Geçmiş Haftalarda Yayınlananları Oku

 

 

ŞEHİTLERİMİZ  VE   ŞEHADET  RUHU 
 

ŞEHZADEBAŞI ŞEHİTLERİ : 
 
 

   

İstanbul, Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, 1918 sonbaharında ihtilaf kuvvetlerinin işgalci askerleriyle dolmuş ve Milli Mücadele taraftarı çok sayıda vatansever şehit edilmişti. Bugün hepsini bir kez daha rahmetle ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun. 
 

Osmanlı İmparatorluğu’nun, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasından sonra; Çanakkale Zaferi’nin üzerinden henüz çok zaman geçmemişti ki;

16. Mart.1920'de İngilizler, zırhlılarını İstanbul’da Meclisi Mebusan ve Saray açıklarına demirleyerek bizimle alay ettiler. İstanbul, 16 Mart 1920 günü ihtilaf devletlerinin ordularına bağlı askerler tarafından işgale uğramış, öncelikle Harbiye ve Bahriye Nezaretleri yani Savaş ve Donanma Bakanlığı binaları ile bazı kışlalar ve karakollar basılmıştı. Aynı günün erken saatlerinde karanlıklar içindeki İngiliz askerleri, bir yılan sessizliği ve tilki kurnazlığıyla karakolu kuşattılar. Ardından Şehzadebaşı Karakolu’nu basan İngiliz askerleri, karakolda herşeyden habersiz şekilde yataklarında uyuyan askerlerimize saldırmış ve uyumakta olan 10.Kafkas Fırkası’ndan 6 askerimizi süngüleyerek şehit etmişlerdi.

İstanbul’un işgali,  üç buçuk yıl devam etmiş ve Refet Paşa’nın komutasındaki birliklerin 6 Ekim 1923 günü şehre girmesiyle sona ermişti. İşgal kuvvetleri, Dolmabahçe rıhtımında düzenlenen bir törende Türk bayrağını selamladıktan sonra şehri terk ederken, son bulan bir zulüm dönemi daha tarihe geçiyordu. 
 

Eski İstanbul'un kalburüstü semtlerinden olan Şehzadebaşı, Osmanlı-Türk kültürel coğrafyasının üç kilometrekarelik merkezindeydi. 19'uncu yüzyıla kadar Kanuni Sultan Süleyman'ın şehzadesi Mehmet adına Mimar Sinan'ın inşa ettiği muhteşem Şehzadebaşı Camii , bütün İstanbul'a damgasını vurmuştur. Bu cami civarında Yeniçeri Acemi Oğlanı Kışlası vardı. Bu askeri külliye, ocağın kaldırıldığı yıl olan 1826'dan sonra yıkıma bırakılmıştı. Kalıntısı olan bazı hamam ve odaları da 1950'lerin sonunda bilgisiz ve hoyrat imar hareketi sırasında ortadan kaldırıldı. Oysa gelecek kuşaklar için; Türk’e barbarlık ve soykırım iftiralarını atanlara hatırlatılacak bir ibret abidesi olarak korunmalıydı. Şehzadebaşı’nda bulunan karakolun bulunduğu cadde, kahpe düşman tarafından şehit edilen askerlerimizin anısına 16 Mart Şehitleri Caddesi adını taşıyor.  
 
 

Bugün, şehit edilişlerinin 88. yıldönümünde bu askerlerden Zileli Abdullah Çavuş, İbiş oğlu Abdülkadir, Kadir oğlu Ömer Osman ‘ın kabirleri başında ve onların nezdinde tüm şehitlerimizi andık.  
 
 
 

16 Mart, Türk tarihi açısından önemli bir tarihtir. Nasıl Çanakkale Zaferi Kurtuluş Savaşı için Mustafa Kemal gibi bir lider ortaya çıkarmışsa, 16. Mart.1920 işgali de, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oluşmasının en büyük sebebi olmuştur. Eğer 16 Mart 1920 İstanbul işgali olmasa, Osmanlı Meclis-i Mebusanı bu işgalle dağıtılmasaydı; belki de 23.Nisan.1920’de T.B.M.M. Ankara’da toplanamaz ve Ankara başkent olamazdı. İşte biz bugün; bu anlam yüküyle misyonunu üstlenmiş Müdafaa-i Hukukçular olarak tarihi görevimizi yerine getirmekteyiz. 
 
 
 

ÇANAKKALE   RUHU    
 

Bu anlamlı günde  sizlere,  yine sizlerce gayet iyi malum olunan ve Atatürk’ümüzün gerek Büyük Nutku’nda ve gerekse hatıratında ayrıntılarıyla belirtilen, her bir günü tarihe şanlı harflerle geçen olaylardan behsetmek yerine, herkesçe paylaşılan ve bedeli fazlasıyla ödenen o ruhun ne olduğunu ve nerelere dayandığını anlatmaya gayret edeceğim.

Bizim için Çanakkale; kaybolmaya yüz tutan millî onurumuzun, inancımızın tazelendiği bir diriliş mücadelesidir. Metrekareye dört bin merminin düştüğü, delik mermi çekirdeklerinin bile etrafa saçıldığı, yer yer siper mesafelerinin kalmadığı ve mücadelenin göğüs göğüse sürdüğü, "kanın tevhidi kurtardığı" yerdir Çanakkale. Çanakkale için okullar boşalmış, öğrenciler sipere sürülmüştür. Ülkemizin geleceği, Çanakkale’de şehit olmuştur. “Türkiye gelecek 50 yılını Çanakkale'de gömmekten kaçınmadı “ diyen batılı bir kaynak, haksız sayılmaz.

Yalnız, bir şey var ki; Çanakkale ruhunu kaybetmemek için, Çanakkale sonrası gelişmelerin üzerinde dikkatle durmak gereklidir. 
 

Bir tarafta, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra bir kabul töreninde kendisine düşmanca bakan Anzak subayının neden öyle baktığını sorduğunda; "Siz Çanakkale’de onun babasını öldürmüşsünüz" cevabını alıp "Sor bakalım, babasının Çanakkale’de işi neymiş?" diyen Atatürk. Diğer tarafta “Çanakkale’yi bize verin orayı millî park yapalım.” diyen Anzak torunlarıyla görüşme yapan- Türk Hükümet nöbetini devralmış olan gafiller… 
 
 
 
 

Nedir şu Çanakkale Ruhu? Nerelere dayanır? Saldırı ruhu nasıl şekillenir? 
 
 

ATATÜRK’e göre;

Saldırı Ruhu ve İnsiyatif kullanımı en önde gelir. Bunları, Kendini Hiçe Sayma ve Fedakarlık duygusu, Erlerin Moralini Yükseltmek izler ve şöyle der; 
 

   

  • “Ordunun görevi vatanı çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır. Bu kalkış elbette yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa, kalkılmış olduğuna değer. Ordu, saldırı ordusu olmalıdır. Saldıran, savunmayı zaten sağlamıştır. Fakat savunmada kalan, saldırıya geçenin amansız darbesinden yakayı zor kurtarır ve çoğunlukla yalnız bununla yetinir.”
 
 
  • “Saldırı ordusu kuracak milletin, saldırı ruhuna sahip olması gerekir. Bu saldırı ruhu , 1904’de Kazumaro gemisiyle şarkı söyleyerek savaşa giden Albay Kujima, “Bu andan itibaren benden haber beklemeyin, görevimden başka bir şeyle ilgilenmeyeceğimden sizden de haber beklemem.” diye yazan Amiral Togo, Nanşan muharebesinde oğlunun göğsünden vurulduğu haberi üzerine , ailesine “ Oğlumun külleri Tokyo’ya getirildiği zaman hemen gömülmesin, yakında ben ve küçük oğlum da hayatı terk edeceğimizden , o zaman üçümüzü birden gömersiniz !” emrini veren General Nogi’lerde ve bunları izleyenlerin hepsinde bütün aydınlığı ve bereketiyle var olduğu içindir ki; narin Japonlar, iri yapılı Ruslara meydan okudular.”
 
 
  • “Muharebede zafere ulaşmak ve galibiyet, en küçüğüne kadar bütün rütbe sahiplerinin, bizzat düşünce üreterek, durumun gereğine göre kendi kendine önlemler almaya ve sorumluluk üstlenmeye alışmış olmalarına bağlıdır.”
 
 
  • “Bizim komuta ettiğimiz kuvvetleri oluşturan unsurlar arasında  manevi kuvvetler, saldırı kavramı ve insiyatif niteliklerinin varlığından söz edilir. Ancak bu noktada bütün açıklığıyla canlandırılması gereken tek bir gerçek vardır ki; o da sıcak kanlı vatan evlatlarında o saydığımız savaşçı niteliklerin eylem halinde kendini göstermeleri; bir takım ateşli ruhların göklerde uçmasıyla başlar.”

       

  • “ Çanakkale’de sergilenen  Türk taarruzu öyle sıradan bir saldırı değil; herkesin başarmak veya ölmek azmiyle harekete geçtiği bir taarruzdur.” Diyebiliriz ki; savaş vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, her şeyin üstünde yine ruh azminin, bir amaç uğruna fedakarlığın  galibiyeti kaçınılmazdır.
  • “İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde, Balkan utancı’nın ikinci bir safhasını görmektense, burada ölmeyi tercih etmeyenlerin bulunacağını kesinlikle kabul etmem. Şayet böyleleri olduğunu hissederseniz, derhal onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim.”
  • “ Benimle beraber burada savaşan tüm askerler kesinlikle bilmelidir ki; bize verilen namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur. İstirahat arayışında olmanın, bu istirahatten yalnız bizim değil, tüm milletimizin sonsuza kadar mahrum kalmasına neden olabileceğini hepinize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk eseri göstermeyeceklerine şüphe yoktur.”
  • “ Fakat ben, vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için, büyük bir gururla bu sorumluluğu üzerime aldım.”
  • “ 3-Ağustos muharebesi yaşanırken, Kireçtepe, Anafartalar cephesinin sağ cenahında yer alan çok önemli bir mevzidir. İleri hareket eden kıtaların durmuş olduğunu gördüm.  İki düşman torpidosu tarafından aralıksız ateş altında tutulan , bulunduğum yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Hayvandan inerek, zorunlu durma noktasına gelerek kolun başına geçtim ve önce ben yalnız olarak koşar adımla bu yolu geçtim. Arkamdan ve birbirinden aralıklarla erkan-ı harbiye reisi ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra toplanmış kıtaların komutanlarına “ geçeceksiniz” dedim. Parça parça koşmak suretiyle, arzu edilen kıtalar da geçirildi. Bu muharebe neticesinde düşman hareketi etkisiz kılındı ve biz öncekinden daha hakim bir konuma geçmiş olduk.”
  • “ Subay, kalp ve güven kazanmalı, arkasına alacağı insanlara moral desteği vermelidir.”
  • “Askerlik, işlerin çekip çevrilmesi değil, insanların yönlendirilmesi ve yönetilmesi sanatıdır. Ama insanlar ancak, emelleri, düşünceleri saptanarak yönlendirilebilir ve yönetilebilirler. Düşüncenin özelliği de hiçbir karşı çıkışın bozamayacağı, mutlak bir biçimde kendini kabul ettirmektir.”
  • “ Herhalukarda askerlerimizin ruhunu kazanmak, bizim için bir görev olduğu gibi; öncelikle onlarda bir ruh, bir emel ve bir kişilik yaratmak da Allah’tan ve Medine-i Münevvere’de yatan Cenab-ı Peygamber’den sonra bize düşüyor.”
  • “ Milletimiz çok büyüktür, hiç korkmayalım. O esaret ve aşağılığı kabul etmez.”
  • “ Ölmek isteyen bir milleti, hiçbir kuvvet kurtaramaz. Türk milleti ölmek istemez, o her zaman yaşayacaktır.
  • “ Her milletin kendi mukaddesatına, kendisinin hakim olması  hakkı ”      nı biz, yeryüzünde yaşayan milletlerin hepsi için tanıyoruz. Bizim de bu hakkımızın, kayıtsız ve şartsız tanınmasını istiyoruz.
  • “Bağımsızlığı için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakarlığı yapmakla teselli bulur.”
  • “ Türkiye halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı, bir yaşama gereği saymış bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet bağımsızlıktan uzak yaşamadı, yaşamayacaktır.”
 
 
 

    Çok değerli dava arkadaşlarım, 
     

    Bu noktada, manevi gücü yerinde olan ve komutanlarının fedakarlığına tamamıyla inanan askerde mevcut kuvvetli ruhu göstermek bakımından şu anekdotları aktarmak isterim; 
     

    * Kimsenin geçemediği ateş içinden tam bir itidal ve tevekkülle yürüyerek ilerdeki arkadaşlarına yiyecek ve kuvvet taşıyan bir fedakar genci, Mustafa Kemal hemen orada yaverinin göğsündeki nişanı sökerek ona takmak suretiyle ödüllendirmişti. 
     

    * Yine birgün, sıhhiye erlerimiz bir yerde dinleniyor ve yemek yiyorlarmış ki; bir obüs mermisi yakınlarına düşmüş. Bir süre yaşanan toz dumandan sonra, görmüşler ki o askerler sırt üstü yatmış kahkahayla gülüyorlar, kendilerine zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar. 
     
     

KUR’AN-I  KERİM ’e göre; 
 

  • Bakara Suresi/154.ayet:  Allah yolunda öldürülenler için “ ölüler ” demeyin. Tam aksine,  onlar diridirler. Ama siz farkında olmazsınız.
  • Al-i İmran Suresi/ 169.ayet  : Allah yolunda öldürülmüş olanları, ölüler sanma sakın. Hayır! Onlar diridirler. Rablerinin katında rızıklandırılıyorlar.    /170.ayet : Allah’ın lütfundan kendilerine verdiğiyle sevinçlidirler. Ve arkada kalıp kendilerine katılmamış olanlara şunu müjdeliyorlar: Onlar için korku yoktur; tasalanmayacaktır onlar.   /195.ayet : Rableri onlara cevap verdi : “Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hep birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkenceye uğratılanlar, çarpışıp da öldürülenler var ya, onların kötülüklerini yemin olsun örteceğim. Ve yemin olsun ki onları, Allah katından bir karşılık olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.” Allah katındadır karşılıkların en güzeli.
  • Nisa Suresi  / 98. ayet : Allah’a ve resule itaat eden kişilere gelince; bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdikleriyle beraberdirler; peygamberlerle, hak dostlarıyla, şehitlerle, barışseverlerle. Ne güzel dosttur bunlar !  /72.ayet  : İçinizden öylesi de var ki; ne olursa olsun ağırdan alır. Size bir musibet gelip çatarsa şöyle diyecektir:    “ İyi ki onlarla birlikte şehit olmadım. Allah bana lütufta bulundu.” /74.ayet  : İğreti hayatı, ahiret hayatı karşısında satanlar, Allah yolunda çarpışsınlar. Allah yolunda çarpışıp da öldürülen yada galip gelene biz yakında büyük bir ödül vereceğiz.
  • Ahzab Suresi  / 23.ayet  : İnananlardan öyle erler  vardır ki; Allah’a verdikleri sözde sadakatle dururlar. Onlardan bazısı adağını yerine getirdi, bazısı da bekliyor. Sözlerini asla değiştirmediler.
  • Muhammed Suresi / 4.ayet  : Küfre batmışlarla burun buruna geldiğinizde, boyunlar vurulur. Nihayet onları bastırıp sindirdiğinizde, antlaşma bağını sıkı bağlayın. Artık bundan sonrası ya bir bağışlama, ya bir fidyedir. Nihayet harp, ağırlıklarını yere bırakır. İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, onlardan öc alırdı. Ama kiminizi kiminizle denemek için böyledir. Allah yolunda öldürülenlerin yapıp ettikleri asla göz ardı edilmeyecektir.  /  5.ayet  : Onları doğruya ve güzele kılavuzlayacak ve kalplerini barışa yöneltecektir. /6.ayet  : Ve onları, kendilerine tanımlamış olduğu o cennete koyacaktır.
  • Hadid Suresi  / 19.ayet  :  Allah’a ve resulüne inananlar var ya, özü-sözü doğru kişiler onlardır. Rableri katında tanık olanlar/ şehitlik mertebesine erenler de onlardır. Onların ödülleri ve ışıkları vardır. Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemin dostu olacaklardır.
 
 

NAPOLYON BONAPART’a göre  : 
 

  • İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır; erkeğin cesur, kadının iffetli olması. Bu iki meziyetin yanı başında her iki cinsi, kadınla-erkeği şereflendiren tek bir fazilet vardır; vatana icabında her şeyi, tereddütsüz feda edecek kadar bağlı olmak. Bu meziyetler ve bu faziletler en büyük kahramanlığı; hayatın emeline, kaderine karşı fütursuz kalmayı ve ağır hadiselerin acılarına göğüs germeyi doğurur. İşte Türkler, bu çeşit kahramanlardandır ve ondan dolayı Türkler öldürülebilirler, ama mağlup edilemezler.
 
 

İTALYA’NIN BÜYÜK ŞAİRLERİNDEN TASSE’ye göre; 
 

-  Türkler’den bahsediyorum. Düşmana saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk, dost yanında ve silahsız kalmış düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli, kasırgaya; göz kamaştıran bu gölü, coşkun bir denize; kokusunda asalet uçan bu gülü, yıldırıma çevirmek; doğal olarak bir gaflet olur. 
 

DEMİRBAŞ ŞARL’a göre ; 
 

- “ Poltava’da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü, kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş. Su beni boğmak, düşman parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu. Gene kurtuldum fakat bugün esirim., Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum, lakin gene esirim. Şefkatin ulüv-vü cenabının, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağla bağladılar. Bu kadar al-i cenap, asil ve nazik bir milletin arasında  hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar güzel…” 
 

Şimdi eski Türklere bir bakalım:

BATI HUN İMPARATORU ATİLLA’ya göre ; 
 

  • Hunlara liderlik eden kişiler, cesur ve korkusuz olmalıdırlar. Komutanlar, iyi zamanlarda olduğu kadar; belirsiz dönemlerde ve tehlike karşısında da cesaretle hareket etmesini bilmelidirler.
  • Komutanlıkta özgüven önemlidir. Liderliğin sorunlarıyla başa çıkabilecek bir kişi, özgüven duygusu yaratır.
  • Kendisinin ve  astlarının davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi bilmek, liderliğin temelidir.
  • Zor görevler başarmanın anahtarı, genellikle isrardır.
  • Karmaşık sorunların çözümünde sağduyuyu kullanmak gerekir.
  • Ahlak ve disiplin, Hun birliğinin merkezidir.
  • Moral, eğlenmek değildir. Hunların, hizmetlerini yerine getirirken sahip oldukları ruhtur. Moral, bir Hun olmaktan gurur duymanın sonucudur.
  • Başkalarının kararlarını eleştirmek değil, kendi kararını savunmak cesaret ister.
  • Komutanlar, kendi Hunlar’ına nasıl görünüyorlarsa, öyledirler.
  • Bütün Hunlar’da kişisel ve milli gurur, geleneksel olarak çok  önemlidir.
  • Yüksek idealler peşinde koşma ve iyimserlik geleneğimizi sürdürmeliyiz.
  • Düşmanınızın gücünü hiçbir zaman hafife almayın ve onun hiçbir durumda size karşı avantajlı olmasına izin vermeyin.
  • Akıllı bir komutan uyum sağlar, ödün vermez. Zor günlerde Hunlar, her zaman en acımasız komutanın önderliğini arzu ederler.
  • Her Hun, yaşamın koşullarını ve deneyimlerini başarıya dönüştürmekten sorumludur. Hiç kimse, bir Hun’un kendisi için yapmadığını, onun adına yapamaz.
 
 

    Görülüyor ki; Atilla’nın görüşleri, bundan 1500 yıl önceki ve daha İslami kültür ile tanışmadıkları bir döneme ait olmasına rağmen, günümüz Türk değerlerine son derece yakındır. 
     

    (BÜYÜK SELÇUKLU İMP.’NUN  SULTAN ALPARSLAN VE MELİKŞAH DÖNEMİNDE, 30 YILA YAKIN BAKANLIK VE BAŞBAKANLIK YAPAN ) NİZAM-ÜL MÜLK’e göre  ; 
     

  • Mülk zulümle devam etmez.
  • Hükümdar, fermanı altında bulunan kullarının idaresini başkalarına havale edemez.  Halkın işinden gafil olamaz.
  • Halka karşı dürüst ve iyi davranılması; vilayeti mamur, mülkü daim kılar.
  • Ne zaman ki, din bozulur, memleket karışır, müfsidler kuvvetlenirler, padişahı güçsüz kılarlar. Gönüllerde ızdırap meydana gelir. Ahlaksızlık aşikar olur ve düşmanlar hakim olurlar.
  • Padişahın,  yaşlılara- alimlere ve yakın dostlarına danışmayı vazife bilmesi lazımdır.
  • Elçiler casustur ve kusur arayıcıdırlar. Bunlara dikkat edilmelidir.
  • Hakikati öğrenene kadar, yalanı doğrudan ayırana kadar acele karar verilmemelidir.
  • Meçhullere, asil olmayanlara, faziletsizlere memuriyet verilir, işi bilen birine bir meşguliyet dahi buyurulmazsa; burada bilgisizlik ve kifayetsizlik vardır. Memleket bundan büyük zarar görür.
  • On memuriyet bir kişiye verilir, on kişiye bir memuriyet verilmezse, işsiz güçsüz  kalan insanlar; ülkenin en büyük düşmanı olurlar.

    Vurgulandığı gibi Türk insanının en önemli niteliği; adil ve dürüst olmasıdır. Kurduğu devletlerin uzun ömürlü olmasını, adaletin her şart altında kesintisiz ve en kısa sürede uygulanmasına borçludur. 
     

    MAVERAÜNNEHİR  EMİRİ  TİMURLENK’ e göre ; 
     

  • Devlet işlerinin dokuzu  toplantı, tedbir ve danışmayla; geriye kalan biri de kılıçla yapılır.
  • İşbilir, mert, cesur, kesin kararlı, tedbirli ve uyanık bir kişi; binlerce tedbirsiz ve lakayd kişiden iyidir.
  • Cesaret sahibi kimseleri dost tutun, çünkü Tanrı onları destekler.
  • Dost ve düşmanlığına bakmadan, her yerde askerlere hürmet ettim. Çünkü onlar, ebedi olan canlarını fani dünya malı için satmadılar. Kendilerini savaş meydanına ve ölüme atarak canlarını kurban ettiler.
  • İyiyi, kötü günde imtihan et.
  • Devlet ve saltanat üç unsur ile ayakta durur. Bunlar ülke, güçlü ekonomi ve askerdir.
  • Memlekette dinden dönme, saygısızlık, ahlaksızlık gibi olaylar çoğalırsa, halkın birliği bozulursa , askerler başka mesleklere girmeye çalışırsa; o memleketin yok olması yaklaşmıştır.
 
 

    Yine burada ; doğruluk, dürüstlük ve adalet anlayışının temel değerler olarak agılandığını görmekteyiz.  
     
     

    KANUNİ  SULTAN SÜLEYMAN ‘a  göre  ; 
     

  • Bir an adaletle hükmetmek, yetmiş yıllık ibadetten efdaldir. Ahireti hatırdan çıkarmayasın.
  • Halkın fakirlerini, büyük vazifelerle rencide ettirmekten şiddetle kaçınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkları imrensinler. Meyil ve muhabbetleri bizim tarafa olsun.
 
 
 

Müdafaa-i Hukuk’un Çok Değerli Öncüleri, 
 

Genç bir üniversite öğrencisiyken öğrendiğim ve hiç aklımdan çıkarmadığım bir şeyi sizlerle bu noktada paylaşmak isterim. Hani bizim için kutsal olan ve mazeretsiz ard arda 2 kez terk edilmesi büyük günah sayılan; hatta terki, imanın zayıflamasının emarelerinden gösterilen Cuma Namazı’mız var ya; işte o, kendini bildiği için Rabbi’ni bilen İslam alimlerince, başka bir deyişle tasavvuftaki özün özüne göre bir farz-ı ayn’dir, yani farz olması şarta bağlanmıştır. O tek şart da, hür olmaktır. “Vatanı düşman işgali altında inlerken, toprağı düşman çizmeleriyle çiğnenirken Cuma Namazı bile nöbetten, silah başına gitmekten sonra gelir” denmiştir. Önce özgür olmaktır şart olan, siz önce bunu temin edersiniz, sonra ibadet ve dünya işleriye meşgul olabilirsiniz.  Dinimiz esasen buna, ruhsat vermiştir. İşte bu ruhla ecdadımız şehadet mertebesine koşarak, bu vatanı bize emanet etmiştir. Ama nedense geniş halk kitlelerine bu açıklıkla bildirilmez, hiç akla gelmedik detaylarla oyalanır, meşgul edilir bizim Türkiye’miz 
 

Sonsuzluğa yürüyen bütün bu şehit ve şühedanın arkasından öyle bir hayat sürmeliyiz ki; o hayat, nihayete erdiğinde “Sahip olduğun imkanların, sağlığının vs.nin şükrünü eda ettin mi?” sorusuna verilecek bir cevabımız olabilsin.. Peki ne eda edilir, “ borç ” değil mi? Öyleyse şükürden ayrılmamak boynumuzun borcudur. Bilinir ki; şükretmek ise, çok yönlüdür. Yalnız sözle yerine getirmiş olamayız, beraberinde eylem gerektirir, kendi içinde iyi insan olmak ve çevresine sağladığı fayda ile örnek insan olmak gerekir. Ve bütün bunları gerçekleştirmek için yine bir şeye ihtiyacımız var; o da Türk’ün hasetlerinden olan “ özgürlük” tür. Bu bağlamda diyebiliriz ki, aziz şehitlerimiz, vatan uğrunda tam anlamıyla şükrünü eda edebilmiş kimselerdir. Ne mutlu onlara !  
 

Türklerin binlerce yıldan beri taşıdıkları ORDU- MİLLET olma vasfı, onun askeri kültürünün zenginliğinin ve gücünün en veciz ifadesidir. Bugün için de Türk ordusu, yüce Atatürk’ün deyimiyle “ Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumak” olan vazifesini, yine milletin emrinde şerefle yerine getiren bir kuruluştur. Böylesine değerli ve hayati bir görevi üstlenmiş bulunan ordumuzun kendisine has mesleki özeliklerinin bulunması doğaldır. Bunları şöyle sıralayabiliriz; 
 

  • Emir-komuta zinciri esastır. Büyüğe saygı ve itaat duygusu, bir ruh ve davranış biçimi olarak “Üste saygı” şeklinde ordu içinde gelişmiştir.
  • Disiplin olgusu en üst düzeydedir.
  • Üniforma sorumluluğu, askerliğin şerefini koruma sorumluluğudur.
  • İnsan sevk ve idare etme sanatıdır.
  • Mahrumiyetlere katlanma mesleğidir.
  • Sarf edilen gayretler ve göze alınan riskler, hiçbir maddi değerle kıyaslanamaz.
  • Cesaret, atılganlık ve kesin kararlılık ister. Atalarından ve ailesinden aldığı tarihi ve köklü Türk kültür değerleri, üstün eğitim anlayışıyla gözünü kırpmadan ölüme giden Türk askerinde şekillenir.
  • Diğer tüm mesleklerden geniş bir alanda icra edilir.
  • Her türlü iklim ve arazi koşullarında harbe hazırdır.
  • Ondaki inanç ve ruh hali, vatan sevgisinin, kendisine emanet edilen vatan topraklarının korunması idealine daha iyi hizmet edebilme aşkının belirtisidir.
 
 
 

    Yapılan bilimsel çalışmalar göstermiştir ki; askeri başarının %15’i taktik ve teknik bilgi ile silah ve techizat üstünlüğüne , %85’i ise kişilik üstünlüğüne ve insanları motive edebilme becerisine bağlıdır. Motivasyon, kişiyi psikolojik tatmin etme ve güçlendirme olgusudur.

    Bilim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu teknolojiyi yaratan ve kullanan yine insandır. İnsan unsuru daima ön planda olacaktır. Ülkemizin en güçlü yanı işte bu, dinamik insan gücü unsurudur. Silah teknolojisindeki hızlı gelişim, insanı ikinci plana itememiştir. Geçmişte olduğu gibi bugün de , dünyanın en güçlü silahı “ÖLÜMÜ GÖZE ALABİLEN İNANÇ SAHİBİ İNSANDIR .“ 
     
     

Bizim ordumuz; 12.000 yıllık geçmişiyle, engin deneyim ve  görgü birikimine sahip olan, kendisine özgü töresi-gelenekleri bulunan ve    bunca yıldır aslından çok şey kaybetmeden bugünlere ulaşmış            Türk Ordusu’dur. Şakaya gelmez. Onun için bizim şehadetimiz, başkasına da benzemez. Yeni nesillerimiz,Türklük düşüncesi ve Türk kültür değerlerine sahip çıktığı sürece, daha binlerce yıl ötelere gidebilecektir. 
 

Saygılarımla, 
 
 

Ufuk ERDÜVENCİ

16.03.08 
 
 

KAYNAKLAR    : 
 
 

  • Kur’an-ı Kerim.
  • Zabit ve Kumandan İle Hasbihal / M.K.Atatürk
  • Türk İnsan Mühendisliği/  Dr.T.Tahir Kumkale
  • Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat /

        Ruşen Eşraf Ünaydın

  • Çanakkale Geçilemedi  / Hasan Bıçak
  • Milliyet Gazetesi