Geçmiş Haftalarda Yayınlananları Oku

 

Sivil Toplum Efsanesi Nedir Ne Değildir? -1

 

“Bir şeyi tanımlarken, aynı zamanda o şeyi yaratırız, der Spinoza Öyleyse tanımlamayla hakikat özdeştir. Aslında yarattığımız, o şeyin kavramıdır. Ama öyle olsa bile, soyut bir şey gerçek olabilir. Soyut olanın bir maddiliği olabilir.”(1)

 

Bir kavramın tanımıyla gerçeğin özdeşliğini kurmak ne kadar kolay değilse de sivil toplum kavramının yaşamsal deneyimlerdeki karşılığı; kuşkusuz, örgütlü hareket etmek felsefesine dayanmaktadır. Sivil toplumculuğun devreye girmesi, özellikle devletin zayıflatılması süresiyle bağlantılıdır. Ülke yönetiminde en temel insani gelişmeler üzerine karar veren ve uygulayan devlet bilinçli olarak yıpratılmakta ve sivil toplum örgütleri, devletin hizmet götüremediği alanlarda belirleyici olmaktadır. Bu açıdan bu durumu küreselleşmeyle birlikte ele almak ve küreselleşme süreciyle birlikte irdelemek gerekmektedir. Bundan önce tarihsel bağlamlarıyla sivil toplum nedir ne değildir bakmakta yarar vardır: “Sivil Toplumun, ‘Batı fikir tarihi süreci içinde yeri arandığında, 15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar süren bir zaman kesiti içinde çeşitli anlamlar kazandığı görülür. Her düşünürün kendi değerlendirmesine bağlı olan bu anlamlar daha çok toplumu ayakta tutacak kurum ve bunları temellendiren tabiat kanunu arayışlarının üzerine yerleştirilmiştir. Bunların bir ‘üçüncü katı’ olarak bina edilmiş, onlardan türetilmiştir. Sivil toplum olarak düşünülen toplum ancak devletle ve devlet içinde varolabilirdi. Ya da sivil toplum, kavramsal açıdan, insanlar devleti düşünebilmeye başladıktan sonra varolabilirdi.”(2) 

“Sivil toplum, modern doğal hukuktan başlayıp Cicero’nun “societas civilis” fikrinden geçerek klasik felsefeye ve hepsinden önce de polis anlamında kullanıldığı Aristoteles’e kadar geriye götürülebilen bir kavramdır ve eski Avrupa geleneğinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. …ilk klasik versiyonunu tanımlayan Aristoteles, sivil toplumu, yasalarla belirlenmiş kurallar sistemi içindeki özgür ve eşit kabul edilen yurttaşların bir siyasal toplumu olarak adlandırmıştır.”(3)

Sivil toplum kavramını, “…tarihi olarak, devletin koruması altındaki “barışçı bir toplum”dan (Hobbes), vatandaşlara sivil erdemler kazandıran özel derneklere (Montesguieu ve Tocqueville) ve yönetici sınıfın egemenliğini garanti eden kültürel birliklerin gruplaşmasına kadar (Gramsci) pek çok durumu ifade etmek için kullanabilmiştir.”(4)

Avrupa’nın sivil toplumcu düşünürlerinden olan John Keane, tarihsel süreci dört aşamalı olarak inceliyor. Birinci aşamada; “…18. yüzyılın ortalarına kadar tüm Avrupalı siyasal düşünürler, sivil toplum terimini devletle aynı anlamda kullanmışlardır. Bu anlamda sivil toplum (devlet) mensuplarına kendi yasalarının nüfuzu altına sokan ve böylece barışçı düzeni ve iyi yönetimi sağlama bağlayan bir siyasal birliktelik tipidir. Bu sivil toplumun üyesi yurttaş olmak demektir. 18. yüzyılın ortasından (1750 – 1850) sonraysa; artık devletle sivil toplum ayrı varlıklar olarak görülmeye başlanmıştır. Bu ikinci evredeki temel vurgu sivil toplum içindeki bağımsız ‘toplumlar’ın kendilerini devlete karşı savunmalarının meşru olduğu şeklindeki çığır açıcı iddiadır. Bu dönemde ‘devlete karşı sivil toplum’ teması Alman düşüncesinde yoktur. Fakat, özellikle İngiltere ve Fransa’daki ‘Amerikan ve Fransız Devrimi tartışmalarında’ görülmektedir. Gelişmenin üçüncü evresinde ‘devlete karşı sivil toplum’ temasının çatışma ve düzensizlik üreten bir olgu olarak görülmesiyle ‘sivil topluma karşı devlet’ algılaması ağırlık kazanmıştır… Hegel’in devleti sivil toplumun atası, koruyucusu, eğiticisi ve cezalandırıcısı olarak görmesi buna örnek verilmektedir. Hegel devlet-sivil toplum ayrımının tamamen ortadan kaldırılmasını savunmamakla birlikte, tanımladığı anlamdaki bir devletin de sivil toplumun tanrısı olduğu ortaya çıkmaktadır… Sivil toplumun ‘modernleşmesi’ne yapılan dördüncü katkı da; düzenleyici devlet iktidarının yeni biçimlerinin sivil toplumu boğacağı kaygısı ağır basarak sivil toplumun güçlendirilmesi çağrısının yapılmasıdır. ‘buna uygun olarak da çoğulcu, kendi kendini örgütleyen, devletten bağımsız bir sivil toplumu korumanın ve yenilenmenin önemi vurgulanmaktadır.”(5)  
 

 

                             
Sivil Toplum Efsanesi Nedir Ne Değildir? -2 
 

Tam da bu noktada tarihsel süreç çarpıtılmaktadır. Konu örgütsel eylem bağlamından soyutlanmakta ve halk devlet, sivil toplum devlet karşıtlığında buluşturulmaya çalışılmaktadır. Keane’nin anlatımının, tarihi çarpıtmasının, tam tersine hiçbir örgüt (yasadışı örgütler hariç) şu özelliklerden bağımsız ele alınamaz : “bir örgütte her zaman bireyler vardır, bu bireylerin çeşitli konularda birbirleriyle ilişkileri olmaktadır, bunlar etkileşim halindedirler , bu etkileşimler her zaman bir tür yapı içinde düzenlenebilir ya da tanımlanabilir, örgütte bulunan her bireyin bireysel amaçları vardır ki, amaçlardan bazıları kendi davranışlarının nedenlerini oluşturur. Örgüte katılmakla birey kendi amaçlarına ulaşmak için yardım göreceğini ümit eder, bu etkileşimler, belki, bireylerin kendi amaçlarından farklı fakat bunlarla ilgili ve birbirine uygun birleşik amaçların sağlanmasında yardımcı olurlar.” (6)

Bu koşullar altında toplumdan , dolayısıyla bireylerden, oluşan devletle; sivil toplumu karşı karşıya getirmek; sivil toplumun varlığını borçlu olduğu devletle çatışmacı , uzlaşmaz çelişki içinde göstermek; Avrupa’nın karanlık Orta Çağ yapısına ve düşüncesine karşı, sivil toplumun değil, halk hareketi olan aydınlanmanın ve Kilise faşizmine karşı gerçekleştirilen devrimlerin gerçekliğini görmezden gelmek; sivil toplumla ulus olmayı, halk hareketiyle bir çıkar çerçevesinde bir araya gelmiş olan bir topluluğu birbirine karıştırmaktan başkaca bir anlam taşımamaktadır.

Kaldı ki, “çağdaş anlamıyla sivil toplum; kendini üreten, kendini destekleyici, devletten özerk ve belirlenmiş bir dizi kurallardan oluşan yasal bir düzene bağlı, örgütlü toplumsal yaşamın bir alanıdır. O, genelde, kendi çıkarlarını, hırslarını ve ideallerini ifade etmek, bilgi alışverişinde bulunmak, karşılıklı hedeflerini başarmak, devletten isteklerde bulunmak ve devlet kurumlarını sorumlu tutmak için bir kamu alanında ortak bir biçimde hareket eden yurttaşları içerdiğinden “toplum”dan farklıdır. Toplum, en genel anlamda, kurumların, kuralların yer aldığı bir ortamda faaliyette bulunan örgütlenmiş insan topluluklarının adı olmaktadır.”(7)

“Sivil toplumu geleneksel birincil gruplardan ayıran özellik, varolan değerler ve normlar temelinde oluşmayıp değer ve normlarını kendi içinde oluşturması ya da süregelen normları grup çıkarları doğrultusunda değiştirmek çabasında bulunmasıdır. başka deyişle, sivil toplum pratikte geçerli olan (biçimsel olmayan) bazı değer ve normların eleştirisi üzerine kurulmuştur”(8) yaklaşımıyla sivil toplumun, ‘toplum’dan ayrıldığını ve kendi değerlerini kendisinin yarattığını görebilmekteyiz. Yine modern anlamda sivil toplumun unsurları: “çoğulculuk, kamusallık, özellik, yasallık” olarak sıralanmaktadır. “..sivil toplum içindeki topluluklar için, çoğulculuk, onların birbirine karşı özerkliklerini; kamusallık, birbirlerine karşı sorumluluklarını; özellik, birbirlerine karşı bireyselliklerini; yasallıksa, tabi olacakları ortak çerçeveleri sağlar.”(9)

Bu anlamda sivil toplum kavramını tanımlamak gerekmektedir. Kemalist Cumhuriyet’in başına numara koymaya alışmış kişilerce sivil toplum açısından şu özelliklere vurgu yapılmaktadır: “devlet gücünün vesayeti altında olmayan özgür dernekler ve örgütlü toplulukların olduğu bir yerde sivil toplum vardır; sivil toplum, ancak bir bütün olarak toplumun, devlet vesayetinden bağımsız olarak dernekler ve örgütlü topluluklar yoluyla kendini yapılandırdığı ve eylemlerini koordine edebildiği bir yerde anlamlı ve fonksiyoneldir; bu örgütlerin, bir bütün olarak devlet politikasının gidişatını önemli ölçüde etkileyebileceği bir yerde sivil toplum vardır… sivil toplum: toplumsal farklılaşma, toplumsal örgütlenme, gönüllü birliktelik ve baskı mekanizması oluşturabilme olgularını içeren bir yapılanma biçimidir… sivil toplum, devletten bağımsız olmayı içerir ama ondan yabancılaşmayı zorunlu kılmaz. Sivil toplum, devlet iktidarına karşı dikkatli olduğu kadar ona karşı saygılıdır. Sivil toplumun, devletin dışında kalan bir alan olması konusunda bir tereddüt olmamakla beraber onun daha spesifik anlamda –mekan ve etkinlik türü anlamında- hangi alanları kapsadığı konusunda tam bir uzlaşma yoktur.”(10) 
 
 
 

          Sivil Toplum Efsanesi Nedir Ne Değildir? -3 
 

Yeni Liberal Akım ve Sivil Toplum:Sivil toplum kavramının kısa tarihsel çarpıtma geçmişini irdeledikten sonra “sivil toplum” ve “sivil toplum örgütü kavramlarının günümüz koşulları içindeki yerine değinmek gerekmektedir. “Modernitenin getirdiği çatışmacı toplumsal yapı, toplumdaki farklı çıkar gruplarının siyasal karar mekanizmaları üzerinde baskı gücü kurma ihtiyacını ve dolayısıyla da STK’ların (sivil toplum kuruluşları) hızla kurumsallaşmasını olanaklı kılmıştır.” Günümüz koşullarında ve çokça yapılan tanımlamalar çerçevesinde STK’ları şöyle tanımlamak olanaklıdır: “toplum yararına çalışan ve bu yönde kamuoyu oluşturan, kâr amacı gütmeyen, sorunların çözümüne katkı sağlayarak çoğulculuk ve katılımcılık kültürünü geliştiren, demokratik işleyişe sahip, bürokratik donanımdan yoksun ve gönüllü olarak bir araya gelen bireylerden oluşan örgütlenmelerdir.”(11)

 

Genel olarak sivil toplum çatısı altında toplanan kurumlar, STK’lardan daha homojen değildir… STK’ları, gönüllü kuruluşları, kâr amacı gütmeyen sektörü, yardım organizasyonlarını, yardımsever toplulukları ve üçüncü sektörü içine almaktadır. Kimin kullandığına bağlı olarak, bu terimler işçi sendikaları, ticari dernekler, profesyonel topluluklar, yasal olarak tanınmamış (ve hatta illegal olan) karteller veya suç çeteleri gibi toplulukları içerebilir ya da içermeyebilir. Çoğu durumda, tanımın kapsamı dışında neyin bırakıldığı ve niye bırakıldığı açık değildir.” STK’lara kuşkusuz, “…özellikle devletlerin her alanda daha önce yürüttükleri birçok faaliyetten çekilmeye çalıştığı son yirmi yılda daha fazla rastlıyoruz.”(12)

Yeni Sağ ideolojisinin düşünürlerinden Hayek tarafından ifadesini bulan, aslında yeni liberal yağmalama düzenin temel felsefesini ortaya koyan “asgari devlet kuramı” ulus devletlerin hemen tüm yetki ve sorumluluklarını törpülediği bir anlayışın sonucu olarak gündeme gelmektedir. Bu kurama göre: “hür bir toplumda, toplumsal hayatın temel temelleri, bilinçli planlamadan ziyade, beşeri tekamüle bağlı olmalıdır… dolayısıyla, asgari devletçi sivil toplum anlayışında, sosyal veya yeniden dağıtımcı adaletin mükemmellikten yoksun olduğu vurgulanmakta ve hükümetlerin keyfi yetkilerini asgari düzeyde tutacak bir anayasal düzende ısrar edilmektedir.”(13)

Bu tam da Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısını ortadan kaldırmaya yönelik çabalarla, Türklük üst kültür kimliğini yıpratmak anlamına gelen “anayasal vatandaşlık önermesiyle eşleşmektedir. “sivil toplumun, devlet tarafından özerk bir alan olarak tanınması, vatandaşlara eşit muamele temeline dayanan özgür toplum için şarttır. Buysa, sivil ve siyasal özgürlüklerin güvence altına alınmasını, bununla birlikte devletin daraltılmasını ve gücünün sınırlandırılmasını gerektirir… devlet sivil toplum oluşum ve girişimleri karşısında tarafsız olmalı, bu gruplar ve genel olarak toplum karşısında belli bir ideolojik tercihe göre tutum almamalıdır. Çünkü, böyle yapılması onu ayrımcılığa ve baskıcılığa itmek suretiyle antidemokratik hale getirir ve meşruluğunu zayıflatır, hatta zamanla ortadan kaldırır. “Anayasal vatandaşlık” ancak böyle bir siyasal örgütlenme türü içinde anlamlı hale gelecektir.

Bütün farklılıklarına rağmen, ortak değerler etrafında biraraya gelme iradesi gösteren kurucu özneler (kişiler) olarak vatandaşların eseri olacak böyle bir cumhuriyette, devlet ne kendini vatandaşlardan üstün görebilir ne de onlara neyin doğru neyin yanlış olduğunu (hayatı nasıl yaşamaları ve ne tür etkinliklerde bulunmaları gerektiğini) “öğretmeye” kalkışabilir. Ancak böyle bir devlette, vatandaşlara farklı kimlik ve tercihlerine göre değil, insan ve vatandaş sıfatıyla eşit kişiler olarak muamele edilebilir. Anayasal vatandaşlık kavramı da galiba bu arayış ve özlemin bir ifadesidir.”(14)

Friedrich Naumann Vakfı tarafından desteklenen ilgili kitap alıntısında, günümüz yeni liberal akımın ateşli savunucu Mustafa Erdoğan’ın özlediği cumhuriyetle, Hayek’in sözünü ettiği “asgari devlet kuramı” birebir örtüşmektedir. Hayek’in, “hükümetlerin keyfi yetkilerini asgari düzeyde tutacak bir anayasal düzende ısrar edilmektedir” sözüyle; Erdoğan’ın: “…böyle bir cumhuriyette, devlet ne kendini vatandaşlardan üstün görebilir ne de onlara neyin doğru neyin yanlış olduğunu (hayatı nasıl yaşamaları ve ne tür etkinliklerde bulunmaları gerektiğini) “öğretmeye” kalkışabilir.” Her iki görüş de temelde ulus devletlerin, yetkin yönetim mekanizmalarının odaklanacağı merkezi, yeni liberal akımın temsilcileri sivil topluma ve emperyal merkezlere taşımak önerisini içermektedir. 
 
 

                          

           Sivil Toplum Efsanesi Nedir Ne Değildir? -4 
 

Bu aşamada, Liberalizm düşüncesinin, sivil toplum kavramıyla bağına dikkat çekmek gerekmektedir. “sivil toplum, liberal düşüncenin temel kavramlarından birisini oluşturmuştur. Liberalizm, inisiyatifi bireye vermiş, devleteyse bireylerin girişimlerinin ve örgütlenmelerinin çoğulcu bir yapı içerisinde, serbestçe gerçekleşmesini güvence altına almasını sağlama şeklinde sınırlı bir rol biçmiştir. Temel parolası “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” olan liberal anlayışta, bireyler kendi yararlarını maksimize etmeye çalışırlarken bu arada toplumsal faydayı da en azami düzeye çıkartacakları düşünülmüştür. Bu açıdan bakıldığında sivil toplum, ekonomik örgütlenmelerin etkinliklerini sürdürdüğü, fakat aile yaşamının gerçekleştiği yer anlamında özel alanı dışarıda tutan bir içeriğe sahip olmuştur. Liberalist görüşe göre, sivil toplum özel piyasa sektörüyle anlamdaştır. Bir bütün olarak toplum; devleti ve sivili ya da özel alanı uzlaştıran, iki hücreli bir modele göre algılanmaktadır. Özel sektör, özgürlüğe ve bu alanla ilgili olan devlet sektörü dışındaki her şeye göre tanımlanır.”(15) Yine liberal çevrelerde vurgulanan ve Türk halkının geleneksel sivil asker ikileminden başkaca olarak; sivil toplum daha çok askeri olanın karşıtı olarak ve “özgür toplum” olarak bilinçli bir çarpıtmayla yanlış kavramsallaştırılmaktadır.(16)

Kuşkusuz burada “özgür toplum” kavramıyla: Türk askerinin özgürlüğünü küçültücü ve konumunu ezici bir yaklaşım bulunmaktadır. “…liberal bir söylemle tüm dünyayı kapsayan bir “ekonomik sistem” (kapitalizm) zaten vardır. Ve ortaya çıkış itibariyle bu yapıyı içinde taşır. Ancak, bu sistemin, liberallerin iddia ettiği gibi yalnızca “ekonomik”, “özel alana” ait, “sivil toplumun” masumane yükselişini içeren ve dünyanın “demokratikleştirilmesine” yarayan bir sistem olup olmadığı tartışılması gereken bir sorundur… kapitalizmin krizini aşmak, liberalizmin ve emperyalizmin ortaya çıktığı sosyal ve siyasal sorunlara sistemin işleyişini tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde emek-sermaye ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini de kapsamak zorunda kalmıştır. Bunun yanı sıra, 19. yüzyıl emperyalist güçlerinin yerine yeni hegomonik güç olarak ortaya çıkan ABD’nin, kendi çıkarları gereği eski sömürgelerde siyasal bağımsızlığı özendiren bir tutum sergilemesi de süreci etkileyen bir diğer olgu olarak vurgulanması gereken bir başka boyuttur. Bu gelişmeler, devlet sivil toplum ayrımına dayalı yeni düzenlemenin emperyalizmin bu yeni biçimiyle uluslararası alanda boy göstermesi anlamına gelmektedir.” Küreselleşmenin ulus devleti yeniden yapılandırması sürecinde devletin bugüne kadar üstlenmiş olduğu birtakım işlevlerin özel alana – sivil topluma bırakılmasıyla; bir kısım hakların da sermayenin ve örgütlerinin tahakkümünün alanına sokulması doğal bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum başka bir ifadeyle ekstra – territoryal rejimler yaratılması ya da ulusal yasama ve yargı sisteminin dışında kalabilecek mevzuatın oluşturulmasıyla; yalnızca devletin “egemenliğinin aşındırılması değil, aynı zamanda vatandaşlığın mültecileştirilmesini sağlayacak bir süreci de beraberinde getirmektedir. Çünkü devletin yeniden yapılandırıldığı bu süreçte, hakların gaspı karşısında bireyin sorumlu tutulabileceği, hesap sorabileceği mekanizmalar da ulus devletin sınırları dışına çıkarılmaktadır.”(17)     

 
 
                                                           Kaynakçalar 
 

1-Cem Soydemir, All That Caz, Kül Eleştiri Dergisi, Eylül Ekim 2005, Sayı: 5, S. 30.

2- Cemal Bâli Akal, İktidarın Üç Yüzü, Dost Kitabevi Yayınları, Ocak 2003, Ankara, s. 46.

3-Murat Yıldırım, Sivil Toplum ve Devlet, T.C. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2003, Cilt: 27, No:2, S. 227.

4-Şükrü Nişancı, Sivil İtaatsizlik, Okumuş Adam Yayınları, Mart 2003, İstanbul, s. 120.

5-Ramazan Yelken, Cemaatin Dönüşümü, Geç Modern Dönemde Cemaat Sosyolojisi, Vadi Yayınları, Mart – 1999, Ss. 194 – 195.

6-Herbert G. Hicks, Örgütlerin Yönetimi: Sistemler ve Beşeri Kaynaklar Açısından, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi İşletme Yönetimi, Çev. Osman Tekok, Bintuğ Aytek, Birol Bumin, 1. Cilt, 3. Baskı, Ss. 31 – 32.

7-Murat Yıldırım, a.g.e., Yıldırım ayrıca şunları belirtmektedir: “insanların örgütlenme biçimleriyse kendilerini ve çevrelerini anlamlandıran bakış açılarına göre zaman içerisinde farklılıklar göstermekte, bu bakımdan da onlar birtakım sınıflandırmalara tabi tutulabilmektedir. Örneğin ilkel toplum, feodal toplum, çağdaş toplum gibi…”

8-Erhan Atiker, Modernizm ve Kitle Toplumu, Vadi Yayınları, 1. Basım, Ekim – 1998, s. 192.

9-Vehbi Bayhan, Demokrasi ve Sivil Toplum Örgütlerinin Engelleri: Patronaj ve Nepotizim, T.C. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs – 2002, Cilt: 26, No:1, s. 6.

10-Şükrü Nişancı, a.g.e., Ss. 122 – 124.

11-Mehmet Aslan, Gazanfer Kaya, 1980 Sonrası Türkiye’de Siyasal Katılımda Sivil Toplum Kuruluşları, T.C. Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt:5, Sayı:1, s. 216.

12-Cahit Bağcı, Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Sivil Toplum Örgütleri ve Kalkınma, Sivil Toplum Dergisi, 3 (11), s.10.

13- Şükrü Nişancı, a.g.e., s.141.

14-Mustafa Erdoğan, Demokrasi, Laiklik, Resmi İdeoloji, Liberal Düşünce Topluluğu, Ankara – 1995, s.71. Bu kitap, Friedrich Naumann Vakfı tarafından desteklenerek yayımlanmıştır. Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü (CIPE), Friedrich Naumann Vakfı ve Liberal Düşünce Topluluğunca basılan bir kitaptaki makalesinde Buckhingman Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölüm Başkanı Prof. Norman Barry şunları söylemektedir: “sivil toplumla liberalizm arasında yakın bir ilişki bulunduğu açık olmalıdır: her iki doktrin de bireysel özgürlükten, azınlık haklarından ve politikadan etkilenmeyen bir hukuk sisteminin muhafazasından yanadır. Onların keza tek bir hayat tarzının başka hayat tarzları üstünde siyasi ve anayasal bir üstünlük iddiasına sahip olduğunu ileri süren kapsayıcı sosyal öğretilere bir antipatisi vardır. İkisi de iyinin belirlenmesinde bireysel tercihin kendiliğinden işleyişine inanır. Hiçbir anlayışın diğerleri karşısında bir önceliği veya üstünlüğü olmamalıdır.”  Ömer Demir, İslam, Sivil Toplum, Piyasa Ekonomisi, Liberte Yayınları, s. 5.

15-Murat Yıldırım, a.g.e., s. 230.

16-Sivil Topluma Geçiş, Ekonomik ve Sosyal Etüdler Konferans Heyeti, 1992.

17-Dr. Eren Deniz Tal, Küreselleşme, Yeni Uluslararası Akımlar ve Uluslararası İlişkiler Disiplinine Etkileri, Mersin Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim üyesi, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünün 3 – 5 Temmuz 2002 tarihleri arasında düzenlediği uluslararası konferansta tebliğ olarak sunulmuştur. Tal ayrıca şu görüşleri de dile getirmiştir: “Neoliberal yeniden yapılanmanın mantığı, devletin müdahale edip/etmemesi gereken (ve gereklilikleri ulusaşırı alanda belirlenen) durumlar içeren piyasa – sivil toplumun sözde kendi iç dinamikleri ve işleyişi içerisinde gerçekleştirilecek yine sözde bir “ekonomik gelişme ve kalkınma” kurgusunu içermektedir. Bunun anlamı, vatandaşın karşısında artık hükümetler, bürokrasi, siyasal partiler vb. ile ilişkisi bulunmayan; beslenme, barınma, eğitim gibi bir takım hakları gerçekleştirmek ya da merkezi planlama aracılığıyla bölgesel dengesizlikleri gidermek,kent politikaları uygulamak yükümlülüğü olmayan, işlevi gereği temel hedefi kârını maksimize etmek olan, dolayısıyla “kamusal alanda” sorumlu tutulmayan/tutulamayan ve hesap sorulmayan piyasa/özel/alan/sivil toplumun bulunmasıdır.” S.6. 

Eyüp Selahattin DALKIRAN
Genel Başkan Yardımcısı