Geçmiş Haftalarda Yayınlananları Oku

 

SANAYİ
 

Endüstri, devamlı veya belli zamanlarda, makine ve benzeri araçlar kullanarak bir madde veya gücün niteliğini veya biçimini değistirerek toplu üretimde bulunan faaliyet dalıdır.

Sanayi Devrimi ya da Endüstri Devrimi, Avrupa'da 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime uygulanması ve buhar gücüyle çalışan makinaların makinalaşmış endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa'daki sermaye birikimini arttırmasına denir. 17. yüzyılda Aydınlanma Çağı filozofları bilimsel yöntemi ve rasyonel düşünme ilkelerini geliştirmişlerdir.

Sosyo-ekonomik nedenler :

Düşünsel nedenlerin yanında, sanayi devrimini doğuran diğer nedenler şunlardır:

  • Hızlı nüfus artışı; 16. yüzyıldan başlayarak Avrupa'nın nüfusu hızla arttı.
  • Tarımdaki gelişmeler bu sektördeki nüfus ihtiyacını azaltarak bu nüfusun kentlere göç etmesine neden oldu. Böylece kent sanayine hazır işgücü oluştu.
  • Yaşam düzeyinin yükselişi. Eskiden lüks sayılan şeker, kahve, çay gibi mallar artık orta sınıf ve alt sınıflar için doğal bir gereksinme olmaya başlıyordu. Bu da dolaylı olarak tüketim malı talebini arttırdı.
  • Geniş çaplı yağmalar, sanayi devriminin en önemli finans kaynağı olmuştur. Gerek İspanyollar tarafından yağmalanan Orta Amerika altınları, gerekse de İspanyol gemilerini vuran, yağmacıları yağmalayan İngiliz gemileri, Avrupa'ya tonlarca altın taşımıştır. Bütün bunlar 16. ve 17. yüzyıllarda, sanayi devrimine götüren süreçleri desteklemiştir.
  • Sömürgecilik. Avrupa ülkeleri yeni koloniler oluşturarak buradan getirdikleri malları sanayide kullanmaya başladılar, işlediler ve tekrar sömürgelere sattılar.
  • Küçük burjuvazinin gelişmesi ve orta sınıfın zenginleşmeye başlaması bir itici kuvvet oldu.
  • Kapitalizm. Orta sınıfın zenginleşmesi sürecine paralel olarak kapital birikimi oluşmaya başladı. Böylece yeni yatırım alanları aranmaya başlandı.
  • Taşıma ve teknolojide meydana gelen gelişmeler
 
 
 
 
 
 

Emperyalizm yaşayabilmek amacıyla yeni sömürgeler elde etmek ve koloni hareketlerine girişmek durumundadır.  Küreselcilerin ve işbirlikçilerinin sürekli tarım ve köylülük üzerinde durmaları ve kırsal nüfusu % 5’e düşürme planları toprakların emperyalistlerin eline geçmesini ve tarım alanlarının büyük sermayeye entegrasyonu amaçlar. Kuş gribi gibi hayali tehlikelerle, tohum yasası gibi düzenlemelerle, Dünya Bankası’nın tarımla uğraşan köylüleri hibe ve yardım adı altında üretmek yerine kendilerine bağımlı kılmaya çalışan politikalarıyla kırda yaşayan insanlar sefalete alıştırılmakta, topraklarını terk etmeye ve mülksüzleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu şekilde toprakların büyük bir kısmı işlenmez bir hale getirilmiştir ve ucuza satılacak durumdadır.  Çıkış yolu, küreselci güçlerin  söylediğinin ve uyguladığının tam aksini yapmaktır. Türkiye’nin kolonileştirilmesinin önünü almak lazımdır. Tüm ülkede yerleşim ve yaşam koşullarını yeniden düzenlemek, kentlerde oluşan işsizlik ve bunun sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma, değersizleşme, suç, fuhuş, uyuşturucu bağımlılığı, intihar gibi patolojik olguların önüne geçmek amacıyla hiç zaman kaybetmeden tam istihdam politikasını uygulamak kaçınılmazdır.

Karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar hepimizin sorunlarıdır. İhtiyacımız olan tek şey kendimize ve birbirimize güvenmemiz, inanmamızdır. Unutmamalıyız ki, umutsuzluğa düşmemizi, toplumsal yaşamdan ve mücadeleden kendimizi tecrit etmemizi isteyenler bizlerin ortak yararını gözetenler değildir. Yapmamız gereken tek şey, her birimizde varolan gücü ve enerjiyi bir araya getirmektir.

(Kaynak : Vikipedi, özgür ansiklopedi) 
 
 
 

Sanayileşmeyi ülkemizin kalkınmasının, işgücünün tam isdihdamının, halkımıza insanca yaşam koşullarının sunulmasının ve halkımızın refah düzeyinin artırılmasının önemli araçlarından biri olarak görüyoruz .

Dünya küresel kapitalizm tarafından sınırsız ve engelsiz bir tek pazar ve sömürü alanı olarak kurgulanmaktadır. Bu süreçte ülkemize ve bizim gibi ülkelere dayatılan politikalar çerçevesinde emperyalist tekeller geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin tüm artı değer ve zenginliklerine el koymakta, sosyal devletleri tasfiye ederek, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, kültür ve diğer tüm toplumsal hizmetleri küresel sermayeye yeni ticari alanlar olarak sunmaktadır. Emek piyasaları kuralsızlaştırılıp esnekleştirilmekte, taşeronlaştırılma ve sendikasızlaştırma uygulamaları ile insanlığın yüzyıllardır süren mücadelelerle elde ettiği tüm kazanımlar tek tek yok edilmekte, emeğin örgütleri birer birer dağıtılmaya, dirençleri kırılmaya çalışılmaktadır. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ulus-devlet yapılanması geriletilmekte, kamusal varlıklar özelleştirme, küçültme, kapatma yoluyla işlevsizleştirilmektedir. Borç yükü ve sürekli ekonomik kriz tehdidi altındaki gelişmekte olan ülkelerde, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, AB, OECD gibi kuruluşlar tarafından dayatılan politikalarla, ulusal düzenlemeler küresel piyasa kurallarına bağımlı kılınmaktadır. 
 
 
 

IMF ve Dünya Bankası etkisiz kaldığında, bu programlara entegre olmayan ülkeler dünya ticaretinden dışlanmakta, bu politikalara aykırı düşen ülke coğrafyalarının parçalanması için etnik farklılıklar körüklenmekte, harita değişikliklerine varan savaşlarla halklar birbirine kırdırılmaktadır. Kendini dünyanın jandarması addeden ABD ve ordusu, küresel sermayenin hegemonyasını kabul etmeyen ve onların stratejik çıkarlarına uygun davranmayan ülkeleri terörist ilan edebilmektedir. ABD tüm uluslararası anlaşmaları, en temel insan haklarını çiğneyerek ülkeleri işgal etmekte, on binlerce masum insanı katletmektedir. Afganistan’ın işgalini, Irak işgali izlemiştir. Bu müdahalenin Irak’la sınırlı kalmayacağı, Ortadoğu’dan hareketle Kafkasya ve Afganistan üzerinden Orta Asya’ya ulaşan geniş bir coğrafyada enerji koridorunu denetim altında tutmayı hedeflediği bilinmekte ve bölgemizde İsrail ile birlikte İran ve Suriye üzerinde oyunlar oynanmakta, Türkiye de bu oyunlara dahil edilmeye çalışılmaktadır.  
 

Bilindiği gibi ; üretim yaparak kaynak yaratmak yerine yılların birikimi ve emeğiyle oluşturulmuş mevcut sanayi kuruluşları haraç mezat satılmaktadır. IMF, Dünya Bankası, Dünya Tic.Örgütü gibi finans kuruluşlarının yönlendiriciliği ile ardarda çıkarılan yasalarla ve özelleştirme uygulamalarıyla, sanayi tesislerimiz, kamusal varlıklarımız ormanlarımız, tarım alanlarımız, madenlerimiz yağmalanmaktadır. 
 

Bilgili ve yetkili kabul edilen kimileri de çıkıp “ Artık ulus devlet yapısı , Türkiye’nin oynayacağı rolle bağdaşmıyor.” diyorlar. “Dünya konjonktürüne karşı durarak, Türkiye tek başına karşı koymayı başaramaz “ diyorlar. Bu nasıl bir kıskaçtır ?  Mandacılık odasına açılan globalleşme kapısından geçirebilmek için her türlü psikolojik harekat unsurları deneniyor ve zaman içinde kanıksanması, yardırganmaması hedefleniyor.  
 

Peki bir de bu cepheden bakalım; 
 

Japonya’nın bir dünya savaşında atom silahlarıyla dize getirilmesinden sonra, geçen yarım yüzyıla yaklaşan süre boyunca gerçekleştirmiş olduğu ortalama %7,7’lik büyümeyi rahatlıkla “mucize” diye tanımlayabiliriz.

Japon modelini 1950’lerde uygulamaya başlayan ve çıkış noktası o zamanlar için Türkiye’nin gerisinde olan Tayvan’ın, günümüze kadar geçen süre zarfında yakalamış olduğu %8,5 oranındaki GSMH büyüme hızını da, hayranlıkla karşılamamak mümkün değil. 
 

Şu anda dünyanın en yüksek sanayileşme, özelleşme ve büyüme oranlarına sahip Çin, çevresindeki ülkelerle dünyanın en büyük ticaret bölgesi ve ekonomik topluluğunu yaratma yolunda hızla ilerliyor.  Üstelik bu topluluk, AB gibi şüphe ve tereddütler üzerine zoraki inşa edilmiş bir yapı da değil; dil, din ,kültür birliği ve binlerce yıllık bir paylaşılmış tarih üzerine kurulmuştur. Rakamsal boyutları ve kültür birliği, bu Doğu Asya topluluğunu 21. yy.da ABD ve Japonya’dan sonraki en önemli ekonomik ve politik güç yapabilir. Yapılan bir başka plana göre de; Vietnam,Kamboçya,Laos,Burma gibikaranlık günlere mahkum edilmiş ülkeler bile artık süratle, Malezya ve Taylan demiryollarına bağlanacak ve bu demiryolları da İpek Yolu’na uzatılacak. Yüzyılın sonunda 400 mio.’nu geçecek bölge nüfusunun yarısı, 15 yaşın altında olacak. Bölgenin zengin doğal kaynaklarını da ekleyince; ortaya dünyanın ekonomik gelişme potansiyeli en yüksek alanlarından biri ortaya çıkıyor.

Bütün bunları neden anlattım? Bu alanda bizim için ciddi rakipler bulunduğu gibi, önemli fırsatlarda doğuyor.  Doğu Asya’da bugün yaşanmakta olan olgu sadece bir ekonomik mucize değil, aynı zamanda her alanda yaşanmakta olan bir çeşit rönesanstır. Modadan sanata, spordan felsefeye ve dini konulara kadar pek çok alanda araştırma çabaları görülmektedir.

Görünen o ki;  21.yy. ortalarında dünya ekonomisinin ekseni, Atlantik’ten geçen ABD-Avrupa çizgisinden , Pasifik’i çevreleyen DoğuAsya-Japonya-ABD üçgenine kaymış olacak. Türkiye buna kayıtsız kalamaz, bu büyük oluşumdan payını alması gerekir. Aksi halde; 16. yy. keşifleri sayesinde dünya ekonomisinin ekseninin, Akdeniz’den Atlantik Okyanusu’na kayarak, Osmanlı İmp.’nu devre dışı bıraktığına benzer bir tehditle karşı karşıya kalabiliriz. 
 

Ulus olarak öncelikle yapmamız gereken; Atatürkçü bir yaklaşımla ve  MHH. Programımız çerçevesinde  “ Önce Vatan” diyerek, Doğu Asya ve Japonya’da yaşanan deneyleri inceleyip,  bundan sonra sürdüreceğimiz kalkınma hamlesi için Asya modelinden yararlanmak olmalıdır. 
 
 

•Küreselleşme süreçlerine eklemlenmek adına ülkemize dayatılan yapısal uyum programları; ülkemizi kendi kaynaklarını kullanma, geleceğini planlama ve ekonomisini yönlendirme işlevlerinden arındırmayı amaçlamaktadır.  
•IMF ve Dünya Bankası tarafından belirlenen ekonomik politikaların ve hazırlanan paketlerin uygulanması ile sanayileşme istihdam ve refah artışının istenen düzeyde gerçekleştirilememekte, Aksine ihracatımız ithalata bağımlı hale gelmekte ve bu makas aleyhimize açılarak önemli bir tehdit ortaya çıkarmaktadır.  
•Katma değeri yüksek mallar ülkemize girerken, düşük olanların dışarıya çıktığı, sınai yatırımların giderek düştüğü, istihdam açığının büyüdüğü bir gerçektir.  
•Ülkemizde uygulanan sanayi politikalarının, bilimi ve teknolojiyi dışlayarak, ucuz işgücünü sanayinin tek temel rekabet aracı haline getirdiği ülke ekonomisinin büyüdüğü dönemlerde (!) bile işsizliğin arttığı, çalışanların reel gelirlerinin düştüğü, gelir dağılımın çalışanlar aleyhine bozulduğu bilinmektedir. 
•Ticaret ve hizmetlerin serbestleştiği, üretimin bir zincir ve işbölümü içinde yapıldığı kapitalist küreselleşme sürecinde, ülkemiz gibi geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelere biçilen sanayileşme modellerinin başka ülke ve halklarla birlikte ülkemizin, halkımızın ve biz mühendislerin yararına olmadığı görülmektedir. 
•AB ile ilişkilerin tek yanlı olarak ve Türkiye aleyhine geliştiği, teknik mevzuat uyumunun bir baskı unsuru olarak kullanıldığı açıktır. 
•Gümrük Birliği nedeniyle üçüncü ülkelere uygulanan basit menşe kuralları, sıfır veya sıfıra yakın gümrük tarifelerinin, Türkiye’yi sadece AB’ye değil tüm üçüncü ülkelere karşı da çok açık bir pazar haline getirdiği,  bu haksız rekabet karşısında yerli sanayinin sürekli olarak gerilediği, ekonomik kriz ve milyonlara varan isdihdam kaybı yaşattığı da aşikardır. 
•Aynı yanlış politikalar , AB müzakere süreçlerinde de izlenmemesi gerekir. 
•Fason üretime ve geri teknolojilere dayalı, ucuz-niteliksiz iş gücüne dayalı, ihracat adı altında ülke kaynaklarının değerlerinin çok altında transfer edilmesine dayalı bu modeller; istihdam ve refahı artırmamakta, ülkemizin üretim yeteneğini ve mühendislik alt yapısını bitirmektedir. 
 

• Yatırımlarda doğrudan yabancı sermaye girişi azalmıştır. İmalat sanayinde 2004 ve 2005 yıllarında 5 milyar USD’lik bir yabancı sermaye yatırımı söz konusudur. Bunların birçoğu satınalma/ortaklık ve modernizasyon–tevsi yatırım şeklindedir. İmalat sanayi sabit sermaye yatırımları cari fiyatlarla (YTL) olarak; 
 
Yıl- Tutar (000 YTL) -Toplam sabit sermaye yatırımlarındaki payı 
2002 156.210 % 17,8 
2003 168.310 % 14,3 
2004 151.840 % 14,1 
2005 165.920 % 13,0 
2006 156.430 % 12,3 
olarak belirlenmiştir. 
Kamunun payı % 3,0 düşmüş, özel yatırımcılar payı ise % 25,9 olmuştur. (2005) 
Yatırım yoğunluğu (sabit yatırım değeri/sektörel katma değer) imalat sanayii için aşağıdakioranlardadır. 
2002 % 14,1 
2003 % 13,9 
2004 % 12,7 
2005 % 12,9 
2006 % 12,1 
 

 
Bu durum imalat sanayiine yapılan yatırımların azaldığını göstermektedir. 1970 yılında aynı oran % 47,6 olmaktadır. İmalat sanayiinde kamu yatırımları toplamdan % 3 pay alırken özel’in payı % 25,9’da kalmıştır. Bu durum sektöre yapılan yatırımların daha karlı alanlara (ekonominin diğer sektörleri)kaydığınıortayakoymaktadır.  
 

 
• Son yıllarda sanayinin büyüme oranları konusunda % 5, % 6,5, % 7 gibi değerler ortaya atılmaktadır. Bu büyüme ihracat tarafından pompalanmaktadır. İhracatın yapısı analiz edildiğinde düşük katma değerli mallar ağırlıkta olmaktadır. İthalatta ise bunun tersi ortaya çıkmaktadır. İleri teknoloji grubunda yer alan yüksek katma değerli mallar ithal edilmekte, ithal girdili düşük katma değerli olanlar ihraç edilmektedir. Yani Türkiye sanayi “taşeron” çalışmakta ve fason üretim sanayinin yapılanmasında temel üretimi oluşturmaktadır. Katma değer zincirinde, Türkiye’nin aldığı pay gittikçe azalmaktadır. İhracat yapan sanayicinin kâr marjları düşmektedir. İthal girdi oranlarının imalatın bazı sektörlerindeki oranları aşağıdaki gibidir;  
 
 

 
Gıda, içki, ambalaj % 29 
Seramik ve toprak esaslı mallar % 15 
Madeni eşya % 42 
Makina imalatı % 65 
Elektronik, elektrikli ürünler % 85 
Tekstil % 32 
 
 

 
 

• Sanayi mal üretimi, girdileriyle bütünleşmiş bir görünüm çizmemektedir. Sanayici yeni yatırım yapmamakta veya daha karlı sektörlere kaymaktadır. İmalat sanayindeki üretimler giderek ucuz girdili ithal ürünlere veya pahalı ara malı ithalatına yönelmektedir. Katma değerin çük düşük bir kısmı yatırıma aktarılmaktadır. Böylece sanayi üzerindeki “fason tehditi” elle tutulur bir boyuta ulaşmaktadır. 
• İmalat sanayiinin ihracatı son beş yılda önemli artışlar göstermiştir. Ancak tekstil, gıda, seramik sektörleri dışında ithalat da büyümektedir. İthalatın büyümesi dış borç büyümesini (kısa vadeli) ve yüksek faiz oranlarını tetiklemektedir. Pek çok sektörün iç Pazar hamcında ithalat ağırlığı hissedilmektedir. Makina imalat sanayiinde % 50’yi bulmaktadır. Bazı alt sektörlerde ise (iş makinaları gibi) bu oran % 80’lere ulaşmaktadır. İç pazarda ithal mallarının ağır bastığı üretimin ihracata yöneldiği bir sanayileşme modelinin ne kadar gerçekçi olduğu, cari açığın artması ile ortaya çıkmaktadır.  
• Türkiye imalat sanayii bazı sektörler dışında teknolojik düzeyi düşük bir yapılanmayı hala aşamamıştır. Teknolojinin imalat sanayii içinde önemli bir yeri vardır. Teknolojinin ilk işlevi, ürün geliştirmede sürecin hızlandırılması ve ürün maliyetlerinin düşürülmesine olan katkısıdır. Ayrıca kalitenin yükseltilmesi ile yüksek katma değere olan etkisi diğer unsurlar arasındadır. 
 

GSMH içindeki Ar-Ge payının artırılması, rekabet gücünde de artış sağlayacaktır. Kimi ülkelerde Ar-Ge’nin GSMH içindeki payı ve Ar-Ge’deki üniversite katkısı

aşağıdaki tabloda belirtilmiştir. (2005) 
 
 
 

 
Ülkeler Ar-Ge Payı (%) Ar-Ge’deki Üniversite Payı (%) 
İsveç 3,8     - 21 
Japonya 3,4 - 28 
G. Kore 2,9  - 35 
ABD 2,6       - 30 
Almanya 2,3 - 28 
İtalya 1,6     - 36 
Portekiz 0,8  - 45 
Türkiye 0,7   - 65 
 

 
Tablodan görüldüğü gibi Ar-Ge payı en düşük ülke % 0,7 ile Türkiye’dir. Bir başka nokta Üniversitelerin Ar-Ge payının (toplamda % 65 ile) en yüksek oranı Türkiye’dedir. Diğer ülkelerde bu paylar düşüktür. Üniversitelerdeki araştırmalar uygulamaya aktarılmayacak kadar teorik olmakta, sanayinin bundan yararlanma oranı azalmaktadır.

Rekabette bir başka gösterge, Ar-Ge çalışmalarındaki istihdam düzeyidir. 2005 yılı verilerine göre Ar-Ge’de çalışan araştırmacı sayısı 10.000 kişideki oranla ifade edildiğinde Türkiye’de 9 olarak saptanmıştır. Bu oran Almanya’da 151, Finlandiya’da 119, Macaristan’da 83, Güney Kore’de 57, Yunanistan’da 31 ve Brezilya’da 12 olmaktadır. 
 
 
 

Kendi ülkesinden daha fazla dışarıya yatırım yapanlar, sanayi tesislerini kapatarak marketçilğe soyunanlar, TürkiyeCumhuriyetinin milli ekonomisinin ortadan kalkmasına aracı oldular. Bu yüzden Türk Devleti, kendi konumundaki benzer devletlerle rekabet şansını kaybetmiştir. Türkiye cumhuriyetinin küreselleşme görünümü altında, milli ekonomik zenginliklerinin yabancıların eline geçmesine aracı olanlar, büyük Türk inkılabının kazanımlarından olan ulusal ekonomik kurumların, özelleştirilme programları çerçevesinde tavsiye edilmesini sağlayanlar, Türk Devletini çok acı ama, yarısömürge durumuna düşmesine yardımcı olmuşlardır. Bizler derhal, yeniden milli ekonomimizi ayağa kaldırmak için varız. 
 

1980 sonrası dönem boyunca, kredi faiz oranlarının yükselmesi; yatırımları olumsuz etkileyen unsurlardandır.  Ülkenin üretim olanakları da, olumsuz etkilenmiş, teknolojik yenileme yatırımlarından çok, emek yoğun üretim yöntemleri özendirilmiştir. Yüksek faiz nedeniyle, üretimden kaçan finans sektörünün sermayesi, yükselen tüketici talebine yönelmeyi seçmiştir. Bu durum enflasyonu ve beraberinde ithalatı körüklemiştir.  
 

Türkiye’de ulusal gelirin yaklaşık %20 ‘si vergi olarak toplanmaktadır. AB. Ortalaması ise, bunun en az 2 katı seviyesindedir. Vergi politikamızı, bu yönde iyileştirmeliyiz. Ama bu, çalışan ve işveren üzerindeki, ağır olan vergi yükünü daha da ağırlaştırmak değil, 90,- ila 150,- mia USD. olduğu öngörülen kayıtdışı ekonomi, biran önce ve olabildiğince kayıt altına alınmasıyla mümkündür.  
 

Teknolojiyi yakından takip etmek, imalat sanayi için vazgeçilmezlerdendir. Ulusal teknolojilerin geliştirlmesi ve tambir kıskançlıkla korunması büyük önem taşıyor. Teknoloji üretmekle onu satınalmak arsındaki en bariz fark; dışticaret fiyat farklılaşması nedeniyle, az gelişmiş ülkelerden gelişmişlere doğru sürekli artana bir hızda kaynak aktarımına sebebiyet vermesidir. (Kaynak : Prof. Dr. Yakup Kepenek- Türkiye Ekonomisi.) 
 

Türkiye’deki Başlıca Endüstri Kolları :

1- Besin Endüstrisi

Şeker : Türkiye’de 1926’dan sonra gelişme gösteren bir endüstri dalıdır. Türkiye’nin hemen her bölgesinde şekerpancarı tarımı yapıldığından fabrika sayısı fazladır.

Çay : Çay filizlerinin hemen işlenmesi gerektiğinden Rize başta olmak üzere Doğu Karadeniz’de çay endüstrisi gelişmiştir.

Et ve Süt Ürünleri : Hayvancılığın yaygın olduğu yerlerde et ve süte dayalı endüstri gelişmiştir.

Konserve : Türkiye’de her an taze sebze ve meyve bulunduğundan konservecilik çok yaygın değildir. Güney Marmara’daki kentler başta olmak üzere büyük kentlerin çevresinde konserve endüstrisi gelişmiştir.

Bitkisel Yağ : Yağ bitkilerinin bol yetiştiği bölgelerde bitkisel yağ endüstrisi gelişmiştir. Ege, Marmara ve Akdeniz bitkisel yağ üretiminde başta gelmektedir.

Alkollü İçki : Türkiye’de hem iç hem de dış pazarlara yönelik alkollü içki üretilmektedir. İçki üretiminde en önemli hammadde üzümdür.

Tütün : Ekimi devletin denetimindedir. Bu nedenle hammadde olarak Tekel bünyesindeki fabrikalarda işlenir.

Yem : Besi ve ahır hayvancılığı açısından önem taşır. Hayvancılığın, özellikle ahır hayvancılığının yaygın olduğu yerlerde yem endüstrisi gelişmektedir.

2- Dokuma, Deri ve Giyim Endüstrisi

Bursa ve İstanbul pamuklu, yünlü ve ipekli dokumanın birlikte geliştiği merkezlerdir.

Pamuklu, Yünlü ve İpekli Dokuma : Türkiye’de son 30 – 40 yıl içinde dokuma endüstrisi büyük gelişme göstermiştir. Ege, Marmara ve Akdeniz bölgeleri pamuklu dokumanın geliştiği önemli merkezlerdir.

Halı ve Kilim Dokumacılığı : Küçükbaş hayvancılığın yaygın olduğu yerlerde gelişme göstermiştir. Yurtdışına da pazarlanan halı ve kilimlerin ekonomiye katkısı fazladır.

Deri ve Giyim : Deri ve kösele işleme endüstrisi ile giyim (konfeksiyon) endüstrisinin en fazla işlediği yer İstanbul ve çevresidir. Yurtdışına pazarlanan bu ürünlerin ekonomiye katkısı fazladır.

3- Kimya Endüstrisi

Petro-Kimya : Bu endüstri dalının geç gelişme göstermesinin nedeni hammadde yetersizliğidir. Petrol rafinerileri yanında yer alan petro-kimya tesislerinin devreye girmesi plastik, lastik ve sentetik eşya üretimini artırmıştır.

Gübre : Bir tarım ülkesi olan Türkiye için yapay gübre büyük önem taşımaktadır. Çeşitli yerlerde kurulan gübre fabrikaları dışarıdan gübre alımını azaltmıştır.

İlaç ve Boya : Bu endüstri dalı İstanbul ve çevresinde gelişme göstermiştir. Bu fabrikalarda dış patentli ilaç üretimi yapılmaktadır.

4- Maden Endüstrisi

Demir-Çelik : Maden endüstrisinin en önemli dalıdır. Karabük ve Ereğli demir-çelik fabrikalarının kurulması taşkömürünün varlığına, İskenderun demir-çelik fabrikasının kurulması ise ulaşım kolaylığına bağlıdır.

 
Bakır :
Bakır tesisleri hammaddenin bol olduğu yerlerde kurulmuştur.

Alüminyum : Alüminyum üretim tesisleri Seydişehir’de hammaddeye yakınlık nedeniyle kurulmuştur.

Krom : Doğu Anadolu’nun kromları Elazığ’da, Fethiye-Köyceğiz kromları ise Antalya’da işlenmektedir.

Boraks : İç Anadolu, Ege ve Marmara’dan çıkarılan bor mineralleri Bandırma’daki boraks fabrikasında işlenmektedir.

5- Orman Ürünleri Endüstrisi

Bu endüstri dalı orman bakımından zengin olan yerlerde gelişme göstermiştir. Karadeniz Bölgesi ilk sırada yer alır. Bu endüstrinin en önemli kolu kağıt ve selüloz endüstrisidir.

6- Madeni Eşya ve Makine Endüstrisi

Türkiye’de makine yapan tesislerin büyük bölümü Marmara Bölgesi’nde bulunur. Otomobil, tersane, beyaz eşya ile demiryolu malzemesi üreten fabrikalar bu endüstri dalı içinde yer alır.

7- Taş ve Toprağa Dayalı Endüstri

Bu endüstri kolunu inşaat sektöründe kullanılan tuğla, kiremit gibi temel malzemeler ile cam endüstrisi oluşturur. Bu endüstrinin hammaddeleri bakımından son derece zengin olan ülkemizde çimento üretimi önemli bir yere gelmiştir. Çimento, Orta Doğu ülkelerine sattığımız önemli bir üründür. Cam üretimi ise son yıllarda büyük gelişme göstermiştir. 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

ATATÜRK VE SANAYİ   : 
 
 

    Devlet bu dönemde, doğrudan sanayi yatırımlarına hemen hemen hiç iltifat etmemiş, faaliyetini daha çok insan yetişmesine, eğitime ve altyapı yatırımlarına yöneltmiş, sanayinin özel teşebbüs tarafından yaratılabileceğini varsaymıştır. Bunun için de özel sermaye yatırımlarını teşvik edici tedbirlere başvurmuştur.

    1931 yılında iktidar partisi CHP, özel sektör girişimlerinin ülke kalkınmasında yetersiz kalması sonucu, programına devletçiliği almış, hazırlık ve çalışma devresinden sonra, 1. Beş Yıllık Sanayi Planı'nı 1934 yılından itibaren uygulamaya koymuştur.

    Ancak, 1. Beş Yıllık Sanayi Planı'nın uygulanmasından önce, çok önemli düzenlemeler yapmış ve yeni birtakım müesseseler kurulmuştur. 1933 yılında, Devlet Sanayi Ofisi ile Türkiye Sanayi Kredi Bankası kaldırılarak bunların yerine Sümerbank kurulmuştur. Sümerbank'ın faaliyetlerinin ana amacı, özel sektör sanayiinin kredi ihtiyaçlarını karşılamak olmakla beraber, esas görevini sanayi planının uygulanması teşkil etmiştir. Sümerbank, aynı zamanda daha sonra kurulan diğer devlet kuruluşlarına da örnek olmuştur.

    1935 yılında yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA), elektrik enerji kaynaklarının değerlendirilmesi için Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİE), maden ve elektrik işletmelerini kurmak ve işletmek amacıyla Etibank kurulmuştur.

    1. Beş Yıllık Sanayi Planı'nda tekstil sanayii, kendir-kesen sanayii, demir-çelik sanayii, sömikok fabrikası, porselen-çini sanayii, sudkostik, klor, suni ipek, selüloz ve kağıt tesisleri, şeker sanayii, süngercilik ve gül sanayileri yer almıştır. Planın uygulanmasına 1934 yılında başlanmış, planda öngörülen tesisler beş yıl içinde tamamlanarak işletmeye açılmıştır. Yine bu devrede planda yer almayan askeri fabrikaların modernizasyon ve genişletilmesine de devam edilmiştir. 1933-1938 yılları, Türk sanayiinin ilk ve planlı kuruluş safhasıdır. Planlı kalkınma, teknik alanda iş gücü yaratmış ve toplum yaşantısına büyük ölçüde etki yapmıştır. Özellikle toprağın verimini artıracak olan tekniğin tarıma uygulanmasının, bütün bir endüstri hayatının gelişmesi ile mümkün olabileceğini de ortaya koymuştur.

     

      
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Atatürk’ün konuşmaları ve uygulamadaki davranışları toplu olarak ele alındığında tarım kesimine verdiği büyük öneme rağmen , ülke kalkınmasının sanayileşmeye bağlı olduğu düşüncesini görmek mümkündür. Sanayileşmenin en büyük ulusal davalardan biri olduğuna dikkat çekerken tarımdaki gelişmenin “Tarımsal Sanayi” biçimine dayanacağını daha 1924 yılında vurgulama gereğini duyuyordu. 
 
 

ATATÜRK : “ Ekonomik alanda düşünürken ve konuşurken, sanılmasın ki biz yabanci sermayeye karşıyız. Hayır, bizim memleketimiz geniştir. Çok çalışmaya ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı, kanunlarımıza uynak şartıyla, yabancı sermayelerine gerekli olan güvenceyi vermeye her zaman hazırız. Arzu edilir ki; yabancı sermaye çalışmamıza ve sabit sermayemize eklensin. Bizim için ve onlar için faydalı sonuçlar versin.” 
 

Buradan da anlaşılacağı üzere; istihdam ve verimi artırmaya yönelik yabancı sermaye gelmeli. Finans çevrelerinde paraya takla attırdıktan sonra,  arkasına bakmadan çekip giderken dengelerimizi alt-üst eden, sıcak para değil yabancı sermayeden kastımız. Bunu önlemek amaçlı tedbirlerden biri de; ülkemiz piyasasına girerken ve çıkarken TL. dönüşümleri şart koşulmalı ve üzerinden makul oranda vergilendirilmelidir. ( Kaynak : www.cagdastoplum.org) 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

MHHP PROGRAMINDA  SANAYİLEŞME   :

12. KISIM -  SANAYİLEŞME : 
 
İlkeler

Madde 142- Sanayileşmenin amacı, halkımızı maddi ve manevi alanda her türlü çağdaş imkan ve vasıtalara sahip kılmak, refah ve mutluluğunu sağlamak, geleceğe olan güvenini sürekli ve sağlıklı biçimde geliştirmektir. Sanayileşmemizin ilk hedefi, ülkemizi çağdaş sanayileşmiş ülkeler düzeyine çıkarmak, milletimizi bilim ve teknolojinin gerekli kıldığı bilgilerle donatarak, her alanda güçlü kılmaktır. Sanayileşme, hayat tarzımızın değişmeyen özelliklerinden biridir. Halkımızın gelişmeye ve yükselmeye, zenginliğe ve refaha olan arzu ve istekleri ve bitip tükenmeyen dinamizmi, yüzyıllarca sanayileşme alanında gösterdiği çabaları sanayileşme hamlelerimizin kaynağıdır. Bu kaynağa dayanan ve bu kaynağın oluşturduğu gücü harekete geçiren sanayileşme hedef ve politikalarının ve uygulamalarının her güçlüğü yeneceğine, her engeli aşacağına olan inanç başarımızın da nedeni olacaktır.

Hedefler

Madde 143- Partimizin Sanayileşme konusunda hedefleri şunlardır:

a- Kamu, kurum ve kuruluşlarının, yerel yönetimlerin doğrudan veya dolaylı, tam veya hissedar olmak suretiyle sahibi veya ortağı bulunduğu Tüketim-Ara Malı-Yatırım Malı üreten sanayi kaynak ve işletmelerinin tamamının en kısa zaman içinde, en olumlu şartlar ve en çok verimli ve etkinlik sağlayacak esaslara bağlı kalarak halkımıza devredilmesini öncelikli hedefleri içerisinde sayar.

b- Kamu ve yerel yönetimlerin sanayileşme alanında görevleri, sanayi işletmelerinin önlerindeki her türlü engelleri kaldırmak, onları iktisadi kalkınmamızın gerekli kıldığı alanlarda özendirmek, desteklemek, teknoloji ve bilgi sahibi olmalarını sağlayacak imkanları hazırlamak, araştırma ve geliştirme hizmetlerini yerine getirmek ve elde edilecek sonuçları işletmelerin yararına sunmaktır.

c- Partimiz, sanayileşmenin bütün yurt sathına yayılmasını, halkımızın refah ve yurdumuzun güvenliği bakımından önemli sayar. Bunun için, bütün alt yapı hizmetlerinin süratle tamamlanmasını, her bölgemizin yeraltı, yerüstü kaynak zenginliklerini, insan gücünün, halkımızın ihtiyaç ve çıkarlarını dikkate alacak şekilde birer sanayileşme merkezi (sanayileşme-ticaret-kalkınma çekim merkezi) olmasını öncelikli hedeflerinden kabul eder.

ç- Yatırımların, üretilen mal ve hizmetlerin ihracatının desteklenmesi, organize sanayi bölgelerinin verim ve etkinlik esasına bağlı kalarak yaygınlaştırılması, özendirilir ve bunlara gereken bilgi ve teknoloji transferi imkanlarını hazırlar. 
 

 Politikalar

Madde 144- Partimizin Sanayileşme konusunda izleyeceği politikalar şunlardır:

a- Partimiz açıklanan hedeflerin gerçekleşmesi için gereken yapısal ve yasal düzenlemeleri yapacaktır.

b- Kamunun ve yerel yönetimlerin sanayileşmede yönlendirici, özendirici, destekleyici görevlerini etkin ve verimli şekilde yerine getirmelerini sağlayacak her türlü önlemler alınacaktır.

c- Sanayileşmede her türlü tekelleşmeye ve tröstleşmeye, yabancı etkinliğine engel olunacaktır.

ç- Sanayileşme konusunda başta çalışanlarımız, işçilerimiz olmak üzere halkımızın bilgilendirilmesi, aydınlatılması sürekli şekilde yerine getirilecektir.

d- Sanayi ürünlerinin pazarlanmasında, dağıtımında halkımızın yüksek bedeller ödemesine neden olan bütün engeller, bu yöndeki tutum ve davranışlar ortadan kaldırılacaktır.

e- Sanayileşmenin başta insan sağlığına, aile yapısına ve çevreye olumsuz etkileri dikkat ve özenle izlenecek, ortadan kaldırılmaları için gereken tüm önlemler alınacaktır.

f- KOBİ ler yeni, iktisadi ve sosyal kalkınmanın gereklerine uygun görünüşlerle ele alınacak ve halkımızın katılımını ve desteğini sağlayacak şekilde geliştirilerek sanayileşmemizin dinamik güçleri durumuna getirilecek, her türlü mali ve finans önlemleriyle sorunları çözülecektir.

 

5. BÖLÜM (Sosyal Hayat) -

4. KISIM (Çalışma Hayatı) 
Çalışma Hayatı 
 
İlkeler

Madde 162- Çalışma Hayatı, bireylerin üretim sürecine katılarak oluşturdukları bir varlık alanıdır. Bireyler emeklerini, becerilerini, uzmanlıklarını, bilgilerini, deneyimlerini kamu veya özel işletmelerin mal, hizmet, bilgi ve teknoloji üretimlerine, belirli ücret, özlük ve sosyal haklar karşılığı, katarak çalışma hayatı içinde yer alırlar ve topluca çalışma hayatını meydana getirirler.

Çalışma hayatının kendine özgü nitelikleri, özellikleri, kuralları vardır. Toplumun başta iktisadî hayatı olmak üzere sosyal, kültürel, teknolojik ve siyasî hayatını etkileyecek, yönlendirecek bir güce sahiptir. Çalışma hayatı millî güç unsurları içinde diğer bütün unsurları harekete geçirici, geliştirici, verimli kılıcı ve millî hedeflere ulaşmada bütünleyici rol oynar.

Çalışma hayatının, insan hak ve özgürlükleri temeli üzerinde, adil, istikrarlı, güçlü ve gelişmeye uygun şekilde devamını hukuk düzeni sağlar. Hukuk düzeninin bu görevini yerine getirebilmesi ise, çalışma hayatının bütün özelliklerini, niteliklerini dikkate almasına, Kamu-Özel Sektör-İşçiler arasında devamlı uzlaşma, dayanışma imkân ve kanallarını açık ve hazır bulundurmasına ve nihayet sürekli çalışma barışını gerçekleştirecek şartları öngörerek kurallaştırmasına bağlıdır.

  4. KISIM (Çalışma Hayatı) 
Çalışma Hayatının Esasları

 
Madde 163- Çalışma Hayatının Esasları üç temel düşünceyi ve bu düşüncelere bağlı önerileri kapsar. Bunlardan; Birincisi; Toplumda huzur, barış, güvenlik ve istikrar içinde varlığını devam ettirecek ve başta ülke kaynak ve zenginliklerinin verimli kullanılması olmak üzere iktisadî gücün ve diğer millî güç unsurlarının dengeli bir şekilde gelişmesini sağlayacak çalışma düzeninin kurulmasıdır. İkincisi; Bireylerin serbest iradeleriyle üretim sürecine katılma imkânlarının hakça ve şartlarının insan hak ve özgürlüklerine yakışır biçimde hazırlanmasıdır. Üçüncüsü; Üretim sürecinde çalışmaları, çabaları, faaliyetleriyle yer alan bireylerin (işçilerin, emekçilerin) ücret, iş, sosyal güvenliklerini sağlayacak ve onların mutlu olmalarının yol ve yöntemlerini gösterecek önlemlerin alınmasıdır.

Hedefler

Madde 164- Partimizin Çalışma Hayatının Esasları konusundaki hedefleri şunlardır:

a- Milletimizin varlığı ve bağımsızlığı, refah ve mutluluğu, kişilerin hak ve özgürlükleri, T.C. Devleti’nin yurt içinde ve yurt dışında her alanda ve her konuda etkinliği, millî güç unsurlarının sürekli ve kendini yenileyecek şekilde gelişmeleri, iktisadî kalkınmada yüksek verimin elde edilmesi çalışma hayatının huzur ve güven içinde istikrarlı şekilde işlerliğine bağlıdır.

b- “Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir.”

c- Çalışma, Türk vatandaşlarının varoluş nedeni, onurları ve görevidir.

ç- Çalışma hayatı bir çatışma, sürtüşme, üretimi engelleyen, durduran, zarar veren rekabet alanı değil, tam aksine barışı, uzlaşmayı, üretimi artıracak kaliteyi yükseltecek, bir dayanışma ve paylaşma alanıdır. Bunun için:

1) Çalışanların elde edilen gelirden (üretim bazında) adil pay almaları,

2) Devlet-Özel Sektör-İşçilerin sürekli diyaloglarına açık bir sistemin geliştirilerek çalışma hayatını düzenleyici, sürekli istikrarı, dayanışmayı, paylaşmayı esas alan önlemlerin hayata geçirilmesi,

3) Üretim ve bütün özlük ve sosyal hakların iş, liyakat, verim ve kıdem karşılığı olarak belirlenip, artırılması, fiyat artışlarına karşı korunup, güvence altına alınması,

4) Çalışanların sürekli eğitimleri, bilgi ve teknoloji ile donatılmaları, bilgi ve teknoloji üretir duruma getirilmeleri,

5) Tüm çalışanlar ve/veya çalışamayacak durumda olanlar için doğru, istikrarlı, geleceğe yönelik ayırımsız ve kendi kendisini yenileyip, büyüten ve geliştiren tek bir sosyal güvenlik sisteminin kurulup işletilmesi, gerekir.

  4. KISIM (Çalışma Hayatı) 
Tam İstihdam

Madde 165- Dar anlamda tam istihdam, “bir ekonomide çalışma istek ve yeterliliğinde olup da kendisiyle aynı beceri sınıfındaki iş gücü için geçerli ücret düzeyinden çalışmayı kabul eden herkesin iş bulabildiği durum demektir...” Geniş anlamda tam istihdam “emekle birlikte sermaye ve doğal kaynakların da tam kapasiteleriyle çalıştırılmalarını, ekonomide boş duran kaynak bulunmamasını ifade eder...”

Partimiz, “Tam İstihdamı” iktisat politikasının en önemli araçlarından biri; iktisadî kalkınmanında hedefi olarak kabul eder. Bu yaklaşımla; Dar anlamda tam istihdam, toplumda hazır bulunan iş gücünün toplumun ihtiyaç ve beklentileri doğrultusunda harekete geçirilerek üretim sürecine etkin ve verimli bir şekilde katılmasının, yönlendirilmesinin sağlanmasıdır. Geniş anlamda tam istihdam ise, iş gücü, sermaye, doğal kaynaklar, bilgi ve teknolojinin toplumun ihtiyaç ve beklentileri doğrultusunda, tam, doğru, kesintisiz ve kendisini sürekli yenileme imkân ve şartları hazırlanarak, üretim sürecine etkin ve verimli şekilde katılmasının, yönlendirilmesinin sağlanmasıdır.

Hedefler - Politikalar

Madde 166- Partimizin Çalışma Hayatı konusundaki hedefleri ve politikaları şunlardır:

a- Tam istihdamı yaratacak malî, iktisadî, sosyal, psikolojik ortam ve/veya ortamların hazırlanması,

b- Yatırımların, girişim ruhunun, girişimcilerin güçlerini geliştirme azim ve kararlılıklarının özendirilip, desteklenmesi,

c- Küçük ve orta ölçekli girişimcilere öncelik tanınması,

ç- Bilgi ve teknoloji ithaline ağırlık verilerek bu konuda Leasing kuruluşlarının yeniden düzenlenerek, güçlendirilmesi, yabancı sermayenin bu yoldan sağlanması,

d- Bilgi, teknoloji, deneyim, hizmet kalitesi getirecek yabancı sermaye ve ortaklıklarının özendirilmesi,

e- Bilgi ve teknoloji üretimine ağırlık, öncelik ve ayrıcalık verilmesi,

f- Nitelikli iş gücü yetiştirilmesi, mevcut iş gücünün niteliğinin yükseltilmesi, bunun için iş, meslek, sanat, teknik okulların açılıp, yaygınlaştırılması,

g- Eğitimin bütün kademelerinde, öğretimin her düzeyinde kalitenin yükseltilmesi ve hizmet içi, iş başı eğitimine önem verilerek, zorunlu görev haline getirilmesi,

ğ- Yüksek teknik okul mezunlarının üniversite, üniversite mezunlarının yüksek lisans öğrenimi görmelerinin ve iktisadî durumun gerektirdiği alanlarda istihdamlarının sağlanması,

h- Çalışma hayatının yukarıda açıklanan esaslara uygun şekilde yeniden ele alınıp, düzenlenmesi, gerekir.