|
GİRİŞ
İnsan, yaratılışı
gereği toplum halinde yaşayan bir varlıktır. İnsanların bir kısım
kurallara riayet etmeleri toplum hayatının bir gereğidir. Herkesin
istediğini yapmak istediği yerde hiç kimse istediğini yapamaz. Baş
olmayan yerde herkes baş, herkesin baş olduğu yerde de herkes
köledir. İşte bütün bu kargaşanın önlenmesi için insanların
birbirleri ile ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen yaptırıma
bağlı kurallar gereklidir ki, biz bunlara hukuk diyoruz. O halde
hukuk, insanın sağ doğmak şartı ile ana rahmine düştüğü andan
öldükten sonrasına kadar kişi ile ilgili bir alandır.
Bulandırılmadığı ve ihlal edilmediği sürece hukuk, teneffüs
ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı
kaplar. Yine, ancak kaybettiğimizde değerini anladığımız sağlık gibi
sezilmez bir şeydir. Gerçekten bir haksızlığa uğrayan, şahsına veya
malına bir tecavüz yapılan kimse hukukçu olsun olmasın hukukun ve
hukuk düzeninin varlığını ve gereğini hisseder.
Hukuk, her zaman değişen bir kısım kanun maddeleri değil,
toplumun devamlı bir oluş halindeki düzeni ve adaletin ilk şartıdır.
Zira adalet ancak hukuk kurallarının güzel ve tarafsız uygulanması
ile sağlanabilir. Binlerce yıldır tekrar edilmesine rağmen
değerinden hiçbir şey kaybetmeyen “Milletlerin hayatı adaletle
kaimdir” sözü ne kadar manidardır. Gerçekten adalet insanlar için
devamlı alınan, fakat doyulmayan bir gıda gibidir. Devletler,
hükümdarlar, toplumlar yalnız ve yalnız adaletle ebedileşir. Zulmün
uzun sürdüğü olmuştur ama devamlı olduğu görülmemiştir. Buna mukabil
adalet, güneş gibi, var olduğu müddetçe insanlığı aydınlatmaya ve
onları beslemeğe devam edecektir.
Adalet, hak ve hukuk fikrinin insanlar arasında yerleşmesi ile
mümkün olduğuna göre, hukuk, medeni hayatın dayanağı, toplum
içerisinde emniyetin garantisidir. Haksızlıların önüne, adalet yani
hukuk kurallarının doğru bir şekilde uygulanması ile geçilebilir. Bu
sebeple toplumda hukukun değeri her şeyin üstünde ve önünde gelir.
Adalet;
hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesi anlamına gelir. Haklı ile
haksızın ayırt edilmesi adaletle sağlanır. Bu anlamda herhangi bir
durumun adil (adaletli) olup olmadığından söz edilebilir. Adalet
kavramı temelde
hukuk kurallarına uygunluğu
içerir. Öte yandan, adalet insanların toplum içindeki
davranışlarıyla ilgili olduğundan
ahlak ve
din kurallarıyla da ilişkidir
Adalet: Kısaca
haklılık ve hakka uygunluktur. Öznel anlamda adalet, herkesin
hakkını tanıma konusunda değişmez ve kesin istektir. Nesnel anlamda
adalet, karşıt çıkarlar arasında hakka (hukuka) uygun bir
denkliktir.(adalet:eşitlik düşüncesidir) (adalet 4 tür altında
toplanabilir . bunlar:dağıtıcı adalet,dekleştirici
adalet,hakkaniyet.sosyal adalettir
Düşünürler eski
çağlardan beri adalet kavramıyla ilgilenmişlerdir. Kutsal kitapların
hepsinde adalete ve adil olmaya ilişkin bölümler bulunur. Eski
Yunanlı düşünür
Platon’a göre adalet en yüce
erdemlerden biri, insanın ve devletin temel davranış kuralıdır.
Aristoteles’in hareket
noktasını ise eşitlik kavramı oluşturur. Ona göre, herkese eşit
davranmak adalet için yeterli değildir. Bir hukuk düzeni güçsüzleri
koruduğu ölçüde adaletli olabilir. Örneğin, günümüzde kişinin
tükettiği herhangi bir maldan alınan
katma değer vergisi adil bir
vergi değildir. Çünkü kişinin gelir düzeyini dikkate almaz. Buna
karşılık, kişinin geliri üzerinden alınan ve gelir düzeyi
yükseldikçe vergi oranının da arttığı
gelir vergisi daha adil bir
uygulamadır
18. yüzyılda
Aydınlanma Çağı düşünürleri
adalet kavramını daha dar biçimde tanımladılar. Onlara göre hukuka
ve hukuksal eşitliğe uygunluk adalet için yeterlidir. Ne var ki,
hukuk düzeni her zaman adil olmayabilir. Çünkü hukuk yasaların her
durumda aynı biçimde uygulanmasını gerektirir. Oysa
yargıç herhangi bir olayda
yasayı uygularken, durumun özelliklerini de göz önünde bulundurmak
zorundadır. Böylece genel bir nitelik taşıyan yasanın eksik yanları
uygulamada giderilebilir ve adalete daha çok yaklaşabilirler.
Günümüzde adalet kavramı
sosyal adaleti de
kapsamaktadır. Sosyal adalet, ekonomik, sosyal ve kültürel
değerlerin dağılımındaki dengesizliklerin giderilmesini, toplumdaki
zayıf ve güçsüzlere devletçe yardım edilmesini içerir.
Yargı;
yürütmeyi denetleyen ve vatandaşların yasal haklarını kanun önünde
koruması için çalışan erktir.
Hukuksal olarak;
Yasalara göre mahkemece bir olay veya olgunun doğuşuna etken olan
sebeplerin de göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi sonucu
verilen karardır.Diğer bir ifadeyle; Kavrama, karşılaştırma,
değerlendirme vb. yollara başvurularak kişi, durum veya nesnelerin
eleştirici bir biçimde değerlendirilmesi.Yani hükümdür
İnsan, yaratılışı gereği toplum halinde yaşayan bir varlıktır.
İnsanların bir kısım kurallara riayet etmeleri toplum hayatının bir
gereğidir. Herkesin istediğini yapmak istediği yerde hiç kimse
istediğini yapamaz. Böyle bir kargaşanın önlenmesi için insanların
birbirleri ile ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen yaptırıma
bağlı kurallar gereklidir ki, biz bunlara hukuk diyoruz. O halde
hukuk, insanın sağ doğmak şartı ile ana rahmine düştüğü andan
öldükten sonrasına kadar kişi ile ilgili bir alandır.
Konumuz gereği
günümüz hukuk, adalet ve yargı sistemi üzerinde durmamız
gerekmektedir. Ancak her kurumun olduğu gibi hukukumuzun da bir
Cumhuriyet öncesi, yani Osmanlı dönemi vardır. Günümüzü daha iyi
anlayabilmek için geçmişi bilmek ise, bir zarurettir. Bu sebeple
burada öncelikle Osmanlı devletinde hukuk, adalet ve yargı üzerinde
duracağız Daha sonra ise Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar ki
gelişimini izah etmeye çalışacağız.
OSMANLI DEVLETİNDE HUKUK, ADALET VE YARGI
SİSTEMİ
1- Osmanlıda Şer’î- Örfî Hukuk Ayrımı
İslâm hukuku, anayasa, idare ve malî hukuk gibi hususlarda çerçeve
hükümler getirmekle yetinmiş, ayrıntıya girmemiştir. Bunun çeşitli
tarihî, siyâsî ve hukukî sebepleri vardır. İslâm’ı bir hukuk sistemi
olarak da benimseyen Osmanlı Devletinde de sultanlar, bu çerçeve
hükümleri esas alarak kendilerine tanınan sınırlı yasama yetkilerini
kullanmışlardır. Kanunnâme, ferman, adalet name, yasak nâme gibi
isimlerle anılan bu düzenlemelere, fıkıh kitaplarındaki hükümlerle
karışmaması için örfî hukuk ismi verilmiştir. Buna göre fıkıh
kitaplarında yer alan hükümlere şer’î hukuk, devlet başkanının
fermanları ile oluşan hükümler topluluğuna da örfî hukuk denmiştir.
Her iki hukuk birden de Osmanlı hukukunu oluşturmaktadır.
Belirtmek gerekir ki bu ayrım örfî hukukun şer’î olmadığı anlamına
gelmemektedir. Bilakis şer’î hukuk, yukarıda da izah edildiği üzere
niteliği itibariyle örfî hukukun oluşmasına izin vermiş
bulunmaktadır. Ayrıca şer’î ve örfî hukuk, birbirinden tamamen
bağımsız iki hukuk sistemi de değildir. Başka bir ifade ile örfî
hukuk, şer’î hukuka bağlı olarak gelişen hükümler topluluğundan
ibarettir. Çünkü örfî hukuk, şer’î hukuk tarafından ülül-emr’e
tanınan sınırlı yasama yetkisi kullanılarak oluşturulan hukuktur.
Zaten diğer kaynaklar yanında örfî hukukun temel kaynağını oluşturan
örf ve adet ile amme maslahatı şer’î hukukun kaynakları arasında yer
almaktadır.
Şer’î ve örfî hukukun düzenledikleri alanları da kesin bir çizgi ile
birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Çünkü şer’î ve örfî hukuk
tamamen farklı alanları düzenleyen ayrı hukuk sistemleri olmayıp,
çok defa şekil ve muhteva açısından yanyana bulunmaktadırlar.
Meselâ, devlet başkanının mevcut şer’î hükümleri tedvin etmesi örfî
hukuk olarak nitelendirilmektedir. Böyle bir durumda meydana
getirilen hükümler şer’î, onlara verilen şekil ise örfî hukuk olarak
isimlendirilir. Şer’î hukukun herhangi bir hüküm vaz’ etmediği ve
kanunlaştırılmasını tamamen zamanın devlet başkanına bıraktığı
hususlarda ise, daha rahat bir ayrım yapılabileceği söylenebilir.
Ancak bu ayrımın, belirli hukuk dallarından ziyade her hukuk
dalındaki hükümler nazara alınarak yapılması daha sağlıklı bir
netice verir. Çünkü şer’î hukuk belirli alanları tanzim ederek diğer
alanları tamamen boş bırakmış değildir. Az veya çok genel-özel hüküm
şeklinde mutlaka bir kısım hükümler vaz’ etmiştir. Ancak, her hukuk
dalında ilişkin hükümlerin yüzdesi farklıdır. Mâlî hukukta ve ceza
hukukunun tazir suç ve cezalarında örfî hukuk oranı yüzde doksanlara
varırken, borçlar ve aile hukuku alanında bu oran yüzde birlere
kadar inmektedir.
2- Osmanlı’da Anayasa Hareketleri
İslam, belirli bir yönetim şekli öngörmemiştir. Muhtemelen bu
sebepten İslam tarihinde bugünkü anlamı ile sistemli bir anayasa
hazırlanmamıştır. Hz. Peygamber devrindeki Medine Anayasası olarak
bilinen vesika da çeşitli sebeplerle kısa sürede değerini
yitirmiştir. Osmanlı devletinde de Fatih devrine kadar herhangi bir
anayasa veya bu nitelikte bir belgeye ihtiyaç duyulmamıştır. Bu
sebeple Osmanlı hukuk tarihinde ilk yazılı anayasanın Fatih’in
teşkilat kanunnamesi olduğu söylenebilir. Ancak söz konusu kanun,
yeni hükümlerden çok o zamana kadar fiilen yürürlükte bulunan
hususları yazılı hale getirmiştir. Bu husus kanunnamede “bu kanun
atam, dedem kanunudur” şeklinde açıkça belirtilmektedir.
Kanunnamenin muhtevasında divan-ı hümayun ve saltanat başta olmak
üzere devletin merkezi teşkilatı ve bunların işleyişi üzerinde
durulmaktadır. Kanunnamede o devre kadar ki saltanat usulü sadece
yazılı hale getirilmiş, devletin şeklinde herhangi bir değişikliğe
gidilmemiştir. Tartışmalı olmakla birlikte kamu düzeni için
padişahların kardeşlerini katledebilecekleri hükme bağlanmıştır.
Divana bizzat padişahın başkanlık etmesi geleneği kaldırılmıştır.
Diğer teşkilatlarda da herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir.
Belirtmek gerekir ki günümüz anayasaları ile mukayese edildiğinde
eksik ve basit olduğu söylenebilir. Ancak hazırlandığı devir nazara
alındığında onun anayasa niteliğinde bir kanun olduğu söylenebilir.
Fatih’in söz konusu kanunnamesi üzerinde yapılan bir kısım
değişikliklerle 1876 Kanun-ı Esâsiye kadar yürürlükte kalmıştır.
Ancak bu arada yine anayasal belge olarak nitelendirilebilecek
Sened-i İttifak ve özellikle Tanzimat Fermanı bulunmaktadır. 1808
tarihli Sened-i İttifak Anadolu ve Rumeli Ayanları ile II. Mahmut
arasında imzalanmıştır. Bu belge ile devlete isyan eden âyanlar
resmen tanınmış ve padişahın yetkilerinde önemli ölçüde
sınırlamalara gidilmiştir. Niteliği ve getirdiği hükümleri
itibariyle önemli bir belge olsa da anayasal bir belge olduğu
söylenemez.
3- Tanzimat Fermanı ve Getirdiği Yenilikler
Gülhane Hatt-ı Hümâyunu veya Tanzimat Fermanı olarak tarihe geçen
ferman, 3 Kasım 1839 da Mustafa Reşit Paşa tarafından okunarak
yürürlüğe girmiştir. Söz konusu ferman, anayasal bir belge, insan
hakları bildirisi, ferman veya sadece şartnâme, yani egemenliği
kullanmaya yetkili organın kendi yetkilerini kendisinin kısıtladığı
bir tasarrufu olarak da nitelendirilmiştir. Belirtmek gerekir ki,
söz konusu belge, Osmanlı tarihinde zaman zaman rastladığımız
fermandan başka bir şey değildir. Bugünkü hukuk anlayışı ile ele
alınırsa, sistemli bir anayasa olduğu söylenemez. Bununla birlikte
getirdiği hükümler ve başlattığı devir açısından normal ferman ve
anayasalardan farklı bir konuma sahiptir. Çünkü o, Osmanlı
Devletinde Lâle devri ile gayr-ı resmi olarak başlayan Batıya
yönelişin resmen başlangıç belgesidir. Gerçekten Tanzimat Fermanı
ile Osmanlı Devletinin Batılılaşma yoluna girmesini sağlayacak
kuruluşların temeli atılmıştır. Bütün alanlarla ilgili olarak
kavanin-i cedide vaz’edileceği kabul edilmiştir. Gerçekten de bu
tarihten sonra ceza ve ticaret kanunları başta olmak üzere bir çok
kanun Fransa’dan iktibas edilmiştir. Yani Tanzimat fermanı Osmanlı
hukuk tarihinde iktibas hareketini başlatmıştır. Bütün müesseselerde
Batı esas alınarak değişikliklere gidilmiştir. Böylece Cumhuriyet
devrinde yapılacak olan yeniliklerin bir çoğunun temeli atılmıştır.
4- Kanun-ı Esâsi Ya da Birinci Meşrutiyet
Kabul etmek gerekir ki, Osmanlı hukuk tarihinde bugünkü anlamı ile
ilk yazılı anayasa 1876 tarihli Kanun-ı Esasidir. Söz konusu anayasa
1876 yılında II. Abdülhamid’in tahta çıkışı ve daha çok Mithat
Paşanın gayretleri ile ilan edilmiştir. O devirde devletin
içerisinde bulunduğu dahili ve harici gailelerin giderilmesi
amacıyla hazırlanmıştır. Ayrıca hazırlanmasında Tanzimat ve Islahat
Fermanlarında olduğu gibi batının önemli ölçüde etkisi olmuştur.
Kanun-ı Esasi’ye göre, yürütme görevi başta padişah olmak üzere
bakanlar kuruluna, yasama görevi ise âyân ve mebusan meclisine
verilmiştir. Yargı alanında ise mahkemelerin bağımsızlığı hükme
bağlanmış ve savcılık müessesesi kabul edilmiştir. Kanun-ı Esâsî,
kısa süre sonra II. Abdülhamid tarafından askıya alınmıştır. Böylece
33 yıl sürecek olan II. Abdülhamid devri başlamıştır. 1876
anayasasında 1909 yılında önemli değişiklikler olmuş, mesela,
hükümetin parlamentoya karşı siyasal sorumluluğu benimsenmiştir ki,
bu da en azından şeklen parlamenter hükümet sistemine bir geçiş
sayılabilir.
5- Osmanlı’da Yönetim
Osmanlı devletinin nev-i şahsına münhasır bir yönetim tarzına
sahipti. Devletin başında Padişah vardı. Padişahlık babadan oğula
geçmekteydi. Yasama yürütme ve yargı padişaha bağlıydı. Padişah
hukuken sorumsuzdu. Ancak Osmanlı devletinde ulema-vükela ve askeri
sınıf genelde bir muhalefet partisi gibi çalışıyordu. Padişah
sorumsuz gibi görünmekle birlikte ulemadan fetva ve vükelanın
(vekiller=bakan ve diğer bürokratlar) desteğini alan askerler
padişahlardan birini indirip diğerini tahta oturtabiliyorlardı. Bu
kurumlar birbiri ile uyumlu çalıştığı dönemlerde devlet yükselmiş,
aralarındaki uyum bozulunca devlet çökmeye başlamış ve nihayet bu
ilişki kopunca devlet de yıkılmıştı.
Padişahın devlet işlerini yürüten yardımcısı sadrazam, bütün
işlemlerinin İslam hukukuna uygunluğunu denetleyen yardımcısı ise
şeyhülislamdı. Örfi hukuk ile ilgili yargı yetkisini sadrazama,
şer’î hukuk ile ilgili yargılama yetkisini ise, kazasker ve
divanlara bırakmıştı. Taşrada ise kadılar her iki görevi birlikte
yürütmekteydiler. Merkezde devlet işlerinin halledildiği en önemli
yer şüphesiz Divan-ı Hümayun idi. Fatih devrine kadar padişahlar
divana bizzat başkanlık etmiş, bu tarihten sonra yerlerini sadrazama
bırakmışlardır.
Taşra teşkilatına gelince Osmanlı devleti federal bir yapı
görünümündeydi. Ülke eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar da
kazalara bölünmüştü. Eyaletlerin başında beylerbeyi, sancakların
başında sancakbeyi, kazaların başında ise aynı zamanda hakimlik,
noterlik ve belediye başkanlığı da yapan kadılar bulunurdu.
XVIII. yüzyılın başlarından itibaren başlayan batılılaşma veya diğer
adı ile “Lale Devri” ekonomik, sosyal, kültürel alanlarda kısmen
dahi olsa ilerleme olmasına rağmen hukuki alanda herhangi bir
değişiklik ve yenilik olmamıştı. Devlet, nüfuzunu kötüye
kullandığından ve saldığı ağır vergilerden dolayı, idareye karşı
genel bir hoşnutsuzluğun doğmasına sebep olmuştu. Bunu fırsat bilen
bazı kişiler devlete karşı başkaldırmaya başlamışlardı. Bir kısım
âyân eyaletlerde idareyi ellerine geçirmeye başlamışlardı. Bu hal
merkezi otoritenin zayıflamasına neden oldu. III. Selim ile başlayan
Nizâm-ı Cedid hareketi, idari, mali, iktisadi, askeri, içtimai ve
hemen her alanda büyük yenilikler öngören bir program idi. Kısmen
dahi olsa bu program uygulamaya konuldu. III. Selim’den kısa bir
süre sonra tahta geçen II. Mahmut yarım kalan programı daha da
genişleterek uygulamaya çalıştı. O zamana kadar bir çok padişahın
kaldırmaya teşebbüs edemediği, teşebbüs edenlerin de canından ve
makamından olduğu yeniçeriliği kaldırdı. Hemen ardından Divan-ı
Hümayuna geniş yetkiler verdiğini, adlî, idari, mali ve diğer
hususlarda alınacak kararların kendisi tarafından kabul edileceğini
beyan etti. Devletin hemen hemen bütün alanlarında yenilikler
getirmeye çalıştı. Vergilerin tarh ve toplanmasında Avrupa
devletlerinin usulünden yararlanıldı. Divan-ı Hümayun teşkilatı
tamamen değiştirildi. Avrupa'da olduğu gibi “Bakanlıklar” kuruldu.
Meclis-i Vâlây-ı Ahkâm-ı Adliye ismi ile bir meclis oluşturuldu.
6- Ceza Hukuku
Osmanlı devletinde suç ve cezalar had kısas ve ta’zir olmak üzere üç
kısma ayrılıyordu. Bunlardan had ve kısas fıkıh kitaplarında yer
alıyor, ta’zir suç ve cezaları ise kanunnamelerle düzenleniyordu.
Hatta Osmanlı kanunnamelerinde en çok yer verilen hususun, ta’zir
suç ve cezaları olduğu söylenebilir. Tanzimat Fermanından sonra 1840
ve 1851 tarihli Ceza Kanunnameleri hazırlanmıştır. Söz konusu
tamamen Fransız kanunlarından tercümedir. Ta’zir suç ve cezaları ile
ilgili olduğu için yine de şer’î hukukun dışına çıkıldığı
söylenemez. Bu kanunnamenin ilanından sonra ülkenin her vilayetinde
oluşturulan meclislere bağlı sorgu hakimleri aracılığı ile
zanlıların sorgusu yapılarak işkence ile suçu itiraf ettirme gibi
metotlar tamamen yasaklanmıştır.
7- Osmanlı Medeni Kanunu Ya da Mecelle
Osmanlı devletinde fıkıh kuralları geçerli olduğu için ayrı bir
medeni kanun olmayıp fıkıh kitapları mahkemelerde uygulanıyordu.
Özellikle şeyhülislamların verdiği fetvalar mahkemelerin işlerini
oldukça kolaylaştırmıştır. Tanzimat fermanından sonra Osmanlı
devletinin bir medeni kanunun olması ve bunun da özellikle
Fransa’dan alınması için büyük gayret gösterilmiştir. Devrin ileri
gelenleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda bu başarılamamış ve
1868 yılında yine fıkıh kitaplarına dayanan Mecelle vücuda
getirilmeye başlanmıştır. Mecelle, 1868-1876 tarihleri arasında
kitaplar şeklinde hazırlanmıştı. Tamamı 1851 madde olup, akitlere,
haksız fiillere, bir kısım şahsın hukukuna, bir kısım ayni haklara
ve bir kısım da hukuk muhakemeleri usulüne ait olmak üzere çeşitli
hükümlere yer verilmişti. Mecelleyi hazırlayan kurul aslında 16.
kitaptan sonra dağılmamış, aile, miras, vasiyet, vesayet, vakıf gibi
hususları hazırlamaya devam etmiştir. Ancak bu hususlar
kanunlaşamadan ilgili komisyonun çalışmaları tatil edilmiştir.
Kanun tekniği ve tasnif bakımından o devirdeki batı mevzuatına,
mesela Fransa veya Avusturya medeni kanununa nazaran geri olmakla
birlikte, kendisinden önceki Osmanlı mevzuatına nazaran terakki
etmiş bir sistematiğe sahiptir. Daha da önemlisi dağınık bir halde
bulunan fıkıh hükümlerini bir sisteme bağlı olarak bir araya
getirmesi açısından büyük bir yenilik ve ilerilik arz eder.
Mecellenin hazırlandığı devri de göz önüne almak gerekir. Yetkin
hukukçuların yetişmediği bir dönemde ve hukukçu olmayan üyelerden
kurulmuş olan ticaret ve nizamiye mahkemelerinde de uygulanmak üzere
hazırlanmıştır. Bu nedenle tekrar, tarif ve mukaddimelerle onlara
bir nevi hukuk kitabı vazifesi görmeyi de üstlenmiştir. Medeni kanun
sistematiğine bağlı olarak değil de, o devirde acilen ihtiyaç
görülen kısımlarına öncelik verilerek hazırlanmıştır. Ayrıca
Mecellenin zamanına göre, sade, basit anlaşılır ve hukuki bir dil
ile yazıldığı söylenebilir.
8- Mecelle Üzerinde Değişiklik Çalışmaları
Mecelle, aile ve miras başta olmak üzere normal bir medeni kanunda
bulunması gereken hususları içermiyordu. Bu sebeple İkinci
Meşrutiyetten sonra Mecelleyi bir medeni kanun olarak tamamlamak
üzere çeşitli komisyonlar kurulmuştur. Bunlardan sadece aile
hukukunu tanzim eden Hukuk-ı Aile Kararnâmesi yürürlüğe girmiştir.
Söz konusu kararname, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi aile
hukuklarını tanzim etmiştir. Müslümanlar tarafından dört mezhebi
birleştirdiği (telfik) azınlıklar tarafından da aile hukuku ile
ilgili yetkileri ellerinden alarak şer’iye mahkemelerine verdiği
için eleştirilmiştir. Bu sebeple iki yıldan daha az bir süre
yürürlükte kalabilmiştir.
1916 yılında kurulup alt komisyonları aracılığı ile uzun süre
çalışmalar yapan Kanun-ı Medeni Komisyonundan beklenen sonuç elde
edilemeyince 1923 yılında isimleri değiştirilerek ve görev alanları
yeniden belirlenerek yeni komisyonlar oluşturulmuştur. Ne var ki,
komisyonların çalışmalarından kayda değer bir netice elde
edilememiştir.
9- Osmanlı’da Adalet ve Yargı Sistemi
Osmanlı devletinde her vilayet, sancak ve kazada ihtiyaç dairesinde
bir veya bir kaç hakim bulunurdu. Tek hakimin görev yaptığı bu usule
şer‘iye mahkemeleri denirdi. Tanzimat’tan önce Osmanlı devletinde
şer’iye mahkemeleri, Cemaat mahkemeleri ve konsolosluk mahkemeleri
olmak üzere üç çeşit mahkeme vardı. Müslüman halk arasında çıkan her
türlü anlaşmazlıklar ile Osmanlı teb’ası ile yabancı devletler
teb’ası arasında meydana gelen medeni hukukla ilgili olmayan
anlaşmazlıklara şer’iye mahkemelerinde bakılırdı. Bunlar tek hakimle
il ve ilçelerde yargı görevini yerine getirirlerdi. Cemaat
mahkemeleri, Osmanlı devletinin Müslüman olmayan halkının din ve
mezhep yönünden bağlı bulundukları cemaatların mahkemeleri idi.
Bunlar kendi cemaatlarına bağlı kimseler arasında çıkan medeni
hukuka ilişkin anlaşmazlıkları kendi örf ve adetlerine göre
çözümlerlerdi. Konsolosluk mahkemeleri ise, kapitülasyonlardan
faydalanan yabancı devletlere mensup kimseler arasında çıkan
anlaşmazlıklara bakıyorlardı.
Osmanlı adliye teşkilatında, başka bir ifade ile şer’iye
mahkemelerinde, yargılamada çabukluk ve ucuzluk en belirgin özellik
olarak göze çarpmaktadır. Hükmün sebebi ve şartları tamamıyla
bulunduktan sonra hakimin hüküm vermeyi geriye bırakması mümkün
değildi. Aksi takdirde görevinden alınması söz konusu olabilirdi.
Çünkü geciken adaletin zulüm olduğu kabul edilmekteydi. Hakim,
hükmünü ancak tarafların sulh olmalarından ümitli olduğu veya yeteri
kadar araştırma yapamayıp kendisinde karar verecek kanaat hakim
olmadığı zamanlarda geciktirebilirdi. Yargılama basitlik, ucuzluk ve
çabukluk ilkelerine dayanmaktaydı. Yabancı yazarlar özellikle bu
konu üzerinde dururken, dünyada sulh ve ceza mahkemelerinin bu
derece hızla sonuçlandığı başka bir ülkenin olmadığını, bu tür
davaların Osmanlıda ancak üç-dört gün sürdüğünü belirtmektedirler.
Aynı şekilde muhakemenin hızlılığı kadar hakimlerin tarafsızlığı da
dikkat çekicidir. Din ayrımı yapılmaksızın Müslüman, Hıristiyan veya
Yahudi herkes gerçeği müdafaa etmek için bir avukatın güzel
konuşmasına ihtiyaç duyulmaksızın davalarını bu hakimlere izah
edebiliyorlardı.
Bununla birlikte yargılama esnasında hakikatin araştırılmasına azami
dikkat gösteriliyordu. Hakim, gerekirse bilirkişilerin ve müftünün
yardımını isteyebilirdi. Bilirkişiler aynı yerde ise sözlü, başka
yerde iseler yazılı olarak görüşlerini bildirebilirlerdi. Hakim
bilirkişiye gitmek zorunda olmadığı gibi bilirkişilerin verdiği
bilgilerle de bağlı değildi. Kendi kanaatine göre hüküm verirdi.
Hakim davalara bakarken sıra takip ederdi. Ancak acele görülmesi
gereken veya uzaktan gelen kişilerin davalarına öncelik verebilirdi.
Yargılamalar aleni idi. Bir başka ifadeyle, yargılamada bulunup
yargılamayı dinlemek isteyenler bundan men edilemezdi. Hakim
yargılama esnasında özellikle alim kişileri bulundurup bunlarla
istişare edebilirdi. Ayrıca hakimin yalnız bulunması onu rüşvet vb.
töhmetlere maruz bırakabilirdi. Bu sebeple muhakemenin yapılış
tarzını gözetlemekle yükümlü şuhûd’ül-hâl adını taşıyan müderris,
ayan gibi şehrin ileri gelenlerinden seçilen beş-altı kişilik bir
grup her zaman mahkemelerde bulunurdu. Hakim davaya bakarken bu
kişilere danışır, özellikle hukukun örfî yönleri ve mahallî adetler
konusunda bu kişiler hakime yardımcı olurlardı. Ayrıca müftüler her
ne kadar adalet dağıtanlar arasında olmasalar da, verdikleri
fetvalar ile, davaların mahkemeye gelmeden halledilmesini
sağlıyorlardı. Böylece hakimlerin işlerini kolaylaştırıyor, ve
böylece, davaların yığılmasını ve adaletin gecikmesinin önüne
geçilmiş oluyordu.
Hakim, yargılama devam ederken, hükümden önce kanaatini
açıklayamazdı. Hüküm anlatıldıktan sonra gerekçesi yazılır ve
taraflara birer nüshası verilirdi.
Osmanlı mahkemelerinde idarî-hukukî ayrımı olmadığı gibi medenî-ceza
ayrımı da yoktu. Sadece Tanzimat’tan önce askerî ve adlî mahkeme
ayrımı vardı[34]. Tanzimat’tan sonra, ise askerlerin özel hukuka
ilişkin işlerine de adlî mahkemelerde bakılmaya başlanmıştı. Tek
hakimin görev yaptığı mahkemelerde hakim, önüne gelen her türlü
davayı karara bağlardı. Hatta günümüzdeki belediye başkanının bazı
işleri ile noterlik işleri ile dahi hakimler ilgilenirdi. Osmanlı
devletinde hakim olabilmek için, yerli yerinde hüküm verebilen,
anlayışı kuvvetli, dürüst ve güvenilir, şahsiyet sahibi, sağlam
iradeli, hukuki meselelere ve yargılama usulüne vakıf ve davaları
İslam hukukuna göre çözebilecek ilmi yeterliliğe sahip olması
gerekirdi. Hakimler bulundukları yerde adaletin temsilcisi
olduklarından devletin siyasi ve idari meselelerine karışmazlardı.
Osmanlı devletinde genel olarak hakimlerin bağımsız ve oldukları
söylenebilir. Nitekim Fatih’in bir ustabaşı ile aralarındaki davada
hakim Fatih’in aleyhine karar verebilmiştir. Şüphesiz Osmanlı
devletinin son devirlerine kadar ki huzur ve sükunu, hukuka hakkıyla
riayet eden, hatır ve gönüle bakmadan hiçbir makamın tesir ve
nüfuzuna kapılmayan, padişahın hukuka aykırı emirlerine itaat
etmeyen hakimlerin varlığı sayesinde olmuştur.
Osmanlı yargı sisteminin genel olarak tek dereceli olduğu
söylenebilir. Bununla birlikte devletin herhangi bir yerinde
haksızlığa uğrayan veya mahalli hakimlerin vermiş olduğu kararların
hukuka veya örfe aykırı olduğunu iddia edenler, valilerden veya
askeri sınıftan şikayeti olan herkes ırk, dil, din, sınıf ve
cinsiyet ayrımı gözetmeksizin Divân-ı Hümâyûn’a başvurabilirlerdi.
Divan-ı Hümayun her ne kadar bir yürütme organı gibi görev yapsa da,
aynı zamanda burada yargılama da yapıldığını belirtmek gerekir.
Hakimin kararı hukuka uygun ise onanır, değil ise yeniden ilgili
mahkemeye gönderilerek davaya tekrar bakılması sağlanırdı.
10- Yargı sisteminde düalizm devri
Tanzimat’tan önce ceza, ticaret ve hukuka ilişkin her türlü davaya
şer’iye mahkemelerinde bakıldığını yukarıda ifade etmiştik.
Tanzimat'tan önce Osmanlı devletinde yargı gücünü tek başına elinde
bulunduran şer’iye mahkemeleri başka bir ifade ile hakimlerin bu
yetkileri XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren azalmaya
başlamıştır. Daha Tanzimat’ın ilanından bir yıl sonra Meclis-i
Ticaretin kurulması ile ticarete ilişkin yetkileri kısılmış, fakat
tamamen ellerinden alınmamıştır. Yine aynı yıl çıkarılan ceza
kanunnamesi ile cezaya ilişkin yetkilerinde de önemli kısıtlamalar
olmuştur. İdari yargıya ilişkin olarak da Tanzimat’ın ilanından önce
1837 de kurulan Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye ile zaten bu
yetkileri ellerinden alınmıştı. Ayrıca hakimlerin yerel yönetim
yetkileri tamamen kaldırılmıştır. Böylece daha Tanzimat fermanı ilan
edilmeden Osmanlı yargı sisteminde düalizm (ikilik) devri
başlamıştı. Tanzimat’tan sonra bu düalizm daha da yaygın hale
getirilmiş, şer’iye mahkemelerinin görevleri İslam özel hukukunun
şahıs, borçlar, eşya ve aile hukukuyla sınırlandırılmıştır.
Yine 1837 yılında İstanbul Hakiminin makamı Bâb-ı Meşihatdeki boş
odalara taşınarak ilk kez resmi bir mahkeme binasında yargı görevi
yerine getirilmeye başlanmıştır. Aynı yıl kazaskerlikler birer
mahkeme olarak Bâb-ı Meşihate nakledilerek bütün hakimler doğrudan
şeyhülislama bağlanmıştır. 1838 de hakimlerin yetkilerini kötüye
kullanmalarını önlemek ve mevcut usulsüzlükleri ortadan kaldırmak
amacıyla Tarik-i İlmîye Dair Ceza Kanunname-i Hümayunu yürürlüğe
konmuştur. 1916 tarihinde kazaskerlik ve evkaf mahkemeleri de dahil
olmak üzere bütün şer‘iye mahkemeleri Adliye Nezaretine bağlanmış ve
Temyiz mahkemesinde şer‘iye adıyla bir daire teşkil olunmuştu. 1919
yılında tekrar şeyhülislamlığa bağlanan şer‘iye mahkemeleri 1917
tarihli Usul-i Muhakeme-i Şer‘iye Kararnamesi ile sağlıklı bir
yapıya kavuşturulmuştu. 1924 tarihli Mehâkim-i Şer‘iyenin İlgasına
ve Mehâkim Teşkilatına Ait Ahkam-ı Muaddil Kanun ile bu mahkemelere
son verilmiştir.
1860 ’da ilk Nizamiye Mahkemesi olarak kabul edilen ticaret
mahkemesinin kurulması, 1868 de Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Şuray-ı
Devlet ismiyle iki yüksek mahkeme oluşturulması ve nihayet 1870
tarihli bir nizamname nizamiye mahkemelerinin yurt çapına yayılması
ile Osmanlı adliye teşkilatında düalizm dana da yaygın hale
getirilmiştir.
Bu mahkemeler şer‘iye mahkemelerinin yanında ikinci bir mahkeme
olarak kurulmuş ve görevleri belirlenmiştir. Buna göre aile, miras,
vakıf, şahsa karşı işlenen suçlar ve cezaları gibi hukuk-ı şahsiye
davalarına şer’iye mahkemelerinde bakılmaya devam edilecek, unların
dışında kalan hukuki anlaşmazlıklara ise, Divan-ı Ahkam-ı Adliye’de
bakılacaktı. Divan-ı Ahkam-ı Adliye hukuk ve ceza olmak üzere iki
kısımdan oluşuyordu. Her bir daire en az beş, en çok on üyeden
oluşacaktı. Bu yüksek mahkeme, şer‘iye mahkemelerinde yürütülen
şer‘i haklar, gayr-ı müslimlere ait özel davalar ve özel meclislerce
görülen ticaret davaları dışında her çeşit ceza ve hukuk davalarına
re’sen veya istinaf yolu ile bakabilecekti. Bir süre sonra Divan-ı
Ahkam-ı Adliye, Adalet Bakanlığına çevrilerek başına da bu kurulun
başkanı olan Ahmet Cevdet Paşa getirilmiştir.
Yargı sistemindeki bu değişikliklere rağmen, henüz bir usul kanunu
yoktu. Mecelle’yi hazırlayan kurul 301 maddelik bir usul kanun
tasarısı hazırlayarak Şuray-ı Devlet’e incelenmek üzere göndermişti.
Burada incelendikten sonra Meclis-i Mebusan’a gönderilmiş olan
kanun, harpler ve diğer siyasi sebeplerle görüşülemedi. Bu sırada
Adalet Bakanı olan Said Paşa, medeni yargıdaki bu boşluğu doldurmak
için, daha önce tercüme edilmiş ve Şuray-ı Devlette görüşülmüş olan
Fransa’nın usul kanununu, Kanun-ı Esasinin verdiği yetkiye dayanarak
muvakkat kanun olarak 1880 tarihinde Usul-i Muhakemat-ı Hukukiyye
Kanunu ismi ile yürürlüğe koydu. Bu muvakkat kanun daha sonra bir
kısım tadillerle Cumhuriyet devrine kadar yürürlükte kalmıştır.
11- Yargıtay ve Danıştay’ın Doğuşu
Gerçekten ilk olarak 1837 tarihinde Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye
bağımsız bir yüksek mahkeme olarak Osmanlı adliye teşkilatına
girmiştir. Ancak bu bağımsız mahkeme sadece adli bir mahkeme olmayıp
aynı zamanda kanun ve nizamnameleri hazırlayan bir danışma kurulu ve
idari mahkeme olarak ta görev yapmak üzere kurulmuştu. Görüldüğü
üzere yine karmaşık bir yapıya sahiptir. Kanun ve nizamnameleri
hazırlama yetkisi 1854 Meclis-i Ali-i Tanzimat’a devredilen bu
meclis, daha sonra Meclis-i Ahkam-ı Adliye ismi ile tekrar
birleştirilerek yine idari ve adli yargı alanında yüksek mahkeme
olarak görevini sürdürmeye devam etmişlerdir.
Adli yargı ile idari yargının birbirinden ayrılışı başka bir ifade
ile adli ve idari yüksek mahkemelerin tam olarak kuruluşu 1868
tarihinde olmuştur. Gerçekten 1868 de Meclis-i Ahkam-ı Adliyenin
ikiye bölünerek Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Şuray-ı Devlet ismiyle iki
yüksek mahkemenin oluşturulması bugünkü Yargıtay ve Danıştay’ın
kesin şekilde kuruluşu olmuştur.
B- CUMHURİYETTEN SONRA HUKUK, ADALET VE YARGI
1- Anayasa ve Yönetim
Cumhuriyet 29 Ekim 1923 de ilan edildiğinde yeni Türk Devleti
tarafından 20 Ocak 1921 tarihinde ilan edilen Teşkilat-ı Esâsiye
yürürlükte bulunuyordu. Söz konusu kanun, I. TBMM’nin varlığını
yasal hale getirmek ve yeni devletin dayandığı temel ilkeleri
belirlemek amacı ile ilan edilmişti. 23 maddelik kısa bir kanun
olmasına rağmen, Osmanlı-Türk Anayasa tarihinin en demokratik
Anayasası olarak tarihe geçmiş olan Teşkilat-ı Esâsiye, Kanun-ı
Esasiyi de yürürlükten kaldırmamıştı. Bu sebeple her iki anayasa
birlikte yürürlükte bulunuyordu. Teşkilat-ı Esâsiye, yeni bir
devletin hukuken ve siyaseten kuruluşunu; saltanatın Osmanlı
soyundan Türk ulusuna geçtiğini; güçler birliği sistemini
benimsemiştir. Bir uyum anayasası olduğu için kısa, devletin şeklini
ve dinini belirtmeyen, demokratik ve ihtilalci bir yapıya sahipti.
23 Nisan 1920’de kurulan yeni Türkiye Devleti, ulusal egemenlik
ilkesine dayanmasına rağmen, kamuoyunun hazır olmayışı ve tüm
güçlerin bağımsızlık hedefinde birleşmesi için saltanata
dokunulmamış fakat devlet başkanlığı makamı boş bırakılmıştı. 1
Kasım 1922 tarihinde saltanat ve halifelik birbirinden ayrılarak
saltanat kaldırılmıştır. Böylece 1299 tarihinden 1523 yılına kadar
sadece saltanat, bu tarihten itibaren de hem halife hem de saltanat
sıfatını taşıyan Osmanoğulları bu tarihten sonra sadece halife
sıfatını taşıyabileceklerdi. Esasen bu sıfat da kaldırılacaktı,
(nitekim kısa süre sonra kaldırılmıştır) fakat kamuoyunun
tepkisinden çekinildiği için böyle bir yol izlenmişti.
Yeni kurulan Türk Devleti, ulusal egemenlik ilkesine dayanmasına
rağmen, kamuoyunun hazır olmayışı ve tüm güçlerin bağımsızlık
hedefinde birleşmesi için Cumhuriyeti de ilan etmemişti. 29 Ekim
1923 tarihine gelindiğinde ulusal egemenlik kavramının
resmileştirilmesi için 27 Ekim hükümet krizi bahane edilerek meclise
sunulan bir anayasa değişikliği ile Cumhuriyet ilan edilmiştir.
Cumhurbaşkanlığına Mustafa Kemal getirilmiştir. Cumhuriyetin ilanı
ile; a) devlet rejiminin ismi konmuştur, b) devlet başkanlığı sorunu
çözülmüş, c) meclisin seçtiği hükümet sistemi kaldırılıp, kabine
sistemi getirilmiş, d) rejim tartışmaları hafiflemiş ve inkılapların
yapılabilmesi için ortam hazır hale getirilmişti.
Devlet yönetiminin tek organda toplanması amacıyla padişahın halife
sıfatı ile elinde bulundurduğu “şeriat hükümlerinin yürürlüğünü
sağlama” görevi 1921 anayasası ile TBMM’ne verilmişti. Böylece 21
anayasası ile padişah ve halife siyasî, dinî ve hukukî yetkilerden
yoksun bırakılmıştı. Saltanatın kaldırılması ile siyasî gücünü
kaybetmesine rağmen yine de geleneksel olarak devletin başı sayılan
halifenin Cumhurbaşkanı ile birlikte görev yapması düşünülemezdi. Bu
sebeple 3 Mart 1924’de çıkarılan bir kanun ile halifelik kaldırılmış
ve gelecekte saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için
Osmanoğulları yurt dışına çıkarılmışlardır.
Cumhuriyetin ilan edilmesi ve halifeliğin kaldırılmasından sonra
yeni devletin ihtiyaçlarını bütün yönlerden karşılayacak bir
anayasanın yapılması zarureti ortaya çıkmıştı. Bu sebeple 20 Nisan
1924 tarihinde Cumhuriyet devrinin ilk anayasası kabul edilmiştir.
24 Anayasası temel özellikleri itibariyle 21 Anayasanın
geliştirilmiş şeklidir. Kanun-ı Esâsi’yi yürürlükten kaldırmıştır.
Devletin şekli, hükümet sistemi ve diğer kurum ve kuruluşları
tanzimi ile yeni kurulan devletin ihtiyaçlarını karşılayacak
niteliktedir. 21 Anayasasında, din ve devlet işlerinin TBMM
tarafından yürütüleceği kabul edilmiş, 24 Anayasasında da devletin
dini İslam olarak belirtilmiştir. 1928 yılında söz konusu madde
anayasadan çıkartılmış ve 1937 yılında da diğer Atatürk ilkeleri ile
birlikte laiklik ilkesi de Anayasaya girmiştir.
1960 ihtilalinden sonra 1962, 1980 ihtilalinden sonra da 1982
Anayasaları hazırlanmıştır. Her iki Anayasa da birkaç istisna
dışında 24 anayasasının genişletilmiş şeklinden ibaret olduğu
söylenebilir. Özellikle ihtilallerden sonra yapılmış olmaları, buna
bağlı olarak ciddi tahlil ve tenkitlere tabi tutulmadan kabul
edilmeleri nedeniyle Sosyal Sözleşmeyi tam olarak yansıtmadıkları
üzerinde durulmaktadır. Başka bir ifade ile Cumhuriyetin ilanından
bu yana anayasa tartışmaları devamlı gündemde kalmıştır. Halen de
gündemde kalmaya devam etmektedir. Son zamanlardaki başkanlık
sistemine geçilmesi hususundaki tartışmaların da bunda etkisi
büyüktür. Şurasını unutmamak gerekir ki, en iyi kanunlar kötü
uygulayıcılar elinde en kötü kanunlar; en kötü kanunlar da iyi
uygulayıcılar elinde en güzel kanunlardır. Kanunlar özellikle
Anayasalar soyut biçimde hazırlandıkları için yorumu tamamen
uygulayıcılara bırakılmaktadır. Bu sebeple Anayasalara değil, insana
yatırım yapmamız gerektiği söylenebilir.
2- Medeni Hukuk
Cumhuriyetin kurulması ile yönetim şekli kadar önemli olan bir başka
husus da medeni hukuk alanında yapılan devrimlerdir. Başka bir ifade
ile İsviçre Medeni Kanunun iktibas edilerek yürürlüğe konmasıdır.
Gerçekten Tanzimat fermanından sonra birçok fikir ve devlet adamının
Fransız Medeni Kanunun iktibas edilmesi hususundaki gayretleri
netice vermemişti. Yukarıda da ifade edildiği üzere 1868-76 yılları
arasında hazırlanıp yürürlüğe konun Mecelle, yürürlükte bulunuyordu.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra o anda Mecelleyi tadil için çalışan
Ukûd ve Vâcibât Komisyonu ile Ahkâm-ı Şahsiye Komisyonu üyelerinin
görevlerine son verilerek yerlerine yeni üyeler atamakla işe
başlanmıştır. Konu ile ilgili talimata göre, yapılacak kanunların
tamamen asrî bir devlet mefhumuna ve temel esaslarına azâmî ölçüde
uygun olması ve memleketin ihtiyaçları nazara alınmalıydı. Bu
maksada ulaşmak için gerek yürürlükteki mevzuattan gerekse yüksek
medeniyeti temsil eden batı milletleri eser ve kanunlarından gereken
bütün esaslar alınmalıydı.
Aradan geçen iki yıldan fazla zamana rağmen istenen medeni kanun bir
türlü ortaya konulamamıştı. Bu durum, yeni bir kanun yapmaktansa
Batı kanunlarından birisini tercüme suretiyle almak düşüncesini
yeniden güçlendirdi. Ancak bunu gerçekleştirmek için her şeyden önce
Batı hukukunu bilen kimselere ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı karşılamak
amacıyla Avrupa’ya öğrenciler gönderilmeye başlandı. Bu öğrenciler
yurda dönünce Almanya, Fransa ve İtalya gibi devletlerin hukuk ve
kanunları ile ilgili yazılar yayınlamaya başladılar. Bu yazılarla
Batı hukukunun kabulü yolunda önemli adımların atılmasına yardımcı
oldular. Bir yandan da Batılı devletlerin medeni kanunları, tercüme
edilerek yayınlanmaya başlanmıştı.
Esasen yeni kurulan Türk Devletinin kararı, Batı medeniyetini
kayıtsız ve şartsız kendisine mal etmekti. Medeniyet bir bütün
olduğu için ya tamamen alınmalı ya da hiç alınmamalıydı. Yönetim
alanında batı medeniyetinin esasları benimsendiğine göre bir birlik
teşkil etmesi için hukuk sistemlerinin de kayıtsız ve şartsız
alınması gerekiyordu. Ayrıca Lozan anlaşmasının 42’nci maddesi ile
Türkiye’deki azınlıklara, aile ve şahsın hukukunu kendi örf ve
adetlerine göre belirleme imkanı sağlanmıştı. Bu amacı
gerçekleştirmek üzere azınlık gruplarının temsilcilerinden oluşacak
bir komisyon kurulacaktı. Lozan anlaşması yürürlüğe girince bu
komisyonlar kurulmuş ve çalışmalarına başlamışlardı. Ancak birden
fazla hukukun aynı anda ülkede yürürlükte bulunmasının bir kısım
sakıncaları vardı. Yüzyıllar süren kapitülasyonlar kaldırılmıştı
ancak yeni kapitülasyonlara kapılar açılmıştı. Azınlıklar şer’iye
mahkemelerine gitmiyor, şer’î hukukun kendilerine tatbik edilmesine
razı olmuyorlardı. İşte bu sebeplerle ülkede bütün vatandaşlara
uygulanacak bir kanun, İsviçre Medeni ve Borçlar Kanunu iktibas
edilmiş ve Mecelle yürürlükten kaldırılmıştı. Söz konusu kanunun
iktibası ile ülkemizde bulunan azınlıklar kendileri için artık ayrı
hükümler koymaya gerek kalmadığını, Lozan anlaşması ile getirilen
istisnai durumun korunmasında bir yarar görmediklerini, yeni kabul
edilmiş olan medeni kanunun kendilerine de uygulanmasını isteyerek
bu konu ile ilgili çalışmalar yapmak üzere kurmuş oldukları
komisyonları lağvetmişlerdir.
3- Neden İsviçre Medeni Kanunu?
Tanzimat’tan sonra devamlı gündeme gelen Fransız medeni kanunu
yerine İsviçre Medeni Kanunun alınması o devirde de bir çok kimseyi
şaşırtmıştır. İsviçre Medeni Kanunun tercihi için şu sebepler ileri
sürülmüştür:
a) İsviçre’de okuyan hukukçuların Türkiye’de işbaşına
gelmesi, b) İsviçre Medeni Kanununun basit ve açık oluşu,
c) kadın-erkek eşitliğine dayanan aile hukukunu güzel tanzim
etmiş olması, d) hakimlere geniş takdir yetkisi vermesi,
e) Fransız medeni kanunun biraz eskimiş ve ihtilal sonrası
yapıldığı için Napolyon’un baskıcı izlerini taşıması, buna mukabil
İsviçre Medeni Kanununun daha yenilikçi ve demokratik olması.
4- Medeni Kanunun Getirdiği Yenilikler
Her şeyden önce medeni hukuk alanını laikleştirmiş, yani din
temellerinden çıkartıp, akli temeller üzerine oturtmuştur. Din
ayrımı gözetilmeksizin bütün vatandaşlara uygulanmayı getirmiştir.
Bunlardan başka medeni kanun daha çok kadınlarla ilgili getirdiği
hükümlerle dikkat çekmektedir. Gerçekten eski hukuka göre, kız ve
erkek kardeşler birlikte mirasçı oldukları zaman ikili birli
paylaşıyorlardı. Medeni kanun bu durumu kaldırarak kız-erkek eşit
miras hakkı getirmiştir. Mahkemelerde ceza hukuku ile ilgili
hususlarda iki kadının şahitliği bir erkeğe denk kabul ediliyordu.
Medeni kanun bu hususta da kadın ile erkeği aynı duruma getirmiştir.
Evlenme ve boşanmada belirli şartlar getirmiş, özellikle erkeğin tek
taraflı boşamasını kaldırarak boşanmayı hakimin takdirine
bırakmıştır. Eski hukukun erkeğe tanıdığı dörde kadar evlenme
hakkını ortadan kaldırarak sadece bir kadınla evlenmeye izin
vermiştir. İmam nikahı olarak bilinen dini nikahı kabul etmemiş,
nikah akti yapma yetkisini belediyelere vermiştir.
Cumhuriyetin ilanında sonra kadınlar medeni kanun ile bu hakları,
yönetim alanında da 1930 yılında belediye seçimlerine katılma, 1934
yılında da milletvekili seçilebilme haklarını elde etmişlerdir.
5- Yargı ve Adalet
Cumhuriyet dönemi yargı sisteminin temelleri Tanzimat fermanının
ilanı ile atılmaya başlanmıştır. Gerçekten Cumhuriyet devrine
gelindiğinde sadece medeni hukukun belirli alanlarına bakmakla
görevli şer’iye mahkemelerinin kaldırılması yeterli olacaktır.
Nitekim öyle de yapılmış laik hukuka geçilmesi amaçlandığı için
İslam hukukuna göre yargılama yapan şer’iye mahkemeleri
kaldırılmıştır. Tanzimat fermanının ilanı ile kurulmaya başlayan
nizamiye mahkemelerinin gelişmiş şekli olan günümüz yargı sistemine
geçilmiştir. Bu sebeple burada anlatılacak olanlar yukarıda Tanzimat
devri gelişmelerinin neredeyse tekrarı niteliğindedir. Gerçekten
yargı idari ve adli olmak üzere öncelikle ikiye ayrılmış (1868),
idari mahkemelerin idarenin işlem ve eylemlerini, adli mahkemeler de
kişilerin birbirleri ile olan anlaşmazlıklarını çözmekle
görevlendirilmişlerdir. Batıdan iktibas edilen kanunlarla hakimlere
daha fazla takdir yetkisi verilmiştir. Hakimlerin bağımsızlığı
anayasalarla teminat altına alınmıştır. Yani hakimlerin kararlarına
yasama, yürütme veya yargı’dan bir etki söz konusu olamayacaktır. Ne
var ki, teoride böyle olmasına rağmen fiilyata yansımadığı yargı
mercilerinin en üst kademesindeki kişiler tarafından ifade
edilmektedir.
Yine teorik açıdan yargıda ucuzluk, basitlik ve çabukluk ilkeleri
vardır. Ancak bunun tatbikata yansımasında büyük sıkıntılar
çekildiği de bir gerçektir. Yeteri kadar yargı görevlisi
alınamaması, teşkilatlanmadaki dengesizlik ve bürokrasi, iş yükünü
artırmakta ve böylece çeyrek hatta yarım yüzyıl süren davalar söz
konusu olabilmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştirilen devrimler içerisinde
şüphesiz en önemli olanı hukuk devrimidir. İslam hukukunun hakim
olduğu Osmanlı hukuk sisteminden tamamen laik ve batı hukuk
sistemine geçilmiştir. Kısa sürede kanunlar yapılamayacağı için
iktibas yolu tercih edilmiştir. İktibasta çeşitli devletlerin tercih
edilmiş olması tamamen bir devletin hukukunun alınarak her türlü
etkiye açık hale gelinmemesi için bilinçli bir tercih olduğu
söylenebilir. Hukuk devriminin yapılması kadar geliştirilerek devam
ettirilmesi de önemlidir.
1926 yılında Medeni kanunun İsviçre’den, Ceza Kanununun İtalya’dan,
Ceza Usul ve Ticaret Kanunun Almanya’dan, Medeni Usul İcra ve İflas
Hukukunun İsviçre’den, idari teşkilatın de Fransa’dan alınması ile
tam bir Avrupa mozayiği oluşturulmuştur. Söz konusu kanunların hemen
hepsinde kabul edildikleri tarihten bu yana onlarca değişiklik
yapılmış halen de bir çoğunun değişikliği mecliste beklemektedir.
Başka bir ifade ile Cumhuriyet tarihi boyunca kanun değişiklikleri
ile uğraşmaktan başka alanlarda kalkınmaya zaman bulunamamıştır.
Bunda bürokrasinin ve siyasi hesapların etkisi de büyüktür. Mecliste
sırf rakip partinin teklifi diye desteklenmeyen tasarılar
kanunlaşamamaktadır. Bu sebeple meclisin yapısından, hükümet şekline
kadar bir değişiklik yapalım ya da yapılmayacaksa, bunları
tartışmaktan vazgeçip kurumları yıpratmayalım.
Hukukun amacı adaleti gerçekleştirmektir. Bir milletin huzur ve
sükunu adalete bağlıdır. Geciken adalet, adalet değil, zulümdür.
Mafyanın gelişeceği yer adaletin geciktiği yerlerdir. Belki de mafya
ile yapılabilecek en iyi mücadele adaletin hızlandırılması, yargının
bağımsız hale getirilmesi olacaktır. Mahkemelerde bilgisayar
sistemine geçilmeli, merkezlere yakın ilçelere hakim ve savcı atamak
yerine merkezlerin güçlendirilerek işbölümünün sağlanması bu hususta
etkin olabilir.
Hakimler görevlerini yaparken bağımsız olmalıdırlar. Hakimlerin
bağımsızlığı demek onların sadece maaşlarının yüksek olması yani
ekonomik bağımsızlıkları demek değildir. Yasama, yürütme ve yargı
organlarının herhangi bir davaya kesinlikle müdahale edememeleri
demektir. Elbette burada medyaya da büyük sorumluluklar düşmektedir.
Görülmekte olan davalar hakkında fikir yürütülmemeli, ihsas-ı reyde
bulunmaların önüne geçilmelidir.
En güzel hukuk kuralları kötü idareciler elinde en kötü hukuk kuralı
haline gelebilir. Buna mukabil en kötü hukuk kuralları iyi
idareciler elinde en güzel hukuk kuralı olabilir. Bu sebeple hukuk
kurallarının adil, eşitlikçi, özgürlükçü olması kadar hukuk
kurallarını uygulayan insanların da iyi yetişmiş, ahlaklı, vatanını
milletini seven kimseler olması gerekir. Bunun için hukuk
eğitimcisinden en yüksek mahkeme başkanlarına, Cumhurbaşkanından
başbakana, dolayısıyla herkese görevler düşmektedir. Şu hususun
altının önemle çizilmesi gerekir ki, günümüzdeki bütün bu
olumsuzluklar Cumhuriyetin değil, yerinde ve zamanında kendini
yenileyemeyen idari ve yargı sisteminin ve özellikle de yetki elinde
bulunduğu halde hiçbir şey yapamayan yetkili ve görevlilerindir.
Yoksa Cumhuriyetin, bilinen en iyi yönetim şekli olduğundan kimsenin
şüphesi yoktur.
Adalet, mülkün temelidir” sözünü
bilmeyenimiz pek azdır sanıyorum.
Gerçekten de adalet, toplumsal düzenin ve
bu düzeni sağlamak için kurulmuş olan devletin temelidir. Bir ülkede
adalet ve yargı sisteminin bozulması, bireylerin özgürlükleri ve
toplumsal düzeni tehlikeye düşürür. Bu bakımdan adalet, devletin
temelidir. Bu temel bir kez bozuldu mu, bunu tekrar tesis etmek
sanıldığından çok daha zordur. Bugün
Türk adaletinin ne ölçüde “adil” ve
“hakkaniyet” ilkelerine göre işlediği bilinmektedir. Sade
vatandaşlar değil, hukuk mesleğini icra eden avukat, hakim, savcı ve
tüm adalet personeli ülkemizde kötü işleyen adalet ve yargı
sisteminden şikayet etmektedirler.
Ülkemizde adaletin ve yargının yüz yüze
bulunduğu sorunlar her geçen gün artmaktadır. Aslında sorunlar çok
iyi bilinmektedir. Bu sorunları ortadan kaldırma niyetini,
samimiyetini ve cesaretini gösteremeyen siyasal iktidarlar, adaletin
deyim yerindeyse “rezalete” dönüşmesinin asıl sorumlularıdır. Mevcut
sorunlar arasında boğuşan ve kötü sistemin altında ezilen hakim ve
savcılarımız çaresizdirler. Adaletin daha doğru ve süratli tecelli
etmesinde başta hakim ve savcılar olmak üzere adalet ve yargı
kurumlarında görev yapan herkese önemli görev ve sorumluluklar
düşmektedir. Ancak kötü işleyen bir
sistem, hizmeti sunan personelin elini kolunu bağlamaktadır. Sistem
kalitesizliği sorunun tek değil, fakat esas kaynağıdır.
SORUNLAR
Ülkemizde adalet ve yargı sistemi ciddi
sorunlarla karşı karşıya bulunuyor.
Adalet ve yargı reformu konusundaki
önerilerimizi sıralamadan önce adalet
Hizmetlerin de yaşanan sorunları
özetlememizde fayda var.
1.
İlk olarak, fiziki ve teknik yetersizlikler adalet ve yargı
hizmetlerinin daha iyi ve süratli sunulmasını engellemektedir.
Mahkeme binalarının durumu gerçekten içler acısıdır. Pek çok
mahkemede duruşmalar son derece elverişsiz ve yargıya yakışmayacak
salonlarda yapılmaktadır. Mahkeme salonlarındaki itiş-kalkış, kırık
dökük sandalye ve masalar ülkemizde adalete ne derece önem
verildiğinin bir göstergesidir. Hiç bir mazeret, adliye
binalarındaki rezaleti haklı gösteremez. Mahkemelerin teknik
imkanları da son derece yetersizdir. Mahkemeler, teknolojik
imkanları dolayısıyla bilgi toplumunu ve
bilgi çağının çok, ama çok gerisindedirler.
2.
İkinci olarak mahkemelerin iş yükü oldukça fazladır. Hakim başına
dava sayısının fazlalığı, hem hakimin ruhsal sağlığını tehlikeye
düşürebilmekte, hem de iş yükünün yoğunluğu nedeniyle davalara
yeterli süre ayrılamamaktadır. Konuştuğumuz bazı hakimler açık açık
mevcut iş yükü karşısında dava dosyalarını doğru dürüst okuyamadan
ve yeterli incelemeleri yapamadan karar vermek zorunda kaldıklarını
itiraf etmektedirler. DİE’nin adalet istatistiklerine dayanılarak
yapılan hesaplamalarda özellikle sulh hukuk ve sulh ceza
mahkemelerinde hakim
başına düşen yıllık dava sayısı 3000
civarındadır.
3.
Adil kararların alınamadığı bir sisteme halkın güveni de temelinden
sarsılmaktadır. Yapılan bazı anket
çalışmalarının sonuçları Türk halkının önemli bir kısmının
mahkemelere güven duymadığını ortaya koymaktadır. TÜSİAD’ın girişimi
ile Boğaziçi Üniversitesi’nden üç değerli bilim adamına yaptırılan
Türk Toplumunun Değerleri anket çalışmasının sonuçlarına göre
ülkemizde halkın yaklaşık yüzde 36’sının mahkemeler güvenmediği
tesbit edilmiştir.
4.
Adalet ve yargı sisteminin en önemli sorunlarından birisi de iş
yükünün ağır olması dolayısıyla davaların sonuçlanmasını çok uzun
sürmesidir. “Geciken adalet, adalet midir?” sorusu gerçekten çok
önem taşımaktadır. Mahkemeler sonuçlandığında alınan kararlar bazen
önemini kaybedebilmekte ve hatta hiçbir değer ve anlam dahi ifade
etmeyebilmektedir.
5.
Bir diğer sorun adalet hizmetlerinde insan kaynaklarının nicel ve
nitel olarak yetersizliğidir. Toplam hakim sayısı ile dava sayısı
karşılaştırıldığında hakimlerin sayısının yetersiz olduğu
anlaşılmaktadır. Halen 7000 civarında olan toplam hakim sayısı kadar
“hakim açığı”nın bulunduğu Adalet Bakanlığı’nın bazı açıklamalarında
yer almaktadır. Hukuk Fakültelerindeki eğitimin ne ölçüde kaliteli
olduğu da ayrı bir sorundur. Özetle insan kaynaklarının hem sayıca
hem de kalite açısından yetersizliği adalet hizmetlerinde istenilen
etkinliğe ve verimliliğe ulaşılmasını engellemektedir.
6.
Adalet ve yargı konusunda yaşanan en önemli sorunlardan birisi de
mevcut yasal düzenlemelerin ve mevzuatın günün koşullarına cevap
verememesidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Batı’nın gelişmiş
ülkelerinden kopya edilmiş bazı yasalarımız günün koşullarına
uydurulamadığından önemini ve değerini yitirmiştir. Halen eskimiş
yasalarla adaleti dağıtmaya kalkışmak sonuçta adaletsizliği
kaçınılmaz kılmaktadır. Üstelik ekonomik gelişmeye paralel olarak
yapılması gerekli hukuksal düzenlemeler yapılmadığından bu alanda da
yaşanan sıkıntılar bulunmaktadır.
7.
Adalet sisteminin işleyişinde de çeşitli sorunlar yaşanmaktadır.
Gereksiz
yazışmalarla zaman kaybedilmekte, bu da
davaların daha uzun sürede
sonuçlanması neticesini doğurmaktadır.
Özellikle delillerin toplanması konusunda çok gereksiz formaliteler
ve bürokrasi davanın taraflarını mağdur etmektedir.
8.
Genel bütçe harcamaları içerisinde adalet ve yargı harcamalarının
payı oldukça düşüktür. Kamu yargı harcamalarının diğer harcamalara
göre genel bütçeden daha düşük bir pay alması, ülkemizde adalet
hizmetlerindeki verimsizliğin nedenlerinden birisidir.
9.
Yargının bunlar gibi başka sorunları da var. Ancak en önemlilerinden
bir diğeri, "bağımsızlık" sorunu. Hani herkesin, hatta her adli yıl
açılışında yargının en tepesinde yer alan kişilerin bile şikâyet
ettiği ama (hangi parti olursa olsun) siyasetçilerin bir türlü
duymadığı, hiçbir zaman anlayamadığı sorun!
SONUÇ;
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Adalet ve Yargı’daki sorunlar büyüktür.
Gerçek çözüm, uzun bir zaman ve REFORM gerektirmektedir. Çözümün
siyasal bütünlük ve yasama organının yasal değişiklikleri ile
sağlanması gerekmektedir. Biran önce yargının sorunlarına eğilmek,
ciddi değişikliklere başlamak şarttır. Aksi takdirde yargının
çözümsüz sorunları büyürken DEVLET ve MİLLETİN
geleceği tehlikeye girecektir. Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi
olarak bizler vakit kaybetmeden Aşağıda önerilen özet başlıklar
ışığında bu reformu başlatacak adımları atıp, konunun emekçileri ve
uzmanlarıyla birlikte bir an önce projelendirip hayata geçirmek
sorumluluğunu almak zorundadır.
Ülkemizde adalet ve yargı hizmetlerindeki
sorunlarını çok kısa olarak özetledikten sonra, şimdi kısaca
önerilere bakalım.
En başta kapsamlı bir hukuk reformunun
yapılarak tüm hukuk mevzuatının günün koşullarına cevap verecek
şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.
İkinci olarak, genel bütçeden
adalet ve yargı hizmetlerine ayrılan pay artırılarak, adliye
binalarındaki fiziki ve teknik yetersizliklerin giderilmesi
gerekiyor. Binaların daha modern olması, teknolojinin yeni
imkanlarının adliye binalarına taşınması gerekiyor.
Adalet Bakanlığı tarafından insan
kaynaklarının yönetimi alanında ciddi çalışmalar yapılarak hakim
açığının giderilmesi gerekiyor.
İnsan kaynaklarında kalite sağlanması
için üniversitelerle işbirliği yapılarak hukuk fakültelerinde ve ara
İnsan gücü yetiştiren meslek ve yüksek okullarda kalitenin
artırılması için çalışmalar yapılması gerekiyor.
Yargı bağımsızlığının sağlanması için,
Türkiye'de bu konuda hazırlanan tüm raporlar ve her adli yıl
açılışında, bizzat yargının tepesindekiler, tüm bu sıkıntıları ve
nedenlerini açıklıkla dile getiriyorlar. Hatta AB Komisyonu'nun
Haziran 2005'te hazırladığı "Yargı sisteminin işleyişi hakkındaki
Rapor"da da, "değişik anayasal güvencelerin varlığına karşın, bazı
hususların Türkiye'de yargı bağımsızlığını kabul edilemez ölçüde
tehdit ettiği" dile getiriliyor. Bunun için, özellikle Türkiye gibi
bir ülkede yargı üzerinde çok büyük bir baskı oluşturan
düzenlemelerin değiştirilmesi, Hakim’ler ve Savcılar Yüksek
Kurulu'nun yapısının değiştirilmesi, Kurul'un sekretaryasının Adalet
Bakanlığı'ndan ayrılması, yargıçlar hakkındaki idari soruşturmanın
Adalet Bakanlığı değil, Kurul'a bağlı müfettişler tarafından
yapılması; yargıç mülakatlarında Bakanlık etkisinin ortadan
kaldırılması, yapılması gerekenlere örnekler.
Bu sorunların, bu "kötü işleyişin temel sorumlularını" hep birlikte
görüyor, sonuçlarını da hep birlikte yaşıyoruz. Bedelini yargıya
inanmayan, güvenmeyen bir toplum olarak ödüyoruz. "Kendi cezasını
kendi kesen" toplum haline dönüşerek ödüyoruz. Daha da kötüsü,
"gencecik kızını tecavüz edip öldüren canileri, birkaç yıl sonra
karşısında gören annenin çaresizliği" olarak ödüyoruz
Adalet toplumsal
düzenin ve bu düzeni sağlamak için kurulmuş olan devletin temelidir.
Bir ülkede yargı sisteminin bozulması, bireylerin özgürlükleri ve
toplumsal düzeni tehlikeye sokar. Bu temel bir kez bozuldu mu, bunu
onarmak sanıldığından çok daha zordur.
Adalet, ülkemizde can çekişir durumdadır.
Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi olarak bizler,
Adaletin daha fazla erezyona uğramasına ve yozlaşmasına izin
veremeyiz ve vermemeliyiz. Yozlaşan adalet de devletin çökmesinden
başka bir şey değildir.
Çözüm, birçok
zorluk içermesine rağmen çok basittir; Tüm parti Programının, Parti
Tüzüğünün, ve hayallerinin merkezine, Yüce Türk milletini ve onun
refahını oturtan “ Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi’nin
bu sorunu çözme isteği ve kararlılığı yönünde irade koyması yeterli
olacaktır.”
Kaynaklar;
Prof. Dr. Coşkun Can Aktan
Yrd.
Doç. Dr. Osman Kaşıkçı
Halit KARTAL
Müdafaa-i Hukuk
Hareketi Partisi
Adalet ve
Yargı’dan Sorumlu
Başkan
Yardımcısı
|