|
|
|
|
10.11.2007- İST. “ Bugünkü Türk Milleti siyasi ve içtimai camiası içinde; kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti, mülteci beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmeden başka bir hal hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet umum Türk camiası gibi aynı efradı da müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.”
Gazi Paşa duydu ve işte böyle dedi…
Yıllar boyu O’nu kaybettiğimize ağladık, törenlerde yokluğu
hakkında söylevlerde bulunduk, şiirler yazdık, ağıtlar
yaktık. Oysa onun gösterdiği irfan yolundan ne kadar
saptığımıza, saptırıldığımıza hiç ağlamadık ! Asıl bizi
üzmesi gereken bu değil miydi? 15
yılda cumhuriyetimizi gurur duyulası bir şekilde, tüm dünya
milletlerinin nezdinde gıpta edilen bir seviyeye getirmek
kolay iş midir? Ama herkes bir bütün oldu, koştu, çalıştı,
yoruldu. Nereden nereye geldiklerine onlar bile inanamadı. Ya şimdi? Hala Gazi Paşa’nın önderliğinde açılan şeker fabrikalarından, Ankara’daki Atatürk Orman Çiftliği’nden, kapanmak üzere olup da yeni bir hamleyle bugünlerde yeniden canlanan Nazilli basma fabrikasından, O’nun İş Bankası’ndan yararlanmıyor muyuz? Direktifiyle örülen demir ağlara o günden bugüne ne katabildik ve hala bir şah damarı gibi İstanbul-Ankara arasında gidilip gelinen hat bir tanecik değil mi? Oysa gelen her hükümet, yapım ve işletme maliyeti çok yüksek olan yeni otoban taahhütleri ve onları kim bilir ne şartlarda gerçekleştirmeleriyle gururlanmadı mı ve hala aynı türkü söylenmiyor mu? Elbette bizler de O’ndan sonra bir şeyler kattık, ama ne yaptık? Hem yaptık, hem bozduk. Milli servet ve kurumlarımızı önce gerilettik, sonra özelleştirdik ve nihayet sattık. Hem de o globalleşme rüzgarı bahanesiyle ve gururlanarak bir bir yabancıya satanlara alkış tuttuk, meydanı boş bulduklarına inanma fırsatı verdik onlara. Bunu da marifet saydık, pazarlamacılığımızla övündük. O meşum globalleşmeyle gurur mu, yoksa utanç mı duymalıyız bilemedik biz. Efendim, kim miyiz biz? İftiraya uğramış bir milletin çocuklarıyız… Her fırsatta yazılan senaryoların uygulama alanı, yeni denemelerin laboratuarı olduk. Kobay olduk, gazi olduk, şehit olduk, esir düşürüldük, her türlü psikolojik saldırıya maruz kaldık bir yandan. Kafalar karıştı, hem de çok. Kader miydi yoksa bu iman edilmesi gereken? Yok yok, öyle olsaydı; ne anlamı vardı istiklalin ve de istikbalin? Gazi Paşa’ya duyulan derin özlem ve büyük saygıyı felce uğratmak maksadıyla, dediler ki; “Mustafa Kemal’e evet, Atatürk’e hayır!” “Neden ?” dedik.
“Sorma! Hür düşünce, insan hakları, düşünce hürriyeti var.”
dediler. “ İstediğimizi söyler, yazar, karalarız.” Biz
ne yaptık? Sustuk, evimizde oturduk. Vatan uğruna ayağa
kalkanı, hazmedemeyip susmayanı harcadık. Ama, bölücülük
yapan, fitne-fesat yuvalarına cesaret verdik, adam yerine
koyduk, öğünümüzü paylaştık, su verdik, benzin-mazot,
elektrik verdik. Hem de kendimize maliyetinden ucuza.
Aptallığımızdan mı, insanlığımızdan mı? Ama yine de iftiraya
uğradık, uğramaktayız. Göz önünde milyonlarca insan “
demokrasi getiriyoruz” diyerek kıyılırken, kimsenin sesi
soluğu çıkmazken; sahte bir enstrüman buldular ya 90 yıl
öncesinden taşınan ve kendi maddi ve manevi menfaatlerine
yarayan, hukuk kılıfı da zaten hazır, gönder AİHM ‘e çıkart
kararı zat-ı muhteremlerden, al tazminatı mazlumdan. Hani
“egemenlik” ? “Boşver onu, çağdışı kaldı, sen globalleşmene
bak.” Yazıktır, günahtır “soykırım” ne demek? Bundan büyük
iftira olur mu? Falan yerde, falan tarihte benim de bunca
can kaybım var. Allahüekber Dağları’nda donarak ölen
100.000’e yakin askerimiz gibi, öldüyseniz siz de aynı doğa
şartlarına maruz kalmaktan öldünüz. Biz ölürken, siz
yaşayacak mıydınız? Sizin damarlarınızda dolaşan da kan
değil mi? Bir de bastığınız köy ve kasabalarda kadın, yaşlı,
çocuk demeden kıydınız canlara, onun bunun kışkırtmasıyla
kaybederek sadakatinizi bunca yılın kaynaşmışlığına. O
canların canları da, savaş ortamında meşru müdafaa yaptı
buna mukabil. Ama sizin gibi çoluğa çocuğa değil, ihtiyara,
kadına kıza değil! Kabahat midir bu? Kim suçlu, kim haklı?
Duyar gibiyim “Yeter artık sormayın, globalleşin siz
globalleşin, çağdaşlık bu, modernlik bu, moda bu,
küreselleşin!” Unutulmasın ki; (globe) yani küre, “kusursuz
simetriye sahip üç boyutlu geometrik cisim “ diye
tanımlanır. En küçük yüzey alanında, en büyük hacme sahiptir
ve hız kazandığında damlacık modelini alır. Onun için; bizim
globalleşmemiz bir başka olur. İlle de şartsa Türk’ün
globalleşmesi, Türk de globalleşir. Ama bir başka olur bu.
Nasıl mı? Dönüp de bir bakın tarihe, bir de gayri resmi
tarihe…
Bugün öğrendik ki Anıtkabir’de en çok görülen “Kurtar Bizi
ATAM!” döviziymiş. Sizce ne ifade ediyor, bir ulusun duasını
dillendirmiyor mu? İnancımıza göre de kurtaran hep Hak değil
mi? Öyleyse daha ne yapsın benim Gazi Paşam?
Gelecek ilk Milli Mutabakat hükümeti, saklı ya da aleni tüm
uluslararası anlaşmaları milli menfaate uygun şekilde
yeniden gözden geçirecek ve yetimin, öksüzün, boynu bükük
şehit evladının hakkını kimselere (Yerli ya da yabancı
düşmana) yedirmeyecektir. İşte bunun için 11.Kasım.1938,
Türk istikbalinin evladı! Ufuk ERDÜVENCİ
|