|
|
|
|
18 . 09 . 2007
ÇALIŞMA RAPORU : İLGİ : 01.03.03/
08-55- 139 30.08.2007 tarih sayılı Kurucular Kurulu
Bşk.lığı iç hiz. yazısı. MHHP Gen.Bşk.Yrd.lığı Görev Konusu : Maden-Orman Özelinde Yeni Anayasa Tasarısı İncelemesi. HAZIRLAYAN
: Ufuk ERDÜVENCİ MHHP üst
yönetimimizin bizlerden istemiş olduğu, 2007 Anayasa Taslağı
üzerindeki inceleme ve görüşlerimizi içeren bu çalışmayı;
içinde bulunduğumuz ağır şartlar altında, her şeyden önce
şuurlu bir vatandaş olarak görev addettim. Esasen, bu
anayasa hazırlık çalışması hakkındaki, alanında cidden
uzmanlık gerektiren raporumu hazırlarken; mühendislik
kökenli olduğumu unutmadım ve haddimi aşmamaya gayret ettim.
Ancak, suskun kalan ve bu tutumunu sürdüren bunca
üniversitemizin ve değerli anayasa profesörlerimizin gözleri
önünde, hükümet tarafından bellibaşlı hukuk profesörlerine
bir nevi ısmarlama yoluyla hazırlatılmış olduğu ve
hamiliğini müştereken AB’nin- ABD’nin yaptığı
gözlenmektedir. Geniş olarak
toplumsal mutabakata dayandırılmadan, günümüz dünya
koşullarında sanki dikte ettirilir gibi sunulan (Hükümetin
alışkanlığı haline geldiği üzere) bu anayasa taslağı
hakkındaki görüşlerimizin, partimiz hukukçuları eliyle
teknik açıdan bir kez daha filtre edilmesi gereği açıktır. İnanmış bir
MHHP mensubu olarak, bizler sadece “Vatana hizmet
kutsaldır.” ve “İnsanlarımız her türlü iyileşmeye ve pozitif
ilerlemeye layıktır.” düşüncesindeyiz. Bu noktadan hareketle
ve vatan borcu bilinciyle bu çalışmaya emek verdiğimi
belirtir, bilgilerinize saygıyla arz ederim.
Başlangıç Bölümü : Evrensel hak ve hürriyetlere herkesin sahip olduğu ve her türlü ayrımcılığın reddedildiği vurgulanırken;
taslak
metinde yeterince ve beklenen düzeyde değinilmemiştir. Üstelik, her
türlü ayrımcılığı reddetmekle neyin arzulandığı üzerinde iyi
düşünülmelidir. Bu ifade; ülkemizde devlet eliyle,
toplumumuzu oluşturan bireylerin belirgin bir resmi
ayrımcılığa maruz kaldığı savına götürebilir. Oysa ki bu,
asılsız ve belli amaçlara matuf bir söylemdir. Vatanın her
köşesindeki yurttaşımız, hak ettiği noktada her seviyede
makam ve mevkiye, gerek kamu ve gerekse özel sektör
alanlarında erişebilmektedir. İddia edildiği üzere etnik
kökene dayalı ayrımcılık yapan bir resmi ideolojimiz
bulunmadığı gibi, kanunlarımız yoluyla bu konuda hak arama
yolu da açıktır. Günümüzde “Türk etnisitesi”nden bahsedebilen zihniyetin Yüce Meclis’te temsil edilir olabilmesi, üstelik aşağıda sıralamaya çalıştığım talepleriyle, kendilerini baskı unsuru hissettirme gayretlerinin AB ve ABD hamiliğinde ön plana çıkması düşündürücüdür. Şöyle ki;
Her ülke kendi üniter
yapısını korumaya yönelik tedbirler alır ve bunu anayasa
düzeyinde ilan ederken; Türkiye’den beklenen,
ayrılıkçı rüzgarların şişirdiği yelkenlerle
demokratlık-insan haklarına uygunluk kisvesi altında AB ve
ABD sömürgeci rotasına girilmesi ve ülkemizden muhtelif
şemsiyeler altında olabildiğince fazla nemalanmalarına
boyun eğilmesidir. Doğaldır ki bu noktada da, ulusunu ve
vatanını her şeyin üzerinde tutan bazı direnç
merkezlerimiz devreye girecek ve bu çağa özgü işgal
yöntemini geri püskürtecektir. GENEL
DEĞERLENDİRME : Diğer yandan;
bu taslak mevcut burjuvaziyi daha semizleştirecek yolda,
sosyal yıkım darbelerine bir çeşit kılavuz niteliği
taşımaktadır. 1982
Anayasası’nın toplumsal muhalefeti dizginleyen, rejimi
kuvvetlice savunan maddeleri ufalandığında; anayasanın
koruyucu kalkan misyonu da ortadan kalkmış olacak,
cumhuriyet savunmasız ve her türlü müdahaleye açık bir
nitelik kazanmış olacaktır. Yaşananlar, günümüze kadar
zaten süre gelen AB’e uyum yasa çalışmaları çerçevesinde
boyun eğici bir düzen getirmeye uygun ve arzulanan negatif
etkili değişikliklere ters düşmeyecek bir anayasal kılıf
uydurma çabalarından ibarettir. Bu taslak
metinde, 1961 anayasasının o günkü koşullarında iyi niyetle
hazırlanmış atılımcı ve demokratik açılımları paralelinde
gelen özgürlükleri içeren maddelere sıkça atıfta bulunarak;
kendi ulus karşıtı ve teslimiyetçi politikalarına malzeme
yaptıkları dikkati çekmektedir. ABD’nin ürünü olan
(agresive)saldırgan pazarlama stratejisinin belirgin
özellikleri; kar odaklı, yayılmacı ve insan psikolojisi
üzerinde tahribkar etki bırakan fakat kazan-kazan formülüyle
insanlarımıza hoş bir şekilde servis edilen bir zihniyetin
ortak özelliklerini taşımaktadır. “Anayasada
Sivilleşme”den ; Atatürk İlkeleri ve Büyük Türk İnkılabı
kazanımlarını ortadan kaldırmayı anlayan, üstelik bir
süredir yaşanan kontrolsüz ve yanlış serbest piyasa
uygulamalarının, ilkelerimizden biri olan Devletçilik’le
bağdaşmadığını gören hükümetin; özelleştirmeyi ve yabancı
yatırımı, önünde hiçbir sağlıklı denetim mekanizması
olmaksızın gerçekleştirebilmesi için eline geçirdiği büyük
bir fırsattır bu. Bu sayede, emperyalist ülkelere
bağımlılığımız had safhaya çıkarılmış olacaktır. Kamu
sektörünün tasfiyesi tamamlanmış olacaktır. Görülen o ki;
AB ve ABD’nin geçmişte olduğu gibi halen arzulamakta olduğu;
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda bir takım göstermelik
demokratik hükümler bulunması ama, günlük yaşamda-fiiliyatta
bunların asla tatbik edilmemesi şeklindedir. AB ve BOP
kapsamında yeniden form verilmek istenen bir Türkiye’de;
ulus devletin gerçek anlamda yıkıma uğratılması, ancak ve
ancak TSK’ni halkın gözünde küçük düşürmek yoluyla
sağlanır. Sivil anayasa atağının gayesi de budur. İşte bu
politikayı güden güçlerin, Türk insanının karakteristik
özelliklerini-ruh yapısını ve inanmışlığını hala
anlayamadığı ve belki de hazmedemediği gün gibi açıktır.
Bu taslak
metinde; 1982
Anayasası’nda var olan “Egemenlik kayıtsız şartsız
milletindir.” ifadesi, değiştirilemeyecek hükümler
kapsamındaki(Mad.4), Mad.3’den çıkarılarak Mad.5’e alınmış
ve ileride başka yorumlarla da tadil edilmesinin önü
açılmıştır. Ayrıca, değiştirilemeyecek hükümleri kapsayan
Mad.4 tamamen kaldırılmış olup, göstermelik şekilde
anayasanın sonunda Mad.134’e iliştirilmiştir. “Yabancıların
temel hak ve hürriyetlerinin, milletlerarası hukuka uygun
olarak kanunla sınırlandırılabileceği” ifadesi Mad.12’e
eklenmiştir. Genel
Gerekçe Bölümü girişinde yer aldığı üzere; “Tümüyle
yeni bir anayasa yapılmasının daha isabetli olacağı
düşüncesi ”ne cevap verir kapsamda hazırlanmış bu taslak,
“Baştan aşağı yeni bir anayasa ancak, Kurucu Meclis’ler
tarafından yapılabilir yada daha sınırlı sayıda (yaklaşık
150 kişi) uzman üyeden oluşan geçici bir Danışma Meclisi
tarafından hazırlanabilir” prensibine aykırıdır. Anayasa,
gerekli yasaların isnad edileceği, omurga niteliğinde olan
bir temel normlar bütünüdür. Bu meclis ancak, anayasa
üzerinde kısmi değişiklikleri onaylayabilir, revizyonlar
yapabilir. Bir bütün olarak yeni anayasa yapamaz.
Yaparsa, uygulama aşamasında daha başka ve büyük sancılar
yaşanır. Temel hak ve
hürriyetler alanında; bize özgü olması beklenen iç
hukukumuzun, milletlerarası andlaşma karşısında çelişir
konuma düştüğü hallerde derhal Anayasa Mahkemesince iptaline
imkan sağlanmakta ve böylelikle AİH Sözleşmesi ile
uyumlulaştırılması sürecinin hızlandırılacağı müjdesi (!)
verilmektedir. Bu durum, egemenliğimizin nasıl tartışılır
hale getirildiğinin bir başka göstergesidir. Taslağın
Madde Gerekçeleri Bölümü- Mad.5’te de açıkça ifade edildiği
gibi; bu anayasa ile Milli Egemenliğimiz’in
devredilmesi ve belki de çokiyi bildikleri şekilde ihale
edilmesi sözkonusudur. Amaçlanan da açıkça budur.
Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler, Yüksek Askeri
Şura kararları, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
kararlarının yargı denetimine açılmış olması, devletçilik
ilkesini ve devleti-milleti koruyan yüksek kararların bir
deyimle ümmin (bağışıklık) sistemimizi çökertecek ve kilit
taşlarını yerinden oynatacak niteliktedir. Sıkıyönetim ve
olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri de
kaldırılmıştır. Yüce Divan
üyelerinin ; Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu
üyelerinden oluşan heyet tarafından oluşturularak , iki
kademeli yargılama esasının getirilmesini olumlu bir gelişme
olarak değerlendirmekteyim. Ancak, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinin tasfiye edilme kararını ise bir o kadar
isabetsiz buluyor; askeri, gerek toplum içinde geri plana
itici ve gerekse kendi içinde zafiyete düşürücü olan bu ve
diğer bazı kararlarda sık sık 1961 anayasasına atıfta
bulunulmuş olması düşündürücüdür. Günümüz şartlarında
istediklerini yaparken, biryerlere de yaslanma arayışının
kanıtı olarak değerlendirebiliriz. Madem ki Yüce Divan ,
Cumhurbaşkanını da yargılama yetkisine sahip; o halde yetki
ve sorumluluğun paralelliği ilkesine sadık kalınmış
olunmaktadır. Kendisinin sistemi korumak adına kullandığı
yetkilerin, bu eşitlik uğruna kaldırılması; ideolojik bir
yaklaşımdan öteye gitmemektedir. Yürütme erkini, tek başına
güçlendirmek amacını güttüğü açıktır. Taslak hazırlanırken, AİHS, AİHM içtihatları, AB Temel Haklar Şartı, Avrupa Sosyal Şartı, belli başlı batı demokrasilerine ait anayasalar vs. kaynakların benimsenmesi; ülkemizin ulus devlet yapısını zaafa uğratmaya yönelik bir adımdır. Binlerce yıllık tarihi ve devlet geleneği olan, dünyada devlet kurma özelliği ile ön sırada yer alan Türk Milleti’nin bu engin birikimi göz ardı edilmekte, yapılacak iyileştirmelerde kendi öz değerlerimizi esas almak ve onlardan ders almak yerine; tabir caizse kendi terzimiz dururken, moda diyerek konfeksiyon ürünlerinin albenisine kapılmaya benzemektedir. Bahsi geçen batı demokrasilerinde, ülkemizin maruz kaldığı tehditler ve risklerden bahsedilemeyeceği için o normlar, o ülkelerin insanları için uygun ve yeterli olabilir. Bireysel hak
ve özgürlüklerin, toplumun huzurunu ve genel asayişi
bozmayacak nitelikte garanti altına alınması kaçınılmazdır.
Bu nedenle Türkiye; dünyada modern, laik, vatandaşlarının
ezici çoğunluğunun İslami değerlere saygı gösterdiği ve
sahip çıktığı, diğer ülkelerde olduğu gibi geri kalmışlığın
ve ilkelliğin Müslüman olmanın doğal bir sonucu gibi
gösterilemediği bir cumhuriyet rejimine yegane örnek teşkil
etmektedir. MADDE BAZINDA BAZI DEĞERLENDİRMELER: Mad.3-
Devletin Bütünlüğü : Açıklanan madde gerekçesi, ne
kadar maskelenmek istenirse istensin, tabloyu net bir
şekilde gözler önüne sermektedir. Fransız ve İspanyol
anyasalarının örnek gösterilmesi ve sonuçta “ Bölünmez
bütünlük ilkesi, ülkenin tarihsel ve sosyolojik
gerçekliğinden kaynaklanan farklılıkları dışlama yada
bastırmanın gerekçesi olarak kullanılmamalıdır. Milletin
çözülmez birliği, ortak ve bölünmez vatan üzerine inşa
edilmiştir; onu meydana getiren milliyetlerin ve bölgelerin
özerklik haklarını ve aralarındaki dayanışmayı tanır ve
güvence altına alır.” ifadelerine yer verilmesi, öyle
kolayca yutulacak lokma değildir. Bu bağlamda İspanyol
anayasasına atıfta bulunmakla ne murad edildiği açıktır ve
neyin hazırlığına zemin oluşturulduğu somut olarak ortaya
konmaktadır. İşte Müdafaa-i Hukuk bayrağını taşıyan bizlerin
öngördüğü tehlikenin en büyük ispatı; AİH Sözleşmesinin
10.maddesinde yatmaktadır. Yani “Toprak Bütünlüğü” , ifade
hürriyetini sınırlama sebepleri arasında sayılmaktadır. Mad.5-
Egemenlik : Madde gerekçesinde
“Halihazırda milletlerarası hukuk ile sınırlandırılmış olan
egemenlik yetkisinin, bu düzenlemeyle hukuki çerçevesinin
somutlaştırılacağı”ndan bahsedilmektedir. Üstelik
“Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi
halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin
Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz
olacaktır. Nitekim, Birlik üyesi olan ülkeler,
anayasalarında değişiklik yapmak suretiyle egemenlik
yetkilerini kısmen Birliğin yetkili organlarına
devretmişlerdir. “ demek suretiyle; Milli Egemenliğimizin
avuçlarımızdan kayıp gitmesinin rotası çizilmiş oluyor.
İşte bu kadar açık seçik, avaz avaz bağırıyorlar duymak
istemeyen siyasilerin kulaklarına. Belki de duydular da,
çoktan kanıksadılar bile al yanaklı Ali Kemal’ler...
Mad.6-
Yasama Yetkisi : Kanun hükmünde
kararnamelerin, AB ‘e üyelik sürecinin gerektirdiği uyum
kararlarının süratle çıkarılması ihtiyacı nedeniyle anayasal
dayanağa kavuşturulmasının amaçlandığı belirtilerek,
yasama organı by-pass edilmekte ve ateşe pervane misali
AB’nin kucağına nasıl koşulduğu görülmektedir. Mad.19-
Özel Hayatın ve Aile Hayatının Gizliliği ve Korunması
: “ Korunan hakları sınırlandırmada kullanılan “millî
güvenlik”, “kamu düzeni” ve “genel ahlâk” gibi kavramların
dar yorumlanması gerekmektedir. Aksi takdirde, temel hak ve
hürriyetlerin keyfî bir şekilde sınırlandırılmasının önü
açılabilir. “ şeklinde gerekçelendirilirken; aynı endişenin
“millî güvenlik”, “kamu düzeni” ve “genel ahlâk”
kavramları üzerinde duyulmaması dikkati çekicidir. Milli
hassasiyetlerimiz, keyfiliğe karşıtlık adı altında
frenlenmektedir. Mad.24-
Din ve İnanç Hürriyeti : Çeşitli alternatif
yaklaşımlarla din dersleri, 1961 anayasasında olduğu gibi
okullarda seçmeli hale getirilirken, dini eğitim ve
öğretimin özel okul, vakıf ve dernekler eliyle, dolaylı
olarak tarikat etkisinde kalarak yapılabilmesi imkanı
getirilmektedir. Türkiye’yi geri götürme çabalarından biri
olan şeriat düzenine geçiş talebinin önündeki engellerin
yavaşça kaldırılması olarak algılanabilir. Mad.35- Vatandaşlık : “Türk” ifadesi neden bu kadar kaçınılası bir hal almış, husumet düşünülmeksizin anlamak mümkün değildir. Eninde sonunda 1924 anayasasına bağlayarak “Ne Mutlu Türküm Diyene!” özdeyişinin dayandığı Türklük tanımı yapılacaksa; ohalde “Türk Vatandaşlığı” ‘nın yerini, “Vatandaşlık” olarak geçiştirme bir ifadenin almasını samimi ve iyi niyetli bir yaklaşım olarak görmek mümkün değildir. Önceki tanımı
yetersiz ve muğlakmış gibi Türk’ün kim olduğuna dair yeni
tanım getirme çabaları alternatifli olarak ortaya
konmaktadır. “1961 ve 1982 anayasalarında yapılan Türklük
tanımının, ırk temelli ve dışlayıcı olduğu yönündeki
eleştiriler nedeniyle, kişilerin kendilerini devletin eşit
vatandaşları olarak görmelerini sağlamak amacıyla; 1924
anayasasındaki vatandaşlık tanımına dönmenin isabetli
olacağı “beyan edilmektedir. Görüldüğü gibi; nereden
medet umarlarsa yüzlerini oraya döndükleri Makyavelist
yaklaşımlarını korumaktadırlar. Ne demeli ? Tam isabet ! Mad.38-
Siyasi Partilerin Uyacağı Esaslar : “ Siyasi
partilerden ancak çok istisnai ve zorunlu durumlarda
vazgeçilebilmelidir.” ifadesinin, siyasi parti kapatmanın
güçleştirilmesinin kimlere yarayacağı bellidir şeklinde
yorumlanması mümkündür. Milli menfaate ve toplum huzur ve
refahına ters düşmedikçe, hiçbir partinin bu tavsiye
işlemine konu edilmesi, geçmişte olmadığı gibi bugün de
sözkonusu olamaz. Mad.45-
Eğitim ve Öğretim Hakkı : (1)’de “Atatürk İlke ve
İnkılapları doğrultusunda” ifadesi çıkarılmıştır. (5)’de
“Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında,
Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamaz ve
öğretilemez.” ifadesi çıkarılmış ve yerine ; eğitim ve
öğretim dili Türkçe olmakla beraber, Türkçeden başka
dillerde eğitim ve öğretim yapılmasına imkan tanınmaktadır.
(6)’da Türbanın yolu açılmaktadır. Maksadın örtünmek değil,
esasen kendi aralarında rejim karşıtı bir sembolun devlet
otoritesine kabul ettirilmesi olduğunu herkes bilmektedir. Mad.58-
Andiçme : Milletvekili
andından “ Milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde”
ifadesi çıkarılmış. Sadeleştirmeden anladıkları, milli
ifadeleri olabildiğince ayıklamak olsa gerek. Mad.60-
Yasama Sorumsuzluğu ve Dokunulmazlığı : Kürsü
dokunulmazlığı saklı kalmak kaydıyla, milletvekili
dokunulmazlığı tüm bu tartışmalardan sonra artık
kaldırılmalıydı. Oysa, suçüstü hali müstesna olarak
dokunulmazlığın devamı sözkonusu olup, dokunulmazlıktan
feragat hakkı getirilmektedir. Şartlara bağlanmış oalarak bu
maddenin sunulması beklentileri karşılamaktan uzaktır.
Milletvekilimiz, net bir şekilde dokunulmazlık zırhından
arındırılmamıştır. Mad.69-
Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme
: TBMM görev başında değilken, acil hallerde karar
yetkisi “Başbakan’ın teklifi üzerine “ ifadesi eklenerek
Cumhurbaşkanı’nın yetkisine sınırlama öngörülmüş. Mad.78-
Cumhurbaşkanı Nitelikleri ve Tarafsızlığı : Görev
süresi 7 yıldan 5 yıla indirilirken, “2. defa seçilemez”
hükmünün yerine “en fazla 2 defa seçilebilir “ hükmü
getirilmiş. Ayrıca, seçilebilmek için yüksek öğrenim
şartının kaldırılmış olması düşündürücüdür. Çıtayı
yükseltmek yerine, düşürmekle ne amaçlandığını anlamak hiç
de zor değildir! Mad.80-
Cumhurbaşkanlığı Andı : Milletvekili andında olduğu
gibi; “Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet
anlayışı” ifadesi Cumhurbaşkanlığı andından çıkarılmış. Mad.81-
Cumhurbaşkanı Görev ve Yetkileri : Mevcut yetkilerden
“ Devlet Denetleme Kurulunu atamak, YÖK üyelerini ve
Rektörleri, Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay Üyelerinin
¼’ünü, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yard.nı, Askeri
Yargıtay üyelerini, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu
üyelerini seçmek” kapsam dışı bırakılarak, hedeflerinden
biri olan sembolik Cumhurbaşkanlığını tesis etmek üzere
harekete geçildiği anlaşılmaktadır. İktidar çatışmasına
engel olmak ve yürütmede iki başlılığın önlenmesi
gerekçesiyle, AB ülkeleri örnek gösterilerek;
Cumhurbaşkanlığının sembolik olması gereğine ve yetkilerinin
önemli bir bölümünün kaldırılmasına vurgu yapılmıştır.
Sadeleştirme diye buna denir! Cumhurbaşkanının tek başına
yapabileceği işlemler, Batı örneklerinde olduğu gibi son
derece sınırlandırılmış ve tartışma yaratabilecek
belirsizliklere son verildiği ilan edilmiştir.
Tartışmasız kabul ve sükun ! (?) Mad.82-
Sorumluluk ve Sorumsuzluk Hali : “Tek başına
yaptığı işlemlerde yargı yolu açık” denirken, diğer
yandan kişisel suçlarından dolayı yargılanamaz- yasama
dokunulmazlığı hükümlerine tabi olduğu kılıfı hazırlanmış. Mad.91-
Milli Güvenlik Kurulu : Bir sivilleşme örneği daha
karşımızda. MGK başkanlığını Başbakanın yapması ,
parlamenter rejimin esaslarına daha uygunmuş. Cumhurbaşkanı
yetkilerinin sınırlandırılmasından sonra, bu bir mantıksal
zorunluluk halini almış. Jand. Gen. Komutanı MGK’dan
çıkarılarak, yerine İçişleri bakanı’nın katılması
sağlanacakmış, çünkü Jand. bir kolluk kuvveti olarak zaten
İçişleri Bakanı’na bağlıymış. Yurdumuz bir ateş
çemberinin ortasında, bizler de barış içinde yaşıyoruz.
Bunu neye borçlu olduğumuzu düşünmek neden akıllarına
gelmiyor, merak ediyorum. Bu çözümleme sayesinde de,
asayişin belkemiği olan Jandarma bürokratik hüviyet
kazanıyor, MGK’nın ise bir danışma kurulu olduğu
hatırlatılarak adeta destur veriliyor. Çünkü AB, hiç
şüphesiz ki sivil bir Türkiye istiyor ve uslu olması için
adeta parmakları çocuğun kulağında, çekip duruyor. Mad.103-
Diyanet İşleri Başkanlığı : “ Milletçe dayanışma ve
bütünleşmeyi amaç edinerek” ifadesinin yine benzer şekilde,
mevcut anayasadan çıkarıldığı görülmektedir.
Mad.119- Yüce Divan : Yüce Divan’da görevleriyle
ilgili suçlardan yargılanacak kişiler arasına Meclis Bşk.
İle Gen. Kur. Bşk. ve Kuvvet Komutanları da eklenmiş
bulunmaktadır. Yine AB’e özgü bir sivilleşme modeliyle karşı
karşıyayız. Mad.123-
Sayıştay : Siyasi partilerin mali denetim yetkisi
Anayasa Mahkemesi’nden alınıp, Sayıştay’a bırakılmıştır ve
yüksek mahkemeler arasına alınması uygun görülmüştür. Bu
durum ; daha çok hükümet güdümlü bir denetim mekanizması
oluşturulduğunu göstermektedir. Mad.134-
Anayasanın Değiştirilmesi : 1982 anayasasında
Cumhurbaşkanının anayasayı değiştirme sürecindeki rolünün,
yasama erkinin yetkisini kullanamamasına yol açtığı
gerekçesiyle; meclisin üçteki iki çoğunlukla kabul ettiği
anayasa değişikliğini Cumhurbaşkanının yayınlama zorunluluğu
getirilmektedir. Bu durum ; yetkileri sınırlı ve sorumsuz
olan Cumhurbaşkanının, parlamenter sistem gerekleriyle
bağdaşmadığı şeklinde açıklanmaktadır. Şu soru akla
gelmiyor değil; Acaba, bu yolla başkanlık sistemine geçiş mi
özendirilmekte, ona zemin mi hazırlanmaktadır ?
Mad.136- Başlangıç ve Madde Başlıkları : Başlangıç
kısmının anayasa metnine dahil edilmemesi yoluyla,
anayasallık denetiminde bu kısmın ölçü norm olmaktan
çıkarılması sağlanmış ve böylelikle bir başka viraj daha
alınmış olmaktadır. Öyleyse bağlayıcılığı olmayan, sanki
metazori yazılmış bir giriş niteliğine bürünmektedir. ÖZETLE;
Türkiye Cumhuriyeti hukuk düzenine, erkler ayrılığına ve
yargıya, anayasa yoluyla darbe indirilmektedir. Yeni bir
anayasa taslağının, tüm siyasi partilerin, meslek
örgütlerinin ve tüm akademisyenlerin katılımına açık olması
gerekir. Yapılacak halkoylaması ise, Kurucu Meclis
gerçeğini ortadan kaldırmaz. 1924-
1961- 1982 ANAYASALARINDA MADEN VE ORMAN HAKKINDA YER ALAN
MADDELER: 1924
Anayasası : Madenlerimiz
hakkında bir hüküm bulunmamaktadır. Ormanlarımız
hakkındaki hüküm şöyle belirtilmiştir; BEŞİNCİ BÖLÜM
: TÜRKLERİN KAMU HAKLARI
Madde 74- Kamu faydasına gerekli olduğu usulüne göre
anlaşılmadıkça ve özel kanunları gereğince değer pahası
peşin verilmedikçe hiç kimsenin malı ve mülkü
kamulaştırılamaz.
Çiftçiyi toprak sahibi kılmak ve ormanları devletleştirmek
için alınacak toprak ve ormanların kamulaştırma karşılığı ve
bu karşılıkların ödenişi özel kanunlarla gösterilir.
Olağanüstü hallerde kanuna göre yükletilecek para ve mal ve
çalışma ödevleri dışında hiçbir kimse başka hiçbir şey
yapmaya ve vermeye zorlanamaz. (*) (*)
Maddenin ilk şekli:
“Menafii umumiye için lüzumu usulen tahakkuk etmedikçe ve
kanunu mahsus mucibince değer pahası peşin verilmedikçe
hiçbir kimsenin malı istimval ve mülkü istimlak olunamaz.
Fevkalade ahvalde kanun mucibince tahmil olunacak nakdi,
ayni ve sayu amele müteallık mükellefiyetler müstesna olmak
üzere hiçbir kimse hiçbir fedakarlığa icbar edilemez.” 1961
Anayasası : “ İKİNCİ BÖLÜM : YÜRÜTME D)
İKTİSADİ VE MALİ HÜKÜMLER “ başlığı altında Madenlerimiz ve
Ormanlarımız hakkındaki hükümler şöyle belirtilmiştir; IV.
Kalkınma
a) Kalkınma Plânı ve Devlet Plânlama Teşkilâtı
Madde 129: İktisadî, sosyal ve kültürel kalkınma plâna
bağlanır. Kalkınma bu plâna göre gerçekleştirilir.
Devlet Plânlama Teşkilâtının kuruluş ve görevleri, plânın
hazırlanmasında, yürürlüğe konmasında, uygulanmasında ve
değiştirilmesinde gözetilecek esaslar ve plânın bütünlüğünü
bozacak değişikliklerin önlenmesini sağlayacak tedbirler
özel kanunla düzenlenir.
b) Tabiî servet kaynaklarının aranması ve işletilmesi
Madde 130: Tabiî servetler ve kaynakları, Devletin hüküm ve
tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı
Devlete aittir. Arama ve işletmenin Devletin özel teşebbüsle
birleşmesi suretiyle veya doğrudan doğruya özel teşebbüs
eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır.
c) Ormanların ve orman köylüsünün korunması, ormanların
geliştirilmesi
Madde 131: (17.4.1970 – 1255) Devlet, ormanların korunması
ve ormanlık sahaların genişletilmesi için gerekli kanunları
koyar ve tedbirleri alır. Bütün ormanların gözetimi Devlete
aittir.
Devlet ormanları, kanuna göre Devletçe yönetilir ve
işletilir. Devlet ormanlarının mülkiyeti, yönetim ve
işletilmesi özel kişilere devrolunamaz. Bu ormanlar,
zamanaşımıyla mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak
hakkına konu olamaz.
Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme
müsaade edilemez.
Ormanlar içinde veya hemen yakınında oturan halkın
kalkındırılması ve ormanı koruma bakımından, ormanın
gözetilmesinde ve işletilmesinde Devletle bu halkın
işbirliği yapmasını sağlayıcı tedbirler ve gereken hallerde
başka yere yerleştirme kanunla düzenlenir.
Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce bilim ve fen
bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla,
bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya
hayvancılıkta kullanılmasında yarar bulunan topraklarla
şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu
yerler dışında orman sınırlarında hiçbir daraltma yapılamaz.
Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir ve bu
yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz.
Ormanların tahrip edilmesine yol açan hiçbir siyasî
propaganda yapılamaz. 1982
Anayasası : “ DÖRDÜNCÜ KISIM- İKİNCİ BÖLÜM : EKONOMİK HÜKÜMLER “ başlığı altında Madenlerimiz ve Ormanlarımız hakkındaki hükümler şöyle belirtilmiştir; III. TABİİ SERVETLERİN VE KAYNAKLARIN ARANMASI VE İŞLETİLMESİ Madde 168 - Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır.Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir. IV. ORMANLAR VE ORMAN KÖYLÜSÜ A. ORMANLARIN KORUNMASI VE GELİŞTİRİLMESİ Madde 169 - Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz. Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz. B. ORMAN KÖYLÜSÜNÜN KORUNMASI Madde 170 - Ormanlar içinde veya bitişiğindeki köyler halkının kalkındırılması, ormanların ve bütünlüğünün korunması bakımlarından, ormanın gözetilmesi ve işletilmesinde Devletle bu halkın işbirliğini sağlayıcı tedbirlerle, 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerin değerlendirilmesi; bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında yarar görülmeyen yerlerin tespiti ve orman sınırları dışına çıkartılması; orman içindeki köyler halkının kısmen veya tamamen bu yerlere yerleştirilmesi için Devlet eliyle anılan yerlerin ihya edilerek bu halkın yararlanmasına tahsisi kanunla düzenlenir. Devlet, bu halkın işletme araç ve gereçleriyle diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırıcı tedbirleri alır.
Orman
içinden nakledilen köyler halkına ait araziler, Devlet
ormanı olarak derhal ağaçlandırılır. 2007 –
Anayasa Taslağı : “ BEŞİNCİ
KISIM- ÇEVRENİN KORUNMASI VE MİLLİ SERVETLERE İLİŞKİN
HÜKÜMLER “ başlığı altında Madenlerimiz ve Ormanlarımız
hakkındaki hükümler şöyle belirtilmiştir; BEŞİNCİ KISIM Çevrenin
Korunması ve Millî Servetlere İlişkin Hükümler Çevrenin korunması Madde 129- (1) Devlet herkesin, insanî gelişimini mümkün kılan sağlıklı bir çevrede yaşaması için gerekli tedbirleri alır. (2) Çevrenin
en üst düzeyde korunması ve çevre kalitesinin
iyileştirilmesi, sürdürülebilir kalkınma ilkesiyle uyumlu
olarak, herkesin ve Devletin görevidir. Tabiî servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi : Madde 130-
Tabiî servetler ve kaynaklar, Devletin hüküm ve tasarrufu
altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete
aittir. Arama ve işletmenin Devletin özel teşebbüsle
ortaklık suretiyle veya doğrudan doğruya özel teşebbüs
eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Ormanların korunması ve geliştirilmesi : Madde 131- (1) Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli tedbirleri alır. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Yanan ormanların yerinde ve orman içinden nakledilen köyler halkına ait arazilerde derhâl yeni orman yetiştirilir. Bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bu yerler imara açılamaz. (2) Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz ve kanuna göre buralar Devletçe yönetilir, işletilir ve işlettirilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. (3) Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyete müsaade edilemez. Münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. (4) Aşağıda belirtilen durumlar ve yerler dışında orman sınırlarında daraltma yapılamaz: a) Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanlarına veya başka alanlara dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler. b) 23/07/2007 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler. c) Şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler. (5)
Dördüncü fıkranın (a), (b) ve (c) bentlerinde belirtilen
yerlerin değerlendirilmesi veya gerçek ve tüzel kişilere
satılması veya bedeli karşılığı kullanım hakkı verilmesi
kanunla düzenlenir. Satış veya kullanım hakkı verilmesinde
öncelik, fiilen bu arazileri kullananlar veya orman
köylülerinindir. Kıyıların korunması ve kıyılardan yararlanma Madde 132- (1) Kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. (2) Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. (3) Kıyılarla
sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre genişliği ve
kişilerin bu yerlerden yararlanma imkân ve şartları kanunla
düzenlenir. Tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması Madde 133- (1) Devlet tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar; bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır. (2) Bu
varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara
getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine
yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla
düzenlenir. Görüleceği gibi; Önceki Anayasalarımızda, devletin malî imkânlarıyla sınırlı olan sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler bölümünde yer alan tabiî servetler ve kaynakların korunması(Madenlerimiz) ve kullanılması, ormanların ve çevrenin korunmasına ilişkin düzenlemeyle birlikte “Çevrenin Korunması ve Milli Servetlere İlişkin Hükümler” şeklinde özel bir kısım olarak yeniden ele alınmış. Her fırsatta kullandıkları gibi; AB ülkelerinde uygulanmakta olan bir sistemle uyum sağlandığı da kullanılan argümanlardan biridir. Çevrenin ve milli servetlerin etkili bir şekilde korunması yönünde; Devlete yönelik direktif bir hüküm anayasaya konulmuş ve bununla övünüldüğü gözlemlenmektedir. Çevre sorunlarıyla ilgili olarak; bir yandan devletin daha duyarlı olması ve yükümlülüklerini yerine getirmesi, diğer yandan da vatandaşların bu konuda devlete yönelik taleplerinin hukuki zemininin pekiştirilmesinin amaçlandığı ifade edilmektedir. Oysa, Kamusal Haklar alanında açılmış yeni bir gedik daha olabileceği ihtimali yüksektir. Yurdumuzun akarsularının bile özelleştirilme çabaları, hele yabancıya satılırsa daha memnun olunacağına dair verilen izlenimler yanında; devlete biçilen Orman bekçiliği vurgusu çok da anlamlı görünmemektedir. Her iki
alandaki özel teşebbüslerin devletleştirilmesinin,
ancak kamu hizmeti niteliği taşıyanlar için ve kamu
yararının zorunlu kıldığı hallerde yapılabileceği
belirtilmiş, çok istisnaî olarak başvurulabilecek bir
müessese olduğu vurgulanmıştır. Fakat diğer yandan, 1982
anayasasında belirtilen arama ve işletme hakkının devlete
ait olduğu madenlerimizin; belirli ve geçici bir süre için
özel sektöre kullandırılabileceği ifadesi tamamen
kaldırılmıştır. Stratejik kurumlarda ve sahalarda dahi
anayasal zemin hazırlanarak, bu bilinç bilerek
yerleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü arkasından, kamu yararı
gözetilmeksizin satışlar hız kazanacaktır. Bu alanda yabancı
sermayenin özel sektör içindeki ezici ağırlığı dikkate
alındığında, kapitülasyonları çağrıştıran bir
politika izlendiği aşikardır. Kabul edilemez, ulus devlet
olarak kazanılmış haklarımız hiçbir isim altında
devredilemez. Bu esnek uygulamanın, teslimiyetçi
politikanın, satışçı süpermarket zihniyetinin telafi
edilmesi mümkün olmayan ağır sonuçlarının dünyadaki
örnekleri, gözü gören ve aklını işleten herkesçe
bilinmektedir. Bu tablo ayrıntılı bir şekilde, önceki Maden
ve Ormanlarımız konulu çalışma raporumda sunulmuştur. MADENLER : Madenler hakkında Mad.130 ‘da belirtilen; Devletin
imkânlarıyla çok daha uzun zaman alacak millî servetin
işletilmesinin ve millî gelirin artırılmasının bir an önce
sağlanması amaçlandığı şeklinde dahiyaneymiş gibi sunulan
bir gerekçeyle, milli servetlerimizden olan madenlerin
artarak özelleştirilmesinin ve yabancı sermayeye devrinin
anayasal fermanı verilmiş bulunuyor. Madenlerimiz tükenebilir kaynaklardır. Aranmaları, işletilmeleri ve tüketilmeleri ulusal çıkarlarımıza uygun olarak planlanmalıdır. Bu tür bir planlama ve denetim için etkili bir şekilde, devletin hüküm ve tasarrufu şarttır. Kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan ve böyle durumlarda ulusal çıkarları hiçe sayan bir anlayışın ürünü olarak tasarıya girmesi sağlanan maddenin; 1961 anayasasında olduğu gibi “Doğal servet ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı devlete aittir.” şeklinde düzeltilmesi ve madenlerimizin kısır siyasi tartışmalara konu edilmemesi gerekmektedir. Çünkü madenlerimiz, geleceğimizin ve bağımsızlığımızın en önemli araçlarıdır. Ormanlarımız konusundaki duyarlılık madenlerimiz için de gösterilmelidir. Her iki milli servetimiz de kamu malıdır ve üstelik madenler işletildiklerinde bir daha yerine konulamayacak, tükenebilir kaynaklardır. Tasarıda yer alan, “Devlet ormanları, kanuna göre devletçe yönetilir ve işletilir. Devlet ormanlarının mülkiyeti ve yönetimi özel kişilere devrolunamaz.” maddesi aynı şekilde madenlerimiz için de kullanılmalıdır. Buradaki farklı iki tutumun, madenlerimiz üzerinde özel sektörün varlığı ve amaçlarından kaynaklanmakta olduğu açıktır. Taslak kabul edilirse; bundan böyle enerji, maden, su, toprak üstü ve altı kaynaklarının yönetim ve denetiminde ülkenin ulusal çıkarları belirleyici olmayacaktır. Çünkü Türkiye bu düzenlemeyi, çok taraflı yatırım anlaşmalarını imzalayarak (MAI), çok taraflı yatırımları devlet ve hükümet düzeyinde garantileme ajanslarına (MIGA) ortak olarak çoktan yaptı. Karşılıklarını da yasalarına geçirdi. Taraflı Yatırımları Garantileme Ajansı'nın (MIGA) ortaklık hükümlerine göre ülkeye gelen dış sermayeye karşı yapılacak "ulusal çıkar" adı altında ki grev, sokak eylemi ya da fikri muhalefete karşı hükümetler, ortaya çıkacak zararı tazminle yükümlüdürler. Türkiye bunu MIGA'ya ortak olurken zaten kabul ettiğine göre ve hükümet de bu tür yatırımların önündeki engelleri kaldıracağını taahhüt ettiğine göre; tabii ki anayasanın "uluslararası anlaşmaları uygun bulma" hükmü bu tür bir tadilata uğrayacaktır. Bir başka anlatımla; "bilimsel raporlara" dayalı çalışmalarla "tamamen bilimsel" destekli yasalar ve anayasalarla yeni dünya düzeni oluşturulmaya çalışılmakta olduğu bilinmektedir ! Kamu mülkiyet sistemi: Bu sistemde yer altı kaynakları kamu malı olarak kabul edilmekte ve maden hakları, içinde bulundukları arazi mülkiyet haklarından bağımsız olarak dikkate alınmaktadır. Arazi
mülkiyet sistemi: Bu sistemde, madenler içinde
bulundukları arazinin bütünleyici parçası olarak kabul
edilmekte ve maden hakları mülkiyet hakları ile birlikte
değerlendirilmektedir. Ülkemizde
kamu mülkiyeti sistemi uygulanmaktadır. Madenler, Anayasanın
amir hükmü gereğince devletin mülkiyetindedir ve öyle
kalmalıdır. Ancak, özel şahıslar da belirli süre için
madenleri işletebilir. Madencilik faaliyetleri, 3213 sayılı
Maden Kanunu çerçevesinde yürütülmektedir. Madde 4-
Madenler, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup içinde
bulundukları arzın mülkiyetine tabi değildir. Madencilik
faaliyetlerinin izne tabi olduğu yerler Madde 7‘de
belirtilmiştir. Doğal ve kültürel SİT alanlarının bulunduğu
bölgelerde, Çevre, Kıyı, Orman ve İmar kanunlarının
kısıtladığı alanlar dışında 3213 sayılı maden kanunun
belirlediği kurallara ve ilgili yönetmeliklere bağlı olarak
madencilik faaliyetleri yürütülür. Maden Kanununda maden
olarak belirtilen maddelerin aranması ve bulunması ve
işletilmesinde maden cinsine bağlı farklı yasal uygulamalar
yapılamaz. 3213 sayılı
Maden Kanunu bütünüyle gözden geçirilmeli, doğal varlıkları,
yaşamı, tarihi ve kültürü yok sayan anlayış bütünüyle
değiştirilmelidir. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını
Koruma Kanunu içinde yer alan Koruma Kurulları ile ilgili
teşkilatlanma maddeleri yeniden düzenlenerek bu kurulların
ağırlıklı olarak bilim adamlarından oluşmaları
sağlanmalıdır. Toprak Koruma
ve Arazi Kullanımı Kanunu çerçevesinde bütün Türkiye’nin
arazi kullanım planlaması yapılmalı ve bütün üst planlar
arazi kullanım planlaması üzerine inşa edilmelidir. Ayrılan
arazilerde yapılacak yatırımlar için ÇED Yönetmeliği, şekli
bir uygulama olmaktan çıkartılıp, bilimsel bir hale
getirilmeli; mevcut standartlar çevre lehine iyileştirilmeli
ve artık ÇED yanında SED (Sosyal Etki Değerlendirmesi)
uygulaması da oluşturulmalı ve Toprak Koruma ve Arazi
Kullanım Kanunu’nun öngördüğü Toprak Koruma Projeleri
ciddiyetle yaşama geçirilmelidir. ORMANLAR : Ormanlarımız hakkında Mad.131’de belirtilen; Yanan
ormanların yerinde yeni orman yetiştirilmesi gerektiği, bu
yerlerde tarım ve hayvancılık yapılamayacağı gibi, bu
yerlerin imara da açılamayacağı yönündeki ilkelerin taslakta
korunmuş olması sevindiricidir. Ancak öbür taraftan, bir
ters manevra ile bugüne kadar yapılan hazırlıklar
tamamlanarak, olanca feryada rağmen kısaca halk tarafından
(2b kapsamında ) olarak bilinen, orman vasfını yitirmiş
hazine arazilerinin satışı ve imara açılması ; milli
servetin değerlendirilmesi ve milletimizin bu meselden
kaynaklanan mağduriyeti şeklinde gerekçelendirilerek
anayasa taslağında yerini almıştır. Bugüne kadar yapılmış
yada göz yumulmuş talan karşısında, devlet gücünü kullanarak
gerekli yaptırımların anayasal zemine oturtulması
gerekirken, tapu tahsis belgeleriyle yağmalanmasına,
popülizme, orman alanlarının ağır küresel şartlar altında
genişletileceği yerde, daraltılmasına cevaz verilmiş oluyor. ANAYASA
MAHKEMESİ’NİN 17.12.2002 TARİH, 2000/75 E. 2002/200 K.
SAYILI KARARINDA : “Anayasa’nın
169. maddesinde ormanların ülke yönünden taşıdığı büyük önem
gözetilerek, korunmaları ve geliştirilmesi konusunda
ayrıntılı düzenlemelere yer verilmiştir. Bu özel ve
ayrıntılı düzenlemenin, ülkemizde orman örtüsünün sürekli
yok edilmesi gerçeğinden kaynaklandığı kuşkusuzdur. Maddenin
1. fıkrasında Devletin, ormanların korunması ve sahalarının
genişletilmesi için gerekli kanunları koyacağı ve tedbirleri
alacağı, bütün ormanların gözetiminin devlete ait olduğu, 2.
fıkrasında, devlet ormanlarının mülkiyetinin
devrolunamayacağı, devlet ormanlarının kanuna göre devletçe
yönetileceği ve işletileceği, bu ormanların zamanaşımı
nedeniyle mülk edinilemeyeceği ve kamu yararı dışında
irtifak hakkına konu olamayacağı, 3. fıkrasında da,
ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyete ve eyleme izin
verilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Anayasa’nın 7. maddesinde
ise, Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki
devredilemez denilmektedir. 22 Mart 2007 Tarihinde Resmi Gazete’de Yayımlanan Orman Sayılan Alanlarda Verilecek İzinler Hakkında Yönetmeliğin 4. maddesinin arama ruhsatını tanımlayan (d) bendinde arama ruhsatının belirli bir alanda maden ve petrol arama faaliyetlerinde bulunulabilmesi için verilen yetki belgesini ifade ettiği belirtilmektedir. Düzenlemedeki idari işlemlerin asli unsurlarından olan yetki konusunda eksiklik içerdiği ve ormanların orman olarak korunmasındaki üstün kamu yararını zedeleyecek bir düzenleme olduğundan, Anayasa’nın 125, 169 ve 170. maddelerine açıkça aykırılık teşkil etmektedir. 1982 anayasasının ( Mad.170- Orman köylüsünün korunması ) maddesi de , anayasa taslağından tamamen çıkarılmıştır. Türkiye,
iklim değişikliği konusunda atılan uluslararası alandaki en
önemli adım olan Kyoto Protokolü’ne imza koymamakta ısrar
eden az sayıda ülkeden biri. Bu konuda ABD ile aynı tavrı
göstermenin sorumluluğunu taşıyor. ABD Başkanı dahi Kyoto
Protokolü konusunda duruşunu değiştirirken, Türkiye
yönetiminden henüz ses yok! Kyoto Protokolü iklim
değişikliğine yol açan karbondioksit salımının denetim
altına alınması konusunda bir taahhüt anlamına geliyor; ki
halkımız bu taahhütün dışında kalmayı kabul edemez. Bu
çerçevede Kyoto Protokolü’nün en kısa zamanda imzalanarak
ülkemizde sera gazı salımlarının güçlü bir yatırım ve
değişim süreci içerisinde azaltılması şarttır. Güçlü bir
ekonomi ve gelecek için bireysel ve kurumsal enerji
verimliliğinin gerektirdiği teşvik sistemlerinin
geliştirilmesini, enerji verimliliğine yönelik teknolojiler
kullanılması ve geliştirilmesi gerekir. Verimli
topraklara sahip tarım arazilerinin amaç dışı kullanımının
engellenmesi şarttır. Ülkemizde toprak varlığının korunması
için toprak yapısını bozmayan doğru toprak işleme
yöntemlerine, kimyasal gübre yerine organik gübre
kullanımına, bütün meyilli arazilerde teraslamaya, bütün
gerekli alanlarda rüzgâr perdelerine teşvik getirilmelidir.
Bütün meraların doğru yönetimi şarttır. Bunun için yerel
mera bitki örtüsünün korunması, erken ve geç otlatmanın
engellenmesi ve meralara sadece taşıma kapasitesi kadar
hayvan sokulması gereklidir. Akılcı
planlama yapamadığımzdan; su fakiri bir ülkeyiz. Üstelik su
varlığımız giderek azalmakta. Geleceğimizin koşulu olan
insanların ve diğer canlıların yaşaması için gereken suyun
güvence altına alınması için Anayasa’ya suların Devletin
gözetim ve yönetimi altında olduğu yönünde bir hüküm
konulması ve Türkiye’nin acilen “Su Çerçeve Yasası”
çıkartılması gerekmektedir. Doğal
varlıklarımız ve ormanlarımız sundukları su toplama ve
arıtma, toprak oluşumu ve korunması hizmetlerinin yanı sıra
tarımsal gen varlığının yabani atalarını saklar, tıbbi ve
aromatik bitkileri barındırır. İnsanlığa doğrudan sağladığı
yararlar dışında, bizler gibi var olma hakkına sahip doğal
alanların ve ormanlarımızın barındırdığı canlıların
korunması gerekir. Türkiye’de korunan alanlar artırılmalı ve
korunan alanların etkili yönetimi gerçekleştirilmelidir.
Bunun yanında korunan alanların koridorlarla bağlantılı
olması sağlanmalıdır. Korunan alanların haricindeki
alanların, değişen iklim koşullarında türlerin hareketlerine
olanak sağlayacak şekilde korunması ve yönetimi
sağlanmalıdır. Ormanlarımızın korunması için; Orman Kanunu’ndan 2B maddesinin çıkartılmasını ve 2B hukukunun dayanağını teşkil eden Anayasa'nın 169/son fıkrasının kaldırılması gerekir. Orman Kanunu’nda, Maden Kanunu değişikliği ile ortaya çıkan ve Turizmi Teşvik Mevzuatı ile yaratılmış ormanları tehdit eden hükümlerin değiştirilmesi şarttır. Dağıtılan Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü yerine TOPRAKSU Genel Müdürlüğü’nün yeniden kurulmasını ve Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu uygulaması sorumluluğunun bu kuruluşa bırakılmasını uygun olur. Doğal varlık yönetiminin (ormanlar, meralar, sular, tarım alanları vs) havza esaslı olacak şekilde düzenlenmesi için Havza Yönetimi Çerçeve Yasası çıkartılmalıdır. TBMM gündeminde bulunan Dönüşüm Alanları Kanunu Tasarısı ve Kıyı Kanunu gibi tasarılar geri çekilmeli ve toplumsal uzlaşı sonucu yeniden hazırlanmalıdır. Yabancılara arazi satışını düzenleyen ve toplumda büyük infial yaratan Köy Kanunu ve Tapu Kanunu’ndaki değişikliklerin yeniden gözden geçirilmesi, bu kapsamda önem arzetmektedir.
|