
Sivil
Toplum Efsanesi Nedir Ne Değildir? -3
Yeni Liberal Akım ve Sivil Toplum:Sivil
toplum kavramının kısa tarihsel çarpıtma
geçmişini irdeledikten sonra
“sivil toplum”
ve
“sivil toplum örgütü”
kavramlarının günümüz koşulları içindeki yerine
değinmek gerekmektedir. “Modernitenin getirdiği
çatışmacı toplumsal yapı, toplumdaki farklı
çıkar gruplarının siyasal karar mekanizmaları
üzerinde baskı gücü kurma ihtiyacını ve
dolayısıyla da STK’ların (sivil toplum
kuruluşları) hızla kurumsallaşmasını olanaklı
kılmıştır.” Günümüz koşullarında ve çokça
yapılan tanımlamalar çerçevesinde STK’ları şöyle
tanımlamak olanaklıdır:
“toplum yararına çalışan ve bu yönde kamuoyu
oluşturan, kâr amacı gütmeyen, sorunların
çözümüne katkı sağlayarak çoğulculuk ve
katılımcılık kültürünü geliştiren, demokratik
işleyişe sahip, bürokratik donanımdan yoksun ve
gönüllü olarak bir araya gelen bireylerden
oluşan örgütlenmelerdir.”(11)
Genel
olarak sivil toplum çatısı altında toplanan
kurumlar, STK’lardan daha homojen değildir…
STK’ları, gönüllü kuruluşları, kâr amacı
gütmeyen sektörü, yardım organizasyonlarını,
yardımsever toplulukları ve üçüncü sektörü içine
almaktadır. Kimin kullandığına bağlı olarak, bu
terimler işçi sendikaları, ticari dernekler,
profesyonel topluluklar, yasal olarak tanınmamış
(ve hatta illegal olan) karteller veya suç
çeteleri gibi toplulukları içerebilir ya da
içermeyebilir. Çoğu durumda, tanımın kapsamı
dışında neyin bırakıldığı ve niye bırakıldığı
açık değildir.” STK’lara kuşkusuz, “…özellikle
devletlerin her alanda daha önce yürüttükleri
birçok faaliyetten çekilmeye çalıştığı son yirmi
yılda daha fazla rastlıyoruz.”(12)
Yeni
Sağ ideolojisinin düşünürlerinden
Hayek
tarafından ifadesini bulan, aslında yeni liberal
yağmalama düzenin temel felsefesini ortaya koyan
“asgari devlet kuramı”
ulus devletlerin hemen tüm yetki ve
sorumluluklarını törpülediği bir anlayışın
sonucu olarak gündeme gelmektedir. Bu kurama
göre:
“hür bir toplumda, toplumsal hayatın temel
temelleri, bilinçli planlamadan ziyade, beşeri
tekamüle bağlı olmalıdır… dolayısıyla, asgari
devletçi sivil toplum anlayışında, sosyal veya
yeniden dağıtımcı adaletin mükemmellikten yoksun
olduğu vurgulanmakta ve hükümetlerin keyfi
yetkilerini asgari düzeyde tutacak bir anayasal
düzende ısrar edilmektedir.”(13)
Bu tam
da Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik
yapısını ortadan kaldırmaya yönelik çabalarla,
Türklük üst kültür kimliğini yıpratmak anlamına
gelen
“anayasal vatandaşlık”
önermesiyle eşleşmektedir.
“sivil toplumun, devlet tarafından özerk bir
alan olarak tanınması, vatandaşlara eşit muamele
temeline dayanan özgür toplum için şarttır.
Buysa, sivil ve siyasal özgürlüklerin güvence
altına alınmasını, bununla birlikte devletin
daraltılmasını ve gücünün sınırlandırılmasını
gerektirir… devlet sivil toplum oluşum ve
girişimleri karşısında tarafsız olmalı, bu
gruplar ve genel olarak toplum karşısında belli
bir ideolojik tercihe göre tutum almamalıdır.
Çünkü, böyle yapılması onu ayrımcılığa ve
baskıcılığa itmek suretiyle antidemokratik hale
getirir ve meşruluğunu zayıflatır, hatta zamanla
ortadan kaldırır. “Anayasal vatandaşlık” ancak
böyle bir siyasal örgütlenme türü içinde anlamlı
hale gelecektir.
Bütün farklılıklarına rağmen, ortak değerler
etrafında biraraya gelme iradesi gösteren kurucu
özneler (kişiler) olarak vatandaşların eseri
olacak böyle bir cumhuriyette, devlet ne
kendini vatandaşlardan üstün görebilir ne de
onlara neyin doğru neyin yanlış olduğunu (hayatı
nasıl yaşamaları ve ne tür etkinliklerde
bulunmaları gerektiğini) “öğretmeye”
kalkışabilir. Ancak böyle bir devlette,
vatandaşlara farklı kimlik ve tercihlerine göre
değil, insan ve vatandaş sıfatıyla eşit kişiler
olarak muamele edilebilir. Anayasal vatandaşlık
kavramı da galiba bu arayış ve özlemin bir
ifadesidir.”(14)
Friedrich Naumann Vakfı
tarafından desteklenen ilgili kitap alıntısında,
günümüz yeni liberal akımın ateşli savunucu
Mustafa Erdoğan’ın
özlediği cumhuriyetle,
Hayek’in
sözünü ettiği “asgari devlet kuramı” birebir
örtüşmektedir. Hayek’in,
“hükümetlerin keyfi yetkilerini asgari düzeyde
tutacak bir anayasal düzende ısrar edilmektedir”
sözüyle;
Erdoğan’ın:
“…böyle bir cumhuriyette, devlet ne kendini
vatandaşlardan üstün görebilir ne de onlara
neyin doğru neyin yanlış olduğunu (hayatı nasıl
yaşamaları ve ne tür etkinliklerde bulunmaları
gerektiğini) “öğretmeye” kalkışabilir.”
Her iki görüş de temelde ulus devletlerin,
yetkin yönetim mekanizmalarının odaklanacağı
merkezi, yeni liberal akımın temsilcileri sivil
topluma ve emperyal merkezlere taşımak önerisini
içermektedir.
Sivil
Toplum Efsanesi Nedir Ne Değildir? -4
Bu
aşamada, Liberalizm düşüncesinin, sivil toplum
kavramıyla bağına dikkat çekmek gerekmektedir.
“sivil toplum, liberal düşüncenin temel
kavramlarından birisini oluşturmuştur.
Liberalizm, inisiyatifi bireye vermiş,
devleteyse bireylerin girişimlerinin ve
örgütlenmelerinin çoğulcu bir yapı içerisinde,
serbestçe gerçekleşmesini güvence altına
almasını sağlama şeklinde sınırlı bir rol
biçmiştir. Temel parolası “bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler” olan liberal anlayışta,
bireyler kendi yararlarını maksimize etmeye
çalışırlarken bu arada toplumsal faydayı da en
azami düzeye çıkartacakları düşünülmüştür. Bu
açıdan bakıldığında sivil toplum, ekonomik
örgütlenmelerin etkinliklerini sürdürdüğü, fakat
aile yaşamının gerçekleştiği yer anlamında özel
alanı dışarıda tutan bir içeriğe sahip olmuştur.
Liberalist görüşe göre, sivil toplum
özel piyasa sektörüyle anlamdaştır.
Bir bütün olarak toplum; devleti ve sivili ya da
özel alanı uzlaştıran, iki hücreli bir modele
göre algılanmaktadır. Özel sektör, özgürlüğe ve
bu alanla ilgili olan devlet sektörü dışındaki
her şeye göre tanımlanır.”(15)
Yine liberal çevrelerde vurgulanan ve Türk
halkının geleneksel sivil asker ikileminden
başkaca olarak; sivil toplum daha çok askeri
olanın karşıtı olarak ve “özgür toplum” olarak
bilinçli bir çarpıtmayla yanlış
kavramsallaştırılmaktadır.(16)
Kuşkusuz burada “özgür toplum” kavramıyla: Türk
askerinin özgürlüğünü küçültücü ve konumunu
ezici bir yaklaşım bulunmaktadır.
“…liberal bir söylemle tüm dünyayı kapsayan bir
“ekonomik sistem” (kapitalizm) zaten vardır. Ve
ortaya çıkış itibariyle bu yapıyı içinde taşır.
Ancak, bu sistemin, liberallerin iddia ettiği
gibi yalnızca “ekonomik”, “özel alana” ait,
“sivil toplumun” masumane yükselişini içeren ve
dünyanın “demokratikleştirilmesine” yarayan bir
sistem olup olmadığı tartışılması gereken bir
sorundur… kapitalizmin krizini aşmak,
liberalizmin ve emperyalizmin ortaya çıktığı
sosyal ve siyasal sorunlara sistemin işleyişini
tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde emek-sermaye
ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini de kapsamak
zorunda kalmıştır. Bunun yanı sıra, 19. yüzyıl
emperyalist güçlerinin yerine yeni hegomonik güç
olarak ortaya çıkan ABD’nin, kendi çıkarları
gereği eski sömürgelerde siyasal bağımsızlığı
özendiren bir tutum sergilemesi de süreci
etkileyen bir diğer olgu olarak vurgulanması
gereken bir başka boyuttur. Bu gelişmeler,
devlet sivil toplum ayrımına dayalı yeni
düzenlemenin emperyalizmin bu yeni biçimiyle
uluslararası alanda boy göstermesi anlamına
gelmektedir.”
Küreselleşmenin ulus devleti yeniden
yapılandırması sürecinde devletin bugüne kadar
üstlenmiş olduğu birtakım işlevlerin özel alana
– sivil topluma bırakılmasıyla; bir kısım
hakların da sermayenin ve örgütlerinin
tahakkümünün alanına sokulması doğal bir sonuç
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum başka bir
ifadeyle ekstra – territoryal rejimler
yaratılması ya da ulusal yasama ve yargı
sisteminin dışında kalabilecek mevzuatın
oluşturulmasıyla; yalnızca devletin
“egemenliğinin aşındırılması değil, aynı zamanda
vatandaşlığın mültecileştirilmesini sağlayacak
bir süreci de beraberinde getirmektedir. Çünkü
devletin yeniden yapılandırıldığı bu süreçte,
hakların gaspı karşısında bireyin sorumlu
tutulabileceği, hesap sorabileceği mekanizmalar
da ulus devletin sınırları dışına
çıkarılmaktadır.”(17) |