Geçmiş Haftalarda Yayınlananları Oku

 

18 . 09 . 2007

ÇALIŞMA   RAPORU  : 
 

İLGİ :   01.03.03/ 08-55- 139   30.08.2007 tarih sayılı Kurucular Kurulu Bşk.lığı iç hiz. yazısı. 
 

MHHP Gen.Bşk.Yrd.lığı Görev Konusu  :  Maden-Orman Özelinde Yeni Anayasa Tasarısı İncelemesi.      

HAZIRLAYAN                 :    Ufuk  ERDÜVENCİ 
 
 
 
SUNUM: 

MHHP  üst yönetimimizin bizlerden istemiş olduğu, 2007 Anayasa Taslağı üzerindeki inceleme ve görüşlerimizi içeren bu çalışmayı; içinde bulunduğumuz ağır şartlar altında, her şeyden önce şuurlu bir vatandaş olarak görev addettim. 
 

Esasen,  bu anayasa hazırlık çalışması hakkındaki, alanında cidden uzmanlık gerektiren raporumu hazırlarken; mühendislik kökenli olduğumu unutmadım ve haddimi aşmamaya gayret ettim. Ancak, suskun kalan ve bu tutumunu sürdüren bunca üniversitemizin ve değerli anayasa profesörlerimizin gözleri önünde, hükümet tarafından bellibaşlı hukuk profesörlerine bir nevi ısmarlama yoluyla hazırlatılmış olduğu ve hamiliğini müştereken AB’nin- ABD’nin yaptığı gözlenmektedir. 
 

Geniş olarak toplumsal mutabakata dayandırılmadan, günümüz dünya koşullarında sanki dikte ettirilir gibi sunulan (Hükümetin alışkanlığı haline geldiği üzere) bu anayasa taslağı hakkındaki görüşlerimizin, partimiz hukukçuları eliyle teknik açıdan bir kez daha filtre edilmesi gereği açıktır. 
 

İnanmış bir MHHP mensubu olarak, bizler sadece “Vatana hizmet kutsaldır.” ve “İnsanlarımız her türlü iyileşmeye ve pozitif ilerlemeye layıktır.” düşüncesindeyiz. Bu noktadan hareketle ve vatan borcu bilinciyle bu çalışmaya emek verdiğimi belirtir, bilgilerinize saygıyla arz ederim.  
 
 
 
 

Başlangıç Bölümü  : 
 

Evrensel hak ve hürriyetlere herkesin sahip olduğu ve her türlü ayrımcılığın reddedildiği vurgulanırken;

  • Vatanın ve milletin bölünmezliğine,
  • Bireysel hürriyetlerin; milli birlik ve beraberliğimizi tehlikeye sokmayacak, kardeşliğimize halel getirmeyecek şekilde, ancak ve ancak vatandaşlık hak ve özgürlükleri çerçevesinde  olması gereğine,
  • En azından medeni sayılan ülkeler düzeyinde kabul edilmiş çağcıllıkta olması gereğine,

taslak metinde yeterince ve beklenen düzeyde değinilmemiştir. 
 

Üstelik, her türlü ayrımcılığı reddetmekle neyin arzulandığı üzerinde iyi düşünülmelidir. Bu ifade; ülkemizde devlet eliyle, toplumumuzu oluşturan bireylerin belirgin bir resmi ayrımcılığa maruz kaldığı savına  götürebilir. Oysa ki bu, asılsız ve belli amaçlara matuf  bir söylemdir. Vatanın her köşesindeki yurttaşımız, hak ettiği noktada her seviyede makam ve mevkiye, gerek kamu ve gerekse özel sektör alanlarında erişebilmektedir. İddia edildiği üzere etnik kökene dayalı ayrımcılık yapan bir resmi ideolojimiz bulunmadığı gibi, kanunlarımız yoluyla bu konuda hak arama yolu da açıktır. 
 

Günümüzde “Türk etnisitesi”nden bahsedebilen zihniyetin Yüce Meclis’te temsil edilir olabilmesi, üstelik aşağıda sıralamaya çalıştığım talepleriyle, kendilerini baskı unsuru hissettirme gayretlerinin AB ve ABD hamiliğinde ön plana çıkması düşündürücüdür. Şöyle ki;

  • Farklı etnik ve kültürel kimliklerin haklarının, yeni anayasada güvence altına alınması,
  • Yeniden Türk etnisitesine dönük bir vatandaşlık tanımlaması yapılmaması,
  • Türkçe’nin resmi dil olması, farklı dilde eğitim, siyasi propaganda ve örgütlenme hakkının yeni anayasada tanımlanması, yani yasa koyucunun insiyatifine bırakılmaması,
  • Çoğulculuk ilkesini içinde barındıran , otoriter cumhuriyetten demokratik cumhuriyete geçişin hukuksal ve zihinsel altyapısının oluşturulması,
  • Türkiye’nin AB’e tam üyelik perspektifinin güçlendirilmesi,
  • Klasik “Milli Güvenlik “ kaygısıyla; birey hak ve hürriyetlerinin, ifade özgürlüğünün kısıtlanmaması, aksine genişletilmesi,
  • Daha şeffaf ve değişik kesimlerin katılımının, anayasa taslak çalışmasında sağlanması.
 
 
 

Her ülke kendi üniter yapısını korumaya yönelik tedbirler alır ve bunu anayasa düzeyinde ilan ederken; Türkiye’den beklenen, ayrılıkçı rüzgarların şişirdiği yelkenlerle demokratlık-insan haklarına uygunluk kisvesi altında AB ve ABD sömürgeci rotasına girilmesi ve ülkemizden muhtelif şemsiyeler altında  olabildiğince fazla  nemalanmalarına boyun eğilmesidir. Doğaldır ki bu noktada da, ulusunu ve vatanını her şeyin üzerinde tutan  bazı direnç merkezlerimiz  devreye girecek ve bu çağa  özgü işgal yöntemini geri püskürtecektir. 
 

GENEL DEĞERLENDİRME  : 
 
 

Diğer yandan; bu taslak mevcut burjuvaziyi daha semizleştirecek yolda, sosyal yıkım darbelerine   bir çeşit kılavuz niteliği taşımaktadır. 
 

1982 Anayasası’nın toplumsal muhalefeti dizginleyen, rejimi kuvvetlice  savunan maddeleri ufalandığında; anayasanın koruyucu kalkan misyonu da ortadan kalkmış olacak, cumhuriyet savunmasız ve her türlü müdahaleye açık bir nitelik kazanmış olacaktır. Yaşananlar,  günümüze kadar zaten süre gelen AB’e uyum yasa çalışmaları çerçevesinde boyun eğici bir düzen getirmeye uygun ve arzulanan negatif etkili değişikliklere ters düşmeyecek bir  anayasal kılıf uydurma çabalarından ibarettir.  
 

Bu taslak metinde, 1961 anayasasının o günkü koşullarında iyi niyetle hazırlanmış atılımcı ve demokratik  açılımları paralelinde gelen özgürlükleri içeren maddelere sıkça atıfta bulunarak; kendi ulus karşıtı ve teslimiyetçi politikalarına malzeme yaptıkları dikkati çekmektedir.  ABD’nin ürünü olan  (agresive)saldırgan pazarlama stratejisinin belirgin özellikleri; kar odaklı, yayılmacı ve insan psikolojisi üzerinde tahribkar etki bırakan fakat kazan-kazan formülüyle insanlarımıza hoş bir şekilde servis edilen bir zihniyetin ortak özelliklerini taşımaktadır. 
 

“Anayasada Sivilleşme”den ; Atatürk İlkeleri ve Büyük Türk İnkılabı kazanımlarını ortadan kaldırmayı anlayan, üstelik bir süredir yaşanan kontrolsüz ve yanlış serbest piyasa uygulamalarının, ilkelerimizden biri olan Devletçilik’le bağdaşmadığını gören hükümetin; özelleştirmeyi ve yabancı yatırımı, önünde hiçbir sağlıklı denetim mekanizması olmaksızın gerçekleştirebilmesi için eline geçirdiği büyük bir fırsattır bu. Bu sayede, emperyalist ülkelere bağımlılığımız had safhaya çıkarılmış olacaktır. Kamu sektörünün tasfiyesi tamamlanmış olacaktır.  
 

Görülen o ki; AB ve ABD’nin geçmişte olduğu gibi halen arzulamakta olduğu; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda bir takım göstermelik demokratik hükümler bulunması ama, günlük yaşamda-fiiliyatta bunların asla tatbik edilmemesi şeklindedir. 
 

AB ve BOP kapsamında yeniden form verilmek istenen bir Türkiye’de; ulus devletin gerçek anlamda yıkıma uğratılması, ancak ve ancak TSK’ni halkın gözünde küçük düşürmek yoluyla sağlanır. Sivil anayasa atağının gayesi de budur. İşte bu politikayı güden güçlerin, Türk insanının karakteristik özelliklerini-ruh yapısını ve inanmışlığını hala anlayamadığı ve belki de hazmedemediği  gün gibi açıktır.  
 

Bu  taslak metinde; 
 

1982 Anayasası’nda var olan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ifadesi, değiştirilemeyecek hükümler kapsamındaki(Mad.4), Mad.3’den çıkarılarak Mad.5’e alınmış ve ileride başka yorumlarla da tadil edilmesinin önü açılmıştır. Ayrıca, değiştirilemeyecek hükümleri kapsayan Mad.4 tamamen kaldırılmış olup, göstermelik şekilde anayasanın sonunda Mad.134’e iliştirilmiştir. 
 

“Yabancıların temel hak ve hürriyetlerinin, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlandırılabileceği” ifadesi Mad.12’e  eklenmiştir. 
 

Genel Gerekçe Bölümü girişinde yer aldığı üzere; “Tümüyle  yeni bir anayasa yapılmasının daha isabetli olacağı düşüncesi ”ne cevap verir kapsamda hazırlanmış bu taslak, “Baştan aşağı yeni bir anayasa ancak, Kurucu Meclis’ler tarafından yapılabilir  yada daha sınırlı sayıda (yaklaşık 150 kişi) uzman üyeden oluşan geçici bir Danışma Meclisi tarafından hazırlanabilir” prensibine aykırıdır. Anayasa, gerekli yasaların isnad edileceği, omurga niteliğinde olan bir temel normlar bütünüdür. Bu meclis ancak, anayasa üzerinde kısmi değişiklikleri onaylayabilir, revizyonlar yapabilir. Bir bütün olarak yeni anayasa yapamaz. Yaparsa, uygulama aşamasında daha başka ve büyük sancılar yaşanır.  
 

Temel hak ve hürriyetler alanında; bize özgü olması beklenen iç hukukumuzun, milletlerarası andlaşma karşısında çelişir konuma düştüğü hallerde derhal Anayasa Mahkemesince iptaline imkan sağlanmakta ve böylelikle AİH Sözleşmesi ile uyumlulaştırılması sürecinin hızlandırılacağı müjdesi (!) verilmektedir. Bu durum, egemenliğimizin nasıl tartışılır hale getirildiğinin bir başka göstergesidir. 
 

Taslağın  Madde Gerekçeleri Bölümü- Mad.5’te de açıkça ifade edildiği gibi; bu anayasa ile Milli Egemenliğimiz’in  devredilmesi ve belki de çokiyi bildikleri şekilde ihale edilmesi sözkonusudur. Amaçlanan da açıkça budur. 
 

Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler, Yüksek Askeri Şura kararları,  Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarının yargı denetimine açılmış olması, devletçilik ilkesini ve devleti-milleti koruyan yüksek kararların bir deyimle ümmin (bağışıklık) sistemimizi çökertecek ve kilit taşlarını yerinden oynatacak niteliktedir. Sıkıyönetim ve olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri de kaldırılmıştır. 
 

Yüce Divan üyelerinin ; Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyelerinden oluşan heyet tarafından oluşturularak , iki kademeli yargılama esasının getirilmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirmekteyim. Ancak, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin tasfiye edilme kararını ise bir o kadar isabetsiz buluyor; askeri, gerek toplum içinde geri plana itici ve gerekse kendi içinde zafiyete düşürücü olan bu ve diğer bazı kararlarda sık sık 1961 anayasasına atıfta bulunulmuş olması düşündürücüdür. Günümüz  şartlarında istediklerini yaparken,  biryerlere de yaslanma arayışının kanıtı olarak değerlendirebiliriz.  Madem ki Yüce Divan ,  Cumhurbaşkanını da yargılama yetkisine sahip; o halde yetki ve sorumluluğun paralelliği ilkesine sadık kalınmış olunmaktadır. Kendisinin sistemi korumak adına kullandığı yetkilerin,  bu eşitlik uğruna kaldırılması; ideolojik bir yaklaşımdan öteye gitmemektedir.  Yürütme erkini, tek başına güçlendirmek amacını güttüğü açıktır. 
 

Taslak hazırlanırken, AİHS, AİHM içtihatları, AB Temel Haklar Şartı, Avrupa Sosyal Şartı, belli başlı batı demokrasilerine ait anayasalar vs. kaynakların benimsenmesi; ülkemizin ulus devlet yapısını zaafa uğratmaya yönelik bir adımdır. Binlerce yıllık tarihi ve devlet geleneği olan, dünyada devlet kurma özelliği ile ön sırada yer alan Türk Milleti’nin bu engin birikimi göz ardı edilmekte, yapılacak iyileştirmelerde kendi öz değerlerimizi esas  almak ve onlardan ders almak yerine; tabir caizse kendi terzimiz dururken, moda diyerek konfeksiyon ürünlerinin albenisine kapılmaya benzemektedir.  Bahsi geçen batı demokrasilerinde, ülkemizin maruz kaldığı tehditler ve risklerden bahsedilemeyeceği için o normlar, o ülkelerin insanları için uygun ve yeterli olabilir.

Bireysel  hak ve özgürlüklerin, toplumun  huzurunu ve genel asayişi bozmayacak nitelikte garanti altına alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle Türkiye; dünyada modern, laik, vatandaşlarının ezici çoğunluğunun İslami değerlere saygı gösterdiği ve sahip çıktığı, diğer ülkelerde olduğu gibi geri kalmışlığın ve ilkelliğin Müslüman olmanın doğal bir sonucu gibi gösterilemediği bir cumhuriyet rejimine yegane örnek teşkil etmektedir. 
 
 
 

MADDE BAZINDA BAZI DEĞERLENDİRMELER: 

Mad.3-   Devletin Bütünlüğü  :     Açıklanan madde gerekçesi, ne kadar maskelenmek istenirse istensin,  tabloyu net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Fransız ve İspanyol anyasalarının örnek gösterilmesi ve sonuçta “ Bölünmez bütünlük ilkesi, ülkenin tarihsel ve sosyolojik gerçekliğinden kaynaklanan farklılıkları dışlama yada bastırmanın gerekçesi olarak kullanılmamalıdır. Milletin çözülmez birliği, ortak ve bölünmez vatan üzerine inşa edilmiştir; onu meydana getiren milliyetlerin ve bölgelerin özerklik haklarını ve aralarındaki dayanışmayı tanır ve güvence altına alır.” ifadelerine yer verilmesi, öyle kolayca yutulacak lokma  değildir. Bu bağlamda İspanyol anayasasına atıfta bulunmakla ne murad edildiği açıktır ve neyin hazırlığına zemin oluşturulduğu somut olarak ortaya konmaktadır. İşte Müdafaa-i Hukuk bayrağını taşıyan bizlerin öngördüğü tehlikenin en büyük ispatı; AİH Sözleşmesinin 10.maddesinde yatmaktadır. Yani “Toprak Bütünlüğü” , ifade hürriyetini sınırlama sebepleri arasında sayılmaktadır. 
 

Mad.5-     Egemenlik               :   Madde gerekçesinde   “Halihazırda milletlerarası hukuk ile sınırlandırılmış olan egemenlik yetkisinin, bu düzenlemeyle hukuki çerçevesinin somutlaştırılacağı”ndan bahsedilmektedir.  Üstelik  “Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır. Nitekim, Birlik üyesi olan ülkeler, anayasalarında değişiklik yapmak suretiyle egemenlik yetkilerini kısmen Birliğin yetkili organlarına devretmişlerdir. “ demek suretiyle; Milli Egemenliğimizin avuçlarımızdan kayıp gitmesinin rotası çizilmiş oluyor.  İşte bu kadar açık seçik, avaz avaz bağırıyorlar duymak istemeyen siyasilerin kulaklarına. Belki de duydular da, çoktan kanıksadılar bile al yanaklı Ali Kemal’ler...  
 

Mad.6-    Yasama Yetkisi           :       Kanun hükmünde kararnamelerin, AB ‘e üyelik sürecinin gerektirdiği uyum kararlarının süratle çıkarılması ihtiyacı nedeniyle anayasal dayanağa kavuşturulmasının amaçlandığı belirtilerek, yasama organı by-pass edilmekte ve ateşe pervane misali AB’nin kucağına nasıl koşulduğu görülmektedir. 
 

Mad.19-   Özel Hayatın ve Aile Hayatının Gizliliği ve Korunması  :    “ Korunan hakları sınırlandırmada kullanılan “millî güvenlik”, “kamu düzeni” ve “genel ahlâk” gibi kavramların dar yorumlanması gerekmektedir. Aksi takdirde, temel hak ve hürriyetlerin keyfî bir şekilde sınırlandırılmasının önü açılabilir. “ şeklinde gerekçelendirilirken; aynı endişenin  “millî güvenlik”, “kamu düzeni” ve “genel ahlâk” kavramları üzerinde duyulmaması dikkati çekicidir. Milli hassasiyetlerimiz, keyfiliğe karşıtlık adı altında frenlenmektedir. 
 

Mad.24-  Din ve İnanç Hürriyeti  :    Çeşitli alternatif yaklaşımlarla din dersleri, 1961 anayasasında olduğu gibi okullarda seçmeli hale getirilirken, dini eğitim ve öğretimin özel okul, vakıf ve dernekler eliyle, dolaylı olarak tarikat etkisinde kalarak yapılabilmesi imkanı getirilmektedir.  Türkiye’yi geri götürme çabalarından biri olan şeriat düzenine geçiş talebinin önündeki engellerin yavaşça kaldırılması olarak algılanabilir. 
 

Mad.35-  Vatandaşlık                :      “Türk” ifadesi neden bu kadar kaçınılası bir hal almış, husumet düşünülmeksizin anlamak mümkün değildir. Eninde sonunda 1924 anayasasına bağlayarak  “Ne Mutlu Türküm Diyene!” özdeyişinin dayandığı Türklük tanımı yapılacaksa; ohalde “Türk Vatandaşlığı” ‘nın yerini, “Vatandaşlık” olarak geçiştirme bir ifadenin almasını samimi ve iyi niyetli bir yaklaşım olarak görmek mümkün değildir.

Önceki tanımı yetersiz ve muğlakmış gibi Türk’ün kim olduğuna dair yeni tanım getirme çabaları alternatifli olarak ortaya konmaktadır. “1961 ve 1982 anayasalarında yapılan Türklük tanımının, ırk temelli ve dışlayıcı olduğu yönündeki eleştiriler nedeniyle, kişilerin kendilerini devletin eşit vatandaşları olarak görmelerini sağlamak amacıyla; 1924 anayasasındaki vatandaşlık tanımına dönmenin isabetli olacağı “beyan edilmektedir. Görüldüğü gibi; nereden medet umarlarsa yüzlerini oraya döndükleri Makyavelist yaklaşımlarını korumaktadırlar. Ne demeli ? Tam isabet ! 
 

Mad.38-   Siyasi Partilerin Uyacağı Esaslar   : “ Siyasi partilerden ancak çok istisnai ve zorunlu durumlarda vazgeçilebilmelidir.” ifadesinin,  siyasi parti kapatmanın güçleştirilmesinin kimlere yarayacağı bellidir şeklinde yorumlanması mümkündür. Milli menfaate ve toplum huzur ve refahına ters düşmedikçe, hiçbir partinin bu tavsiye işlemine konu edilmesi, geçmişte olmadığı gibi bugün de sözkonusu olamaz. 
 

Mad.45- Eğitim ve Öğretim Hakkı :    (1)’de “Atatürk İlke ve İnkılapları doğrultusunda” ifadesi çıkarılmıştır.   (5)’de “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında, Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamaz ve öğretilemez.” ifadesi çıkarılmış ve yerine ; eğitim ve öğretim dili Türkçe olmakla beraber, Türkçeden başka dillerde eğitim ve öğretim yapılmasına imkan tanınmaktadır.  (6)’da Türbanın yolu açılmaktadır. Maksadın örtünmek değil, esasen kendi aralarında rejim karşıtı bir sembolun devlet otoritesine kabul ettirilmesi olduğunu herkes bilmektedir. 
 

Mad.58-  Andiçme                      :       Milletvekili andından “ Milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde” ifadesi çıkarılmış. Sadeleştirmeden anladıkları, milli ifadeleri olabildiğince ayıklamak olsa gerek. 
 

Mad.60-  Yasama Sorumsuzluğu ve Dokunulmazlığı  :  Kürsü dokunulmazlığı saklı kalmak kaydıyla, milletvekili dokunulmazlığı tüm bu tartışmalardan sonra artık kaldırılmalıydı. Oysa, suçüstü hali müstesna olarak dokunulmazlığın devamı sözkonusu olup,  dokunulmazlıktan feragat hakkı getirilmektedir. Şartlara bağlanmış oalarak bu maddenin sunulması beklentileri karşılamaktan uzaktır. Milletvekilimiz, net bir şekilde  dokunulmazlık zırhından arındırılmamıştır.  
 

Mad.69- Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme :   TBMM görev başında değilken, acil hallerde karar yetkisi “Başbakan’ın teklifi üzerine “ ifadesi eklenerek Cumhurbaşkanı’nın yetkisine sınırlama öngörülmüş. 
 

Mad.78-  Cumhurbaşkanı Nitelikleri ve Tarafsızlığı  :  Görev süresi 7 yıldan 5 yıla indirilirken,  “2. defa seçilemez” hükmünün yerine “en fazla 2 defa seçilebilir “ hükmü getirilmiş.  Ayrıca, seçilebilmek için yüksek öğrenim şartının kaldırılmış olması düşündürücüdür. Çıtayı yükseltmek yerine, düşürmekle ne amaçlandığını anlamak hiç de zor değildir! 
 

Mad.80-   Cumhurbaşkanlığı Andı  : Milletvekili andında olduğu gibi; “Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı” ifadesi Cumhurbaşkanlığı andından çıkarılmış. 
 

Mad.81- Cumhurbaşkanı Görev ve Yetkileri  :  Mevcut yetkilerden “ Devlet Denetleme Kurulunu atamak, YÖK üyelerini ve Rektörleri, Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay Üyelerinin ¼’ünü, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yard.nı, Askeri Yargıtay üyelerini, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini  seçmek” kapsam dışı bırakılarak, hedeflerinden biri olan sembolik Cumhurbaşkanlığını tesis etmek üzere harekete geçildiği anlaşılmaktadır.  İktidar çatışmasına engel olmak ve yürütmede iki başlılığın önlenmesi gerekçesiyle, AB ülkeleri örnek gösterilerek; Cumhurbaşkanlığının sembolik olması gereğine ve yetkilerinin önemli bir bölümünün kaldırılmasına vurgu yapılmıştır. Sadeleştirme diye buna denir! Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemler, Batı örneklerinde olduğu gibi son derece sınırlandırılmış ve tartışma yaratabilecek belirsizliklere son verildiği ilan edilmiştir. Tartışmasız kabul ve sükun ! (?)   
 

Mad.82-   Sorumluluk ve Sorumsuzluk Hali   :Tek başına yaptığı işlemlerde yargı yolu açıkdenirken, diğer yandan kişisel suçlarından dolayı yargılanamaz- yasama dokunulmazlığı hükümlerine tabi olduğu kılıfı hazırlanmış. 
 

Mad.91-    Milli Güvenlik Kurulu   :    Bir sivilleşme örneği daha karşımızda. MGK başkanlığını Başbakanın yapması , parlamenter rejimin esaslarına daha uygunmuş. Cumhurbaşkanı yetkilerinin sınırlandırılmasından sonra, bu bir mantıksal zorunluluk halini almış. Jand. Gen. Komutanı MGK’dan çıkarılarak, yerine İçişleri bakanı’nın katılması sağlanacakmış, çünkü Jand. bir kolluk kuvveti olarak zaten İçişleri Bakanı’na bağlıymış.  Yurdumuz bir ateş çemberinin ortasında, bizler de  barış içinde yaşıyoruz. Bunu neye borçlu olduğumuzu düşünmek neden akıllarına gelmiyor, merak ediyorum. Bu çözümleme sayesinde de, asayişin belkemiği olan Jandarma bürokratik hüviyet kazanıyor, MGK’nın  ise bir danışma kurulu olduğu hatırlatılarak adeta destur veriliyor.  Çünkü AB, hiç şüphesiz ki sivil bir Türkiye istiyor ve uslu olması için adeta  parmakları çocuğun kulağında, çekip duruyor. 
 

Mad.103-   Diyanet İşleri Başkanlığı  : “ Milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” ifadesinin yine benzer şekilde, mevcut anayasadan çıkarıldığı görülmektedir. 
 

Mad.119-    Yüce Divan   :    Yüce Divan’da görevleriyle ilgili suçlardan yargılanacak kişiler arasına Meclis Bşk. İle Gen. Kur. Bşk. ve Kuvvet Komutanları da eklenmiş bulunmaktadır. Yine AB’e özgü bir sivilleşme modeliyle karşı karşıyayız. 
 

Mad.123-  Sayıştay   :  Siyasi partilerin mali denetim yetkisi Anayasa Mahkemesi’nden alınıp, Sayıştay’a bırakılmıştır ve yüksek mahkemeler arasına alınması uygun görülmüştür.  Bu durum ; daha çok hükümet güdümlü bir denetim mekanizması oluşturulduğunu göstermektedir. 
 

Mad.134-   Anayasanın Değiştirilmesi  :    1982 anayasasında Cumhurbaşkanının anayasayı değiştirme sürecindeki rolünün, yasama erkinin yetkisini kullanamamasına yol açtığı gerekçesiyle; meclisin  üçteki iki çoğunlukla kabul ettiği anayasa değişikliğini Cumhurbaşkanının yayınlama zorunluluğu getirilmektedir.  Bu durum ; yetkileri sınırlı ve sorumsuz olan Cumhurbaşkanının, parlamenter sistem gerekleriyle bağdaşmadığı şeklinde açıklanmaktadır.  Şu soru akla gelmiyor değil; Acaba, bu yolla başkanlık sistemine geçiş mi özendirilmekte, ona zemin mi hazırlanmaktadır ? 
 

Mad.136-    Başlangıç ve Madde Başlıkları :    Başlangıç kısmının anayasa metnine dahil edilmemesi yoluyla, anayasallık denetiminde bu kısmın ölçü norm olmaktan çıkarılması sağlanmış ve böylelikle bir başka viraj daha alınmış olmaktadır. Öyleyse bağlayıcılığı olmayan, sanki metazori yazılmış bir giriş niteliğine bürünmektedir. 
 

ÖZETLE; Türkiye Cumhuriyeti hukuk düzenine, erkler ayrılığına ve yargıya, anayasa yoluyla darbe indirilmektedir. Yeni bir anayasa taslağının, tüm siyasi partilerin, meslek örgütlerinin ve tüm akademisyenlerin katılımına açık olması gerekir. Yapılacak halkoylaması ise, Kurucu Meclis gerçeğini ortadan kaldırmaz. 
 
 

1924- 1961- 1982 ANAYASALARINDA MADEN VE ORMAN HAKKINDA YER ALAN MADDELER: 
 
 

1924 Anayasası  : 
 

Madenlerimiz hakkında bir hüküm bulunmamaktadır. 
 

Ormanlarımız hakkındaki hüküm şöyle belirtilmiştir; 
 

BEŞİNCİ BÖLÜM : TÜRKLERİN KAMU HAKLARI 
 

Madde 74- Kamu faydasına gerekli olduğu usulüne göre anlaşılmadıkça ve özel kanunları gereğince değer pahası peşin verilmedikçe hiç kimsenin malı ve mülkü kamulaştırılamaz. 
 

Çiftçiyi toprak sahibi kılmak ve ormanları devletleştirmek için alınacak toprak ve ormanların kamulaştırma karşılığı ve bu karşılıkların ödenişi özel kanunlarla gösterilir. 
 

Olağanüstü hallerde kanuna göre yükletilecek para ve mal ve çalışma ödevleri dışında hiçbir kimse başka hiçbir şey yapmaya ve vermeye zorlanamaz. (*) 
 

(*) Maddenin ilk şekli: 
 

“Menafii umumiye için lüzumu usulen tahakkuk etmedikçe ve kanunu mahsus mucibince değer pahası peşin verilmedikçe hiçbir kimsenin malı istimval ve mülkü istimlak olunamaz. 
 

Fevkalade ahvalde kanun mucibince tahmil olunacak nakdi, ayni ve sayu amele müteallık mükellefiyetler müstesna olmak üzere hiçbir kimse hiçbir fedakarlığa icbar edilemez.” 
 

1961 Anayasası  : 
 

“ İKİNCİ BÖLÜM : YÜRÜTME

   D) İKTİSADİ VE MALİ HÜKÜMLER “  başlığı altında Madenlerimiz ve Ormanlarımız hakkındaki hükümler  şöyle belirtilmiştir; 
 

IV. Kalkınma 
 

a)      Kalkınma Plânı ve Devlet Plânlama Teşkilâtı 
 

Madde 129: İktisadî, sosyal ve kültürel kalkınma plâna bağlanır. Kalkınma bu plâna göre gerçekleştirilir. 
 

Devlet Plânlama Teşkilâtının kuruluş ve görevleri, plânın hazırlanmasında, yürürlüğe konmasında, uygulanmasında ve değiştirilmesinde gözetilecek esaslar ve plânın bütünlüğünü bozacak değişikliklerin önlenmesini sağlayacak tedbirler özel kanunla düzenlenir. 
 

b)      Tabiî servet kaynaklarının aranması ve işletilmesi 
 

Madde 130: Tabiî servetler ve kaynakları, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Arama ve işletmenin Devletin özel teşebbüsle birleşmesi suretiyle veya doğrudan doğruya özel teşebbüs eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. 
 

c) Ormanların ve orman köylüsünün korunması, ormanların geliştirilmesi 
 

Madde 131: (17.4.1970 – 1255) Devlet, ormanların korunması ve ormanlık sahaların genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. 
 

Devlet ormanları, kanuna göre Devletçe yönetilir ve işletilir. Devlet ormanlarının mülkiyeti, yönetim ve işletilmesi özel kişilere devrolunamaz. Bu ormanlar, zamanaşımıyla mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. 
 

Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. 
 

Ormanlar içinde veya hemen yakınında oturan halkın kalkındırılması ve ormanı koruma bakımından, ormanın gözetilmesinde ve işletilmesinde Devletle bu halkın işbirliği yapmasını sağlayıcı tedbirler ve gereken hallerde başka yere yerleştirme kanunla düzenlenir. 
 

Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar bulunan topraklarla şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında orman sınırlarında hiçbir daraltma yapılamaz. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir ve bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. 
 

Ormanların tahrip edilmesine yol açan hiçbir siyasî propaganda yapılamaz. 
 

1982 Anayasası  : 
 
 

“ DÖRDÜNCÜ KISIM- İKİNCİ BÖLÜM : EKONOMİK HÜKÜMLER “    başlığı altında Madenlerimiz ve Ormanlarımız hakkındaki hükümler  şöyle belirtilmiştir;

    III. TABİİ SERVETLERİN VE KAYNAKLARIN ARANMASI VE İŞLETİLMESİ

    Madde 168 - Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır.Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir.

    IV. ORMANLAR VE ORMAN KÖYLÜSÜ

    A. ORMANLARIN KORUNMASI VE GELİŞTİRİLMESİ

    Madde 169 - Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.

    Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.

    Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

    Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.

    B. ORMAN KÖYLÜSÜNÜN KORUNMASI

    Madde 170 - Ormanlar içinde veya bitişiğindeki köyler halkının kalkındırılması, ormanların ve bütünlüğünün korunması bakımlarından, ormanın gözetilmesi ve işletilmesinde Devletle bu halkın işbirliğini sağlayıcı tedbirlerle, 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerin değerlendirilmesi; bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında yarar görülmeyen yerlerin tespiti ve orman sınırları dışına çıkartılması; orman içindeki köyler halkının kısmen veya tamamen bu yerlere yerleştirilmesi için Devlet eliyle anılan yerlerin ihya edilerek bu halkın yararlanmasına tahsisi kanunla düzenlenir.

    Devlet, bu halkın işletme araç ve gereçleriyle diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırıcı tedbirleri alır.

    Orman içinden nakledilen köyler halkına ait araziler, Devlet ormanı olarak derhal ağaçlandırılır. 
 
 

2007 – Anayasa Taslağı  : 
 

“ BEŞİNCİ KISIM- ÇEVRENİN KORUNMASI VE MİLLİ SERVETLERE İLİŞKİN HÜKÜMLER “    başlığı altında Madenlerimiz ve Ormanlarımız hakkındaki hükümler  şöyle belirtilmiştir; 
 

BEŞİNCİ KISIM

Çevrenin Korunması ve Millî Servetlere İlişkin Hükümler  
 

Çevrenin korunması

Madde 129- (1) Devlet herkesin, insanî gelişimini mümkün kılan sağlıklı bir çevrede yaşaması için gerekli tedbirleri alır.

(2) Çevrenin en üst düzeyde korunması ve çevre kalitesinin iyileştirilmesi, sürdürülebilir kalkınma ilkesiyle uyumlu olarak, herkesin ve Devletin görevidir.  
 

Tabiî servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi :

Madde 130- Tabiî servetler ve kaynaklar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Arama ve işletmenin Devletin özel teşebbüsle ortaklık suretiyle veya doğrudan doğruya özel teşebbüs eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır.  
 

Ormanların korunması ve geliştirilmesi :

Madde 131- (1) Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli tedbirleri alır. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Yanan ormanların yerinde ve orman içinden nakledilen köyler halkına ait arazilerde derhâl yeni orman yetiştirilir. Bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bu yerler imara açılamaz.

(2) Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz ve kanuna göre buralar Devletçe yönetilir, işletilir ve işlettirilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.

(3) Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyete müsaade edilemez. Münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz.

(4) Aşağıda belirtilen durumlar ve yerler dışında orman sınırlarında daraltma yapılamaz:

a) Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanlarına veya başka alanlara dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler.

b) 23/07/2007 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler.

c) Şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler.

(5) Dördüncü fıkranın (a), (b) ve (c) bentlerinde belirtilen yerlerin değerlendirilmesi veya gerçek ve tüzel kişilere satılması veya bedeli karşılığı kullanım hakkı verilmesi kanunla düzenlenir. Satış veya kullanım hakkı verilmesinde öncelik, fiilen bu arazileri kullananlar veya orman köylülerinindir.  
 

Kıyıların korunması ve kıyılardan yararlanma

Madde 132- (1) Kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.

(2) Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir.

(3) Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre genişliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkân ve şartları kanunla düzenlenir.  
 

Tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması

Madde 133- (1) Devlet tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar; bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.

(2) Bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir.  
 
 
 

Görüleceği gibi;

Önceki Anayasalarımızda, devletin malî imkânlarıyla sınırlı olan sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler bölümünde yer alan  tabiî servetler ve kaynakların korunması(Madenlerimiz) ve kullanılması, ormanların ve çevrenin korunmasına ilişkin düzenlemeyle birlikte “Çevrenin Korunması ve Milli Servetlere İlişkin Hükümler” şeklinde özel bir kısım olarak yeniden ele alınmış. Her fırsatta kullandıkları gibi; AB ülkelerinde uygulanmakta olan bir sistemle uyum sağlandığı da kullanılan argümanlardan  biridir. Çevrenin ve milli servetlerin  etkili bir şekilde korunması yönünde;  Devlete yönelik direktif bir hüküm anayasaya konulmuş ve bununla övünüldüğü gözlemlenmektedir. Çevre sorunlarıyla ilgili olarak; bir yandan devletin daha duyarlı olması ve yükümlülüklerini yerine getirmesi, diğer yandan da vatandaşların bu konuda devlete yönelik taleplerinin hukuki zemininin pekiştirilmesinin amaçlandığı ifade edilmektedir. Oysa, Kamusal Haklar alanında açılmış yeni bir gedik daha olabileceği ihtimali yüksektir.  Yurdumuzun akarsularının bile özelleştirilme çabaları, hele yabancıya satılırsa daha memnun olunacağına dair verilen izlenimler yanında; devlete biçilen  Orman bekçiliği  vurgusu çok da anlamlı görünmemektedir.

Her iki alandaki özel teşebbüslerin devletleştirilmesinin, ancak kamu hizmeti niteliği taşıyanlar için ve kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde yapılabileceği belirtilmiş, çok istisnaî olarak başvurulabilecek bir müessese olduğu vurgulanmıştır. Fakat diğer yandan, 1982 anayasasında  belirtilen arama ve işletme hakkının devlete ait olduğu madenlerimizin; belirli ve geçici bir süre için özel sektöre kullandırılabileceği ifadesi tamamen kaldırılmıştır.  Stratejik kurumlarda ve sahalarda dahi anayasal zemin hazırlanarak,  bu bilinç bilerek yerleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü arkasından, kamu yararı gözetilmeksizin satışlar hız kazanacaktır. Bu alanda yabancı sermayenin özel sektör içindeki ezici ağırlığı dikkate alındığında, kapitülasyonları çağrıştıran bir politika izlendiği aşikardır. Kabul edilemez,  ulus devlet olarak kazanılmış haklarımız hiçbir isim altında devredilemez. Bu esnek uygulamanın, teslimiyetçi politikanın, satışçı süpermarket zihniyetinin telafi edilmesi mümkün olmayan ağır sonuçlarının dünyadaki örnekleri, gözü gören ve aklını işleten herkesçe bilinmektedir. Bu tablo ayrıntılı bir şekilde, önceki Maden ve Ormanlarımız konulu çalışma raporumda sunulmuştur. 
 
 
 
 
 
 
 
 

MADENLER  :

Madenler hakkında  Mad.130 ‘da belirtilen;

Devletin imkânlarıyla çok daha uzun zaman alacak millî servetin işletilmesinin ve millî gelirin artırılmasının bir an önce sağlanması amaçlandığı şeklinde dahiyaneymiş gibi sunulan bir gerekçeyle, milli servetlerimizden  olan madenlerin artarak özelleştirilmesinin ve yabancı sermayeye devrinin anayasal fermanı verilmiş bulunuyor.  
 

Madenlerimiz tükenebilir kaynaklardır. Aranmaları, işletilmeleri ve tüketilmeleri ulusal çıkarlarımıza uygun olarak planlanmalıdır. Bu tür bir planlama ve denetim için etkili bir şekilde, devletin hüküm ve tasarrufu şarttır. Kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan ve böyle durumlarda ulusal çıkarları hiçe sayan bir anlayışın ürünü olarak tasarıya girmesi sağlanan maddenin; 1961 anayasasında olduğu gibi “Doğal servet ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı devlete aittir.” şeklinde düzeltilmesi ve madenlerimizin kısır siyasi tartışmalara konu edilmemesi gerekmektedir. Çünkü madenlerimiz, geleceğimizin ve bağımsızlığımızın en önemli araçlarıdır. Ormanlarımız konusundaki duyarlılık madenlerimiz için de gösterilmelidir. Her iki milli servetimiz de kamu malıdır ve üstelik madenler işletildiklerinde bir daha yerine konulamayacak, tükenebilir kaynaklardır. Tasarıda yer alan,  “Devlet ormanları, kanuna göre devletçe yönetilir ve işletilir. Devlet ormanlarının mülkiyeti ve yönetimi özel kişilere devrolunamaz.” maddesi aynı şekilde madenlerimiz için de kullanılmalıdır. Buradaki farklı iki tutumun, madenlerimiz üzerinde özel sektörün varlığı ve amaçlarından kaynaklanmakta olduğu açıktır.

Taslak kabul edilirse; bundan böyle enerji, maden, su, toprak üstü ve altı kaynaklarının yönetim ve denetiminde ülkenin ulusal çıkarları belirleyici olmayacaktır. Çünkü Türkiye bu düzenlemeyi, çok taraflı yatırım anlaşmalarını imzalayarak (MAI), çok taraflı yatırımları devlet ve hükümet düzeyinde garantileme ajanslarına (MIGA) ortak olarak çoktan yaptı.  Karşılıklarını da yasalarına geçirdi. Taraflı Yatırımları Garantileme Ajansı'nın (MIGA) ortaklık hükümlerine göre ülkeye gelen dış sermayeye karşı yapılacak  "ulusal çıkar" adı altında ki grev, sokak eylemi ya da fikri muhalefete karşı hükümetler, ortaya çıkacak zararı tazminle yükümlüdürler.   Türkiye  bunu MIGA'ya ortak olurken zaten kabul ettiğine göre ve  hükümet  de bu tür yatırımların önündeki engelleri kaldıracağını taahhüt ettiğine göre; tabii ki anayasanın "uluslararası anlaşmaları uygun bulma" hükmü bu tür bir tadilata uğrayacaktır. Bir başka anlatımla; "bilimsel raporlara" dayalı çalışmalarla "tamamen bilimsel" destekli yasalar ve anayasalarla yeni dünya düzeni oluşturulmaya çalışılmakta olduğu bilinmektedir !

Kamu mülkiyet sistemi: Bu sistemde yer altı kaynakları kamu malı olarak kabul edilmekte ve maden hakları, içinde bulundukları arazi mülkiyet haklarından bağımsız olarak dikkate alınmaktadır.

Arazi mülkiyet sistemi: Bu sistemde, madenler içinde bulundukları arazinin bütünleyici parçası olarak kabul edilmekte ve maden hakları mülkiyet hakları ile birlikte değerlendirilmektedir. 
 
 
 

Ülkemizde kamu mülkiyeti sistemi uygulanmaktadır. Madenler, Anayasanın amir hükmü gereğince devletin mülkiyetindedir ve öyle kalmalıdır. Ancak, özel şahıslar da belirli süre için madenleri işletebilir. Madencilik faaliyetleri, 3213 sayılı Maden Kanunu çerçevesinde yürütülmektedir. Madde 4- Madenler, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi değildir. Madencilik faaliyetlerinin izne tabi olduğu yerler Madde 7‘de belirtilmiştir. Doğal ve kültürel SİT alanlarının bulunduğu bölgelerde, Çevre, Kıyı, Orman ve İmar kanunlarının kısıtladığı alanlar dışında 3213 sayılı maden kanunun belirlediği kurallara ve ilgili yönetmeliklere bağlı olarak madencilik faaliyetleri yürütülür. Maden Kanununda maden olarak belirtilen maddelerin aranması ve bulunması ve işletilmesinde maden cinsine bağlı farklı yasal uygulamalar yapılamaz. 
 

3213 sayılı Maden Kanunu bütünüyle gözden geçirilmeli, doğal varlıkları, yaşamı, tarihi ve kültürü yok sayan anlayış bütünüyle değiştirilmelidir. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu içinde yer alan Koruma Kurulları ile ilgili teşkilatlanma maddeleri yeniden düzenlenerek bu kurulların ağırlıklı olarak bilim adamlarından oluşmaları sağlanmalıdır.  
 

Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu çerçevesinde bütün Türkiye’nin arazi kullanım planlaması yapılmalı ve bütün üst planlar arazi kullanım planlaması üzerine inşa edilmelidir. Ayrılan arazilerde yapılacak yatırımlar için ÇED Yönetmeliği, şekli bir uygulama olmaktan çıkartılıp, bilimsel bir hale getirilmeli; mevcut standartlar çevre lehine iyileştirilmeli ve artık ÇED yanında SED (Sosyal Etki Değerlendirmesi) uygulaması da oluşturulmalı ve Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’nun öngördüğü Toprak Koruma Projeleri ciddiyetle yaşama geçirilmelidir.  
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

ORMANLAR  :

Ormanlarımız hakkında Mad.131’de  belirtilen;

Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilmesi gerektiği, bu yerlerde tarım ve hayvancılık yapılamayacağı gibi, bu yerlerin imara da açılamayacağı yönündeki ilkelerin taslakta korunmuş olması sevindiricidir.  Ancak öbür taraftan, bir ters manevra ile bugüne kadar yapılan hazırlıklar tamamlanarak, olanca feryada rağmen kısaca halk tarafından (2b kapsamında ) olarak bilinen, orman vasfını yitirmiş hazine arazilerinin satışı ve imara açılması ;  milli servetin değerlendirilmesi ve milletimizin bu meselden kaynaklanan mağduriyeti şeklinde gerekçelendirilerek anayasa taslağında yerini almıştır.  Bugüne kadar yapılmış yada göz yumulmuş talan karşısında, devlet gücünü kullanarak gerekli yaptırımların anayasal zemine oturtulması gerekirken, tapu tahsis belgeleriyle yağmalanmasına, popülizme, orman alanlarının ağır küresel şartlar altında genişletileceği yerde, daraltılmasına cevaz verilmiş oluyor. 
 

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 17.12.2002 TARİH, 2000/75 E. 2002/200 K. SAYILI KARARINDA : 
 

“Anayasa’nın 169. maddesinde ormanların ülke yönünden taşıdığı büyük önem gözetilerek, korunmaları ve geliştirilmesi konusunda ayrıntılı düzenlemelere yer verilmiştir. Bu özel ve ayrıntılı düzenlemenin, ülkemizde orman örtüsünün sürekli yok edilmesi gerçeğinden kaynaklandığı kuşkusuzdur. Maddenin 1. fıkrasında Devletin, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyacağı ve tedbirleri alacağı, bütün ormanların gözetiminin devlete ait olduğu, 2. fıkrasında, devlet ormanlarının mülkiyetinin devrolunamayacağı, devlet ormanlarının kanuna göre devletçe yönetileceği ve işletileceği, bu ormanların zamanaşımı nedeniyle mülk edinilemeyeceği ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamayacağı, 3. fıkrasında da, ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyete ve eyleme izin verilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Anayasa’nın 7. maddesinde ise, Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez denilmektedir.  
 

22 Mart 2007 Tarihinde Resmi Gazete’de Yayımlanan Orman Sayılan Alanlarda Verilecek İzinler Hakkında Yönetmeliğin 4. maddesinin arama ruhsatını tanımlayan (d) bendinde arama ruhsatının belirli bir alanda maden ve petrol arama faaliyetlerinde bulunulabilmesi için verilen yetki belgesini ifade ettiği belirtilmektedir.  Düzenlemedeki idari işlemlerin asli unsurlarından olan yetki konusunda eksiklik içerdiği ve ormanların orman olarak korunmasındaki üstün kamu yararını zedeleyecek bir düzenleme olduğundan, Anayasa’nın 125, 169 ve 170. maddelerine açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

1982 anayasasının ( Mad.170- Orman köylüsünün korunması ) maddesi de , anayasa taslağından tamamen çıkarılmıştır.

Türkiye, iklim değişikliği konusunda atılan uluslararası alandaki en önemli adım olan Kyoto Protokolü’ne imza koymamakta ısrar eden az sayıda ülkeden biri. Bu konuda ABD ile aynı tavrı göstermenin sorumluluğunu taşıyor. ABD Başkanı dahi Kyoto Protokolü konusunda duruşunu değiştirirken, Türkiye yönetiminden henüz ses yok! Kyoto Protokolü iklim değişikliğine yol açan karbondioksit salımının denetim altına alınması konusunda bir taahhüt anlamına geliyor; ki halkımız bu taahhütün dışında kalmayı kabul edemez. Bu çerçevede Kyoto Protokolü’nün en kısa zamanda imzalanarak ülkemizde sera gazı salımlarının güçlü bir yatırım ve değişim süreci içerisinde azaltılması şarttır. Güçlü bir ekonomi ve gelecek için bireysel ve kurumsal enerji verimliliğinin gerektirdiği teşvik sistemlerinin geliştirilmesini, enerji verimliliğine yönelik teknolojiler kullanılması ve geliştirilmesi gerekir.  
 

Verimli topraklara sahip tarım arazilerinin amaç dışı kullanımının engellenmesi şarttır. Ülkemizde toprak varlığının korunması için toprak yapısını bozmayan doğru toprak işleme yöntemlerine, kimyasal gübre yerine organik gübre kullanımına, bütün meyilli arazilerde teraslamaya, bütün gerekli alanlarda rüzgâr perdelerine teşvik getirilmelidir. Bütün meraların doğru yönetimi şarttır. Bunun için yerel mera bitki örtüsünün korunması, erken ve geç otlatmanın engellenmesi ve meralara sadece taşıma kapasitesi kadar hayvan sokulması gereklidir.  
 

Akılcı planlama yapamadığımzdan; su fakiri bir ülkeyiz. Üstelik su varlığımız giderek azalmakta. Geleceğimizin koşulu olan insanların ve diğer canlıların yaşaması için gereken suyun güvence altına alınması için Anayasa’ya suların Devletin gözetim ve yönetimi altında olduğu yönünde bir hüküm konulması ve Türkiye’nin acilen “Su Çerçeve Yasası” çıkartılması gerekmektedir. 
 

Doğal varlıklarımız ve ormanlarımız sundukları su toplama ve arıtma, toprak oluşumu ve korunması hizmetlerinin yanı sıra tarımsal gen varlığının yabani atalarını saklar, tıbbi ve aromatik bitkileri barındırır. İnsanlığa doğrudan sağladığı yararlar dışında, bizler gibi var olma hakkına sahip doğal alanların ve ormanlarımızın barındırdığı canlıların korunması gerekir. Türkiye’de korunan alanlar artırılmalı ve korunan alanların etkili yönetimi gerçekleştirilmelidir. Bunun yanında korunan alanların koridorlarla bağlantılı olması sağlanmalıdır. Korunan alanların haricindeki alanların, değişen iklim koşullarında türlerin hareketlerine olanak sağlayacak şekilde korunması ve yönetimi sağlanmalıdır.  
 

Ormanlarımızın korunması için; Orman Kanunu’ndan 2B maddesinin çıkartılmasını ve 2B hukukunun dayanağını teşkil eden Anayasa'nın 169/son fıkrasının kaldırılması gerekir. Orman Kanunu’nda, Maden Kanunu değişikliği ile ortaya çıkan ve Turizmi Teşvik Mevzuatı ile yaratılmış ormanları tehdit eden hükümlerin değiştirilmesi şarttır. Dağıtılan Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü yerine TOPRAKSU Genel Müdürlüğü’nün yeniden kurulmasını ve Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu uygulaması sorumluluğunun bu kuruluşa bırakılmasını uygun olur. Doğal varlık yönetiminin (ormanlar, meralar, sular, tarım alanları vs) havza esaslı olacak şekilde düzenlenmesi için Havza Yönetimi Çerçeve Yasası çıkartılmalıdır. TBMM gündeminde bulunan Dönüşüm Alanları Kanunu Tasarısı ve Kıyı Kanunu gibi tasarılar geri çekilmeli ve toplumsal uzlaşı sonucu yeniden hazırlanmalıdır. Yabancılara arazi satışını düzenleyen ve toplumda büyük infial yaratan Köy Kanunu ve Tapu Kanunu’ndaki değişikliklerin yeniden gözden geçirilmesi, bu kapsamda önem arzetmektedir.