|
|
|
|
ANAYASA İLE İLGİLİ GÖRÜŞLER -1982 Anayasası
1961 Anayasasına Oranla Daha Az katılmacı bir
demokrasi modelini benimsemiştir.
a)Siyasal Partilerin Amaçlarına İlişkin Yasaklar: Bu
yasaklar anayasanın değiştirilmiş 68. maddesinde
belirtilmiştir. Aynı şekilde 61 anayasasının 57.
maddesinde de yasaklar söz konusu idi. Görülüyor ki
61 ve 82 anayasaları siyasal parti faaliyetleri
konusunda Alman Anayasasından esinlenerek siyasal
alanı anayasa ile sınırlandırmış, başka bir deyimle
“militan anayasa” ya da “mücadeleci anayasa”
anlayışını benimsemiştir. Bu anlayışın özü amacı
hürriyetçi demokrasiyi ortadan kaldırmak olan
akımlara meşru siyasi faaliyet
alanınıkapatmaktır.
kullanamazlar. bb)Siyasi
partilerin faaliyetleri parti içi düzenlemeleri
ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur.
Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir. dd)Siyasi
partilerin gelir ve giderleri amaçlarına uygun
olması gerekir bu kuralın uygulanması kanunla
düzenlenir. Denetim Anayasa Mahkemesi’nce
yapılır. Bu görev yerine getirilirken
Sayıştay’dan yardım sağlar. Denetim sonunda
verilen karar kesindir.
ff)Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına
beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları
dahil üyeleri AY.Mahk. temelli kapatmaya ilişkin
kesin kararının R.G.’de gerekçeli olarak
yayınlanmasından başlayarak 5 yıl süre ile başka
bir partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi veya
denetleyicisi olamazlar.
gg)Yabancı devletlerden uluslararası
kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan
gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan
siyasi partiler temelli kapatılır. -Siyasi
partilerin yurtdışında teşkilatlanıp faaliyette
bulunmaları
c)Siyasal Partilerin Kapatılması: Anayasaya göre
siyasi partilerin kapatılması Cumhuriyet
Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa
Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Bununla
siyasi partilerin kapatılması herhangi bir mahkemeye
değil Anayasanın üstünlüğünün koruyucusu ve teminatı
olan bir yüksek yargı organına verilmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığı siyasal parti kapatılması
davasını ya re’sen veya Bakanlar Kurulu kararı
üzerine Adalet Bakanının istemiyle yahut bir başka
siyasal partinin istemi üzerine açar. Cumhuriyet
Başsavcılığı yeterli delil bulunamadığı kanısına
varırsa dava açmaz. Bunun üzerine Adalet Bakanının
veya siyasal partinin yazılı itiraz hakkı vardır.
İtiraz haklı görülmezse dava açılmaz; haklı
görülürse Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa
Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür. Anayasa
68.maddenin 4.fıkrasındaki yasakların, doğrudan
doğruya parti tüzüğü veya programı gibi parti tüzel
kişiliğini bağlayıcı bir belgeyle ihlal etmesiyle,
diğer yollardan (Mesela bireysel üyelerin
faaliyetleri yoluyla) ihlal edilmesi durumları
arasında bir ayrım yapmıştır. İkinci durumda
partinin kapatılabilmesine karar verilebilmesi için
bu eylemlerin bireysel eylemlerden ibaret kalmaması
ve partinin bu nitelikteki eylemlerin işlendiği bir
“odak haline geldiğinin” tespit edilmesi gerekir.
Bireysel parti üyelerinin parti yasaklarına aykırı
fiil ve konuşmalarından dolayı parti kapatma yolunun
harekete geçirebilmesi için ilkin kişilerin bu
eylemlerden dolayı hüküm giymeleri, daha sonra
Cumhuriyet Başsavcılığının ilgili kişilerin partiden
kesin olarak çıkarılmalarını istemesi ve siyasal
partinin en geç otuz gün içinde bu istemi yerine
getirmemesi gerekiyordu. T.C.K.’nun 141,142.163.
maddelerinin 91 yılında yürürlükten kaldırılması
nedeniyle parti üyelerinin 103. maddenin 1.
fıkrasındaki yasaklara aykırı eylemleri suç olmaktan
çıkarılmıştır. Böylece söz konusu partinin
eylemlerin işlendiği bir mihrak haline gelmesinin
saptanmasında önemli rol oynayan 103. mad 2. fıkrası
geçerliliğini kaybetmiştir.Siyasi partiler kanununda
yapılan deşiklikle 103.madde Anaysa Mahkemesinin
kararı ışığında yeniden düzenlenmiştir. Buna göre
bir siyasi partinin anayasanın 68./4 fıkrası
hükümlerine aykırı eylemlerin odak halini oluşturup
oluşturmadığı Anayasa Mahkemesince belirlenir. d)
Siyasal Partilere Devlet Yardımı:Siyasal partiler
sivil toplumla devlet arasında köprü oluşturan bu
nitelikleri itibariyle de bazı açılardan özel hukuk
tüzel kişilerine bazı açılardan da kamu hukuku tüzel
kişilerine benzeyen kendilerine özgür kuruluşlardır.
Siyasal partilere devlet yardımı 1961 anayasasının
ilk metninde yer almamakla birlikte 1971’de yapılan
anayasa değişiklikleri ile Anayasanın 56.maddesinin
son fıkrasına eklenmiştir. 1982 anayasası siyasal
partilere devlet yardımından bahsetmemiştir. 1984’de
bu hüküm getirildi daha sonra 1987 ve 1988
yıllarında değişiklikler yapıldı. Bu son iki
değişiklik partiler arasında eşitsizlik yarattığı
gerekçesi ile iptal davası konusu olmuş ancak
Anayasa Mahkemesi bu istemi yerinde bulmamıştır.
İptal istemine konu olan kanuni düzenlemelerin
devlet yardımını tüm partilere eşit olarak
dağıtmayıp ,sadece bir kısım partileri (milletvekili
seçimlerinde %19 barajını aşmış partilerle bu barajı
aşmamış olmakla birlikte milletvekili genel
seçimlerinde toplam geçerli oyların %7’sinden
fazlasını almış bulunan partiler) yararlandırmasını
Anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasını
da Anayasa mahkemesi yerinde
- Türkiye Devletinin Cumhuriyet’le yönetildiği maddesi vardır. - Türkiye Cumhuriyeti’nin dininin İslam, dilinin Türkçe olduğu maddesi vardır. - Egemenlik 1921 Anayasası’nda olduğu gibi ulusa verilmiştir. - Güçler birliği ilkesinin bulunmasına rağmen bu ilke yumuşatılmıştır. - Tüm gereksinimlere yanıt verdiği için Kanuni Esasi’yi kesinlikle reddetmiştir.
(1924 Anayasasıyla kurulmuştur.)
Hukuk düzeninin temeli olan medeni hukukta, kişilerin hak ve borçları, ailenin kuruluşu, işleyişi, sona ermesi, miras sorunları gibi konulara açıklık getirilir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde hukukun yenileştirilmesi söz konusu olduğunda ilk değerlendirilmesi gereken medeni hukuktu.
Osmanlı Devleti devrinde Mecelle denilen
bir medeni kanun hazırlanmıştır. Sadece Hanefilere
yönelik olan bu kanun, eşyalarla insanlar arasındaki
ilişkiyi düzenliyordu. AKP'nin hukukçusu Prof. Dr. Zafer Üskül aşağıdaki düşünceleri ileri sürüyor. -Kafasındaki "sivil ve renksiz anayasa"yı tanımlarken, anayasanın başlangıç kısmında ve maddelerinde Kemalizm ideolojisinin yansımaları olan "Atatürk milliyetçiliği" ve "Atatürk ilke ve inkılapları" gibi kavramların yer almasının gereksiz olduğunu savunuyor. -Demokrasi dışı yöntemlerle yapılan anayasalar çok eleştiri konusu oluyor ve benimsenmiyor. Renksiz bir anayasa lazım. Herhangi bir ideolojiyi öngörmeyen, dayatmayan bir anayasa lazım diyor. Anayasanın başlangıç bölümünde ve birçok maddesinde KEMALİZM İDEOLOJİSİ var. Yeminde de var mesela. Atatürk milliyetçiliği var, Atatürk ilke ve inkılapları var. Bütün bu kavramlar, Anayasa Mahkemesi'nin yasaları denetlemesi sırasında temel alınıyor. Dolayısıyla ideolojiler, siyasi partilerin işidir. Her siyasi parti kendine özgü bir ideolojiyi savunabilir, savunmalıdır. Farklılıklar öyle ortaya çıkacaktır. Kemalist bir parti de kurulabilir, kurulmalıdır da. Bunu destekleyecek insanlar çıkar. Ama anayasalar bütün bu ideolojilere eşit mesafede durmalıdır. Renksiz olmalıdır. Biz bunu renksiz bir anayasa olarak tanımlıyoruz. Avrupa anayasa anlayışı da böyledir diyor. Mustafa Kemal Atatürk'ün bütün ulusun önderi olduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu ortak değerdir. Bu herkesin sahip olması gereken ortak değerdir. Mustafa Kemal Atatürk başka bir şeydir, Kemalizm veya Atatürkçülük başka bir şeydir. Anayasa bu anlamda Kemalizm ideolojisinin izini taşıyor diyor.
Bütün idari işlemlerin yargı denetimine tabi
tutulması gerekmektedir. Örneğin Yüksek Askeri Şura,
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi, Anayasa
Mahkemesi'nin bireysel başvuru hakkını kabul
etmesini sağlayacak bir düzenleme. İki daireden
oluşan anayasa diyor. Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasada olması şart değildir. Bu, 1940'lı yıllarda olduğu gibi yasayla düzenlenebilir diyor. Yukarıdaki
düşüncelerin sahibi Prof. Dr. Zafer Üskül AKP
milletvekili anayasa borozancılığı yapmıyor mu? Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Odasınca iş yaşamı ve ticaret erbabıyla ilişki kurmak, vakıf adı altında yabancı ülkelere dalmayı başaran, örgütçülük yapmak için CİPE (Center For İnternational Private Enterprise) kurulmuştur. Ergun Özbudun’da CİPE’nin Türkiye Bürosunda ikinci direktör ve Türkiye Demokrasi vakfının kurucusudur. Şerif Mardin’in Ali Kazancıgil ve Ergun Özbudun makalelerinin çevirisinden yapılan aktarmasına göre aynen “olan şey Mustafa Kemal’in var olmayan farazi bir varlığı, Türk milletini ayağa kaldıracak ona hayat vermesiydi. Onun girişmiş olduğu projenin gerçek boyutlarını bize veren ve düşüncesinin ütopyacı niteliğini ortaya çıkaran olmayan bir şeyi sanki varmış gibi çalışması ve onu var etme yolundaki kabiliyetidir.” yazmışlardır. Türkiye ‘deki ulus yapaydır. Zorlamayla bir devlet kurulmuştur. Zihniyetinin en açık örneğidir. Türk demokrasi vakfı 1991 yılında, CİPE adlı Amerikan işadamları örgütü aracılığıyla NED’e fonundan sağlanan 80000$ destekli projesini 1998 yılında nelere yaradığını görelim. Bu projeye ek olarak 26100$’lık finans desteğiyle toplam 106100$ ‘lık bir para yardımıyla Türkiye’de özelleştirmeyle ilgili 18 aylık programın desteklenmesi, programın özeti çok önemli göstergeleri ortaya koyuyor. Kısaca iki kitabın ve dört aylık bültenin yayımını desteklemek için verilmiş ve NED yayın kurulu üyesi Ergun Özbudun bundan nasiplenmiştir. Yabancı devlet kasasından bu denli küçük bir destek alması anlaşılır gibi değil. Ergun Özbudun bugün Anayasacı olarak yeni Anayasa değişikliğinde AKP tarafından taslak çalışması yapılması için görevlendirilen komisyonun başkanı olan kişidir. Yazık değil mi Atatürk’ün kurduğu Türk devletini yapay gösterenlere bu değişikliğin yaptırılması ? Bir Ülkenin sık sık Anayasa değişikliğine gitmesi o Ülkenin o kadar istikrarsız, siyaset ve yönetim kadroları o kadar çapsızdır ki ülkeye anayasa dayandırmak mümkün olamamaktadır. 1924 Anayasasının bel kemiği 1950-1960 döneminde kırıldı. Bu Anayasanın eksiklikleri boşlukları yok muydu? Vardı ama, 1924 bugün bile Akp iktidarının getirdiği “Sivil Anayasa” tartışmalarında bazı yönlerinde esin kaynağı olarak gösterilebiliyor. 1960 Anayasası geçen 10 yılda ki tahribatın, ilerici restorasyonun da ne ki, bu Anayasasının “belkemiği” de on iki mart 1972 askeri darbesiyle kırıldı. 1961 Anayasasının ilerici özü kısırlaştırıldı. 12/Eylül/1982 darbesini ürünü olan 1982 anayasasını özü de kısırlaştırıldı. 1961’i bile Türkiye’ye çok görenlerin yazdığı metin olarak tarihe karışacağı günü bekliyor. Türkiye Cumhuriyet’inin kurucu Anayasasını özü, ruhu ve çağdaş ufka dönük rotasıyla koruyup “kendi ekseninde” geliştirmeyi beceremeyen aslında buna istenmeyen; kendilerini anayasaya değil anayasayı kendilerine uydurmaktan vazgeçmeyen ve cumhuriyet devrimlerini “özde” reddeden iktidarların elinde anayasa çöplüğüne dönüşmüştür. 1924-1982 Anayasası arasındaki anayasalardan silinmeyen cumhuriyetin “Kemalist ruhunu” tümüyle tasfiye amacının gizlemiyor. Bu amaç daha şimdiden çok net görünüyor. Cumhuriyetin Kemalist ruhuna “Fatiha” okunduğunda cumhuriyetin laiklik ilkesi de ılımlı İslam demokrasisinin musalla taşına konulacaktır. 1924 Anayasası çağının anayasalarının genel eğilimlerine uygun olarak siyasi partiler hakkında hiçbir hüküm taşımıyordu. 1961 Anayasası ise siyasi partileri” ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak nitelendirilmiş (m56/3) ve onları daha güvenceli bir hukuki statüye kavuşturmuştur. 1924 Anayasası içerisinde partiler bir dernek(cemiyet) gibi düşünülmüştür. Cumhuriyet döneminde 1946 yılına kadar siyasi partilerin kurulmasında izin sistemi geçerliydi yani siyasi parti kurulabilmesi için yetkili makamlardan izin alınması gerekiyordu. Sivil anayasa hazırlayıcıları 1982 Anayasasında 3. maddeyle “devletin resmi dili Türkçedir” ifadesini “resmi dil Türkçedir” olarak değiştirmek istiyorlar. Kelime cambazlıklarıyla bir yandan etnik bölücülük kışkırtılırken diğer yandan da Kürtçe eğitimim önünü açıyorlar. Türkiye gibi Misakı Milli sınırları belli üniter ülkede bölücü teşkilatlanmalar yaratılmak isteniyor. Kürt partisi, alevi partisi, laz partisi gibi partileri teşkilatlandırıp ülkenin bölünmez bütünlüğüne dinamit koyuyorlar. Parti teşkilatlanmalarında devletin üniter yapısı korunarak Anayasa hükümleri konulması gerekirken, böyle yerele indirgemeye yol açacak teşkilatlanmalar, Türk devletini yok etmenin rövanşı gibi geliyor. Milli özellikler ve milli hukuk dışlanarak sadece evrensel hukuka göre yapılan değerlendirmeler sosyal gerekçelerle ve ihtiyaçlarla çelişir. Küresel güç ve AB istedi diye anayasa yapılmaz, bu kadar basit bir şey değildir, kimse tarih önünde kendini basitleştirmesin. Bu anayasa değişikliği ile işin içine art niyet girmiştir. Türkiye’ye yön vermek isteyenler, milli ve üniter devlet düşmanları, Türk’e karşı ırkçılık yapanlar yeni sivil anayasaya sığınmışlardır. Onlara göre, anayasa sivil yapılmaktadır. Sil baştancılık yerine ihtiyaçlara göre anayasaya şekil vermek lazımdır. Anayasa hazırlama işi sadece hukukçuların işi değildir. Konunun sosyal ve kültürel arka planı inkar edilebilir mi? Anayasa yalnız hukukçuların değil sosyal bilimcilerin işbirliği ile olmalıdır. Bu yanlış bizi her zaman tepki anayasasına götürmüştür. Bugün 1982 anayasası tepki haline geldiği için 1961 anayasası öne çıkarılmaktadır. Gerekli düzenlemelere evet, maksatlı, cumhuriyet, milli devlet ve Türk düşmanlığından kaynaklanan art niyetli tezgahlara hayır diyoruz. Sık sık istikrardan bahsedenleri de uyarıyoruz. Bu kimliksiz, renksiz ve hafızasını kaybetmiş kişilerin ve toplumların uğradıkları bilinç kaybıdır. TESLİMİYET FERMANIDIR. Bilinç kaybına uğramış ve hürriyetini kaybetmiş insanlar böyle şeyler söylerler. Yapılan anayasa deli anayasa olacaktır. Çünkü öyle bir anayasa hazırlanıyor ki; varlığı yok, tarihi yok, kültürü yok, hukuki derdi yok, dili yok, edebi özelliği ve estetiği yok, fikri yok, hiçbir insani derdi yok, dolayısıyla aklı yok. Taslak yapılması gereken çok dilli bir Türk Devlet Anayasası oluşturmaktadır ki bunu zaten AB ve PKK istiyor. Dil kimliğin ayrılmaz parçası sayıldığına göre, ardından etnik kimliklerin kabulu gelecek demektir. Sonuçta, tek millete dayalı, üniter/milli devleti Irak’taki gibi çok kimlikli /ortaklı devlete dönüştürmüş olacak demektir. Söz konusu 1982 anayasasının 42/9. maddesindeki hüküm değiştirilerek, yeni düzenleme ile anayasanın 3. maddesinin (değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez)(Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir) esası da değiştirilmiş oluyor çünkü hem millet hem dil parçalanıyor. Anayasanın değiştirilemez hükümlerini değiştirme teklifi dahi DİRENME hakkını doğuruyor. Dil birliği hayati öneme haiz olduğu için tüm anayasalarda yer alarak devletin temelinden sayılmıştır. Bu anayasanın taslağının mimarı Ergun Özbudun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin kurallarını dikkate aldıklarını söylüyorlar, ancak AİHS’nin hiçbir maddesinde dil hürriyeti yoktur. Anayasalar ülkelerin yol haritalarıdır. Anayasa kurucu meclisler tarafından yapılmalıdır. Çünkü anayasayı yapanların yeniden seçilme gibi bir endişeleri olmaması gerekir.
Sivil anayasa hayal kırıklığı yaratan parti
anayasasıdır.
TEŞKİLATLANMADAN SORUMLU
|