|
|
|
|
ŞEHİTLERİMİZ VE ŞEHADET RUHU
ŞEHZADEBAŞI ŞEHİTLERİ :
İstanbul,
Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, 1918 sonbaharında
ihtilaf kuvvetlerinin işgalci askerleriyle dolmuş ve Milli
Mücadele taraftarı çok sayıda vatansever şehit edilmişti.
Bugün hepsini bir kez daha rahmetle ve minnetle anıyoruz.
Ruhları şad olsun. Osmanlı İmparatorluğu’nun, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasından sonra; Çanakkale Zaferi’nin üzerinden henüz çok zaman geçmemişti ki; 16. Mart.1920'de İngilizler, zırhlılarını İstanbul’da Meclisi Mebusan ve Saray açıklarına demirleyerek bizimle alay ettiler. İstanbul, 16 Mart 1920 günü ihtilaf devletlerinin ordularına bağlı askerler tarafından işgale uğramış, öncelikle Harbiye ve Bahriye Nezaretleri yani Savaş ve Donanma Bakanlığı binaları ile bazı kışlalar ve karakollar basılmıştı. Aynı günün erken saatlerinde karanlıklar içindeki İngiliz askerleri, bir yılan sessizliği ve tilki kurnazlığıyla karakolu kuşattılar. Ardından Şehzadebaşı Karakolu’nu basan İngiliz askerleri, karakolda herşeyden habersiz şekilde yataklarında uyuyan askerlerimize saldırmış ve uyumakta olan 10.Kafkas Fırkası’ndan 6 askerimizi süngüleyerek şehit etmişlerdi. İstanbul’un
işgali, üç buçuk yıl devam etmiş ve Refet Paşa’nın
komutasındaki birliklerin 6 Ekim 1923 günü şehre girmesiyle
sona ermişti. İşgal kuvvetleri, Dolmabahçe rıhtımında
düzenlenen bir törende Türk bayrağını selamladıktan sonra
şehri terk ederken, son bulan bir zulüm dönemi daha tarihe
geçiyordu. Eski
İstanbul'un kalburüstü semtlerinden olan Şehzadebaşı,
Osmanlı-Türk kültürel coğrafyasının üç kilometrekarelik
merkezindeydi. 19'uncu yüzyıla kadar Kanuni Sultan
Süleyman'ın şehzadesi Mehmet adına Mimar Sinan'ın inşa
ettiği muhteşem Şehzadebaşı Camii , bütün İstanbul'a
damgasını vurmuştur. Bu cami civarında Yeniçeri Acemi Oğlanı
Kışlası vardı. Bu askeri külliye, ocağın kaldırıldığı yıl
olan 1826'dan sonra yıkıma bırakılmıştı. Kalıntısı olan bazı
hamam ve odaları da 1950'lerin sonunda bilgisiz ve hoyrat
imar hareketi sırasında ortadan kaldırıldı. Oysa gelecek
kuşaklar için; Türk’e barbarlık ve soykırım iftiralarını
atanlara hatırlatılacak bir ibret abidesi olarak
korunmalıydı. Şehzadebaşı’nda bulunan karakolun bulunduğu
cadde, kahpe düşman tarafından şehit edilen askerlerimizin
anısına 16 Mart Şehitleri Caddesi adını taşıyor. Bugün,
şehit edilişlerinin 88. yıldönümünde bu askerlerden Zileli
Abdullah Çavuş, İbiş oğlu Abdülkadir, Kadir oğlu Ömer Osman
‘ın kabirleri başında ve onların nezdinde tüm şehitlerimizi
andık. 16 Mart,
Türk tarihi açısından önemli bir tarihtir. Nasıl Çanakkale
Zaferi Kurtuluş Savaşı için Mustafa Kemal gibi bir lider
ortaya çıkarmışsa, 16. Mart.1920 işgali de, Ankara’da
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oluşmasının en büyük sebebi
olmuştur. Eğer 16 Mart 1920 İstanbul işgali olmasa, Osmanlı
Meclis-i Mebusanı bu işgalle dağıtılmasaydı; belki de
23.Nisan.1920’de T.B.M.M. Ankara’da toplanamaz ve Ankara
başkent olamazdı. İşte biz bugün; bu anlam yüküyle misyonunu
üstlenmiş Müdafaa-i Hukukçular olarak tarihi görevimizi
yerine getirmekteyiz. ÇANAKKALE RUHU
Bu anlamlı günde sizlere, yine sizlerce gayet iyi malum olunan ve Atatürk’ümüzün gerek Büyük Nutku’nda ve gerekse hatıratında ayrıntılarıyla belirtilen, her bir günü tarihe şanlı harflerle geçen olaylardan behsetmek yerine, herkesçe paylaşılan ve bedeli fazlasıyla ödenen o ruhun ne olduğunu ve nerelere dayandığını anlatmaya gayret edeceğim. Bizim için Çanakkale; kaybolmaya yüz tutan millî onurumuzun, inancımızın tazelendiği bir diriliş mücadelesidir. Metrekareye dört bin merminin düştüğü, delik mermi çekirdeklerinin bile etrafa saçıldığı, yer yer siper mesafelerinin kalmadığı ve mücadelenin göğüs göğüse sürdüğü, "kanın tevhidi kurtardığı" yerdir Çanakkale. Çanakkale için okullar boşalmış, öğrenciler sipere sürülmüştür. Ülkemizin geleceği, Çanakkale’de şehit olmuştur. “Türkiye gelecek 50 yılını Çanakkale'de gömmekten kaçınmadı “ diyen batılı bir kaynak, haksız sayılmaz. Yalnız, bir
şey var ki; Çanakkale ruhunu kaybetmemek için,
Çanakkale sonrası gelişmelerin üzerinde dikkatle durmak
gereklidir. Bir
tarafta, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra bir kabul
töreninde kendisine düşmanca bakan Anzak subayının neden
öyle baktığını sorduğunda; "Siz Çanakkale’de onun babasını
öldürmüşsünüz" cevabını alıp "Sor bakalım, babasının
Çanakkale’de işi neymiş?" diyen Atatürk. Diğer tarafta
“Çanakkale’yi bize verin orayı millî park yapalım.” diyen
Anzak torunlarıyla görüşme yapan- Türk Hükümet nöbetini
devralmış olan gafiller… Nedir şu
Çanakkale Ruhu? Nerelere dayanır? Saldırı ruhu nasıl
şekillenir? ATATÜRK’e göre; Saldırı
Ruhu ve İnsiyatif kullanımı en önde gelir. Bunları, Kendini
Hiçe Sayma ve Fedakarlık duygusu, Erlerin Moralini
Yükseltmek izler ve şöyle der;
Çok
değerli dava arkadaşlarım, Bu
noktada, manevi gücü yerinde olan ve komutanlarının
fedakarlığına tamamıyla inanan askerde mevcut kuvvetli
ruhu göstermek bakımından şu anekdotları aktarmak
isterim; *
Kimsenin geçemediği ateş içinden tam bir itidal ve
tevekkülle yürüyerek ilerdeki arkadaşlarına yiyecek ve
kuvvet taşıyan bir fedakar genci, Mustafa Kemal hemen
orada yaverinin göğsündeki nişanı sökerek ona takmak
suretiyle ödüllendirmişti. * Yine
birgün, sıhhiye erlerimiz bir yerde dinleniyor ve yemek
yiyorlarmış ki; bir obüs mermisi yakınlarına düşmüş. Bir
süre yaşanan toz dumandan sonra, görmüşler ki o askerler
sırt üstü yatmış kahkahayla gülüyorlar, kendilerine
zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar.
KUR’AN-I KERİM ’e göre;
NAPOLYON BONAPART’a
göre :
İTALYA’NIN BÜYÜK
ŞAİRLERİNDEN TASSE’ye göre; -
Türkler’den bahsediyorum. Düşmana saldırırken amansız bir
kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma
benzeyen Türk, dost yanında ve silahsız kalmış düşman
karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül
açan bu yeli, kasırgaya; göz kamaştıran bu gölü, coşkun bir
denize; kokusunda asalet uçan bu gülü, yıldırıma çevirmek;
doğal olarak bir gaflet olur.
DEMİRBAŞ ŞARL’a göre ; - “
Poltava’da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü,
kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak
belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler
püsküren güneş. Su beni boğmak, düşman parçalamak, güneş
beni eritmek istiyordu. Gene kurtuldum fakat bugün esirim.,
Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun
yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda
zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi
yapıyorum, lakin gene esirim. Şefkatin ulüv-vü cenabının,
asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas
bağla bağladılar. Bu kadar al-i cenap, asil ve nazik bir
milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne
kadar güzel…” Şimdi eski Türklere bir bakalım: BATI
HUN İMPARATORU ATİLLA’ya göre ;
Görülüyor ki; Atilla’nın görüşleri, bundan 1500 yıl
önceki ve daha İslami kültür ile tanışmadıkları bir
döneme ait olmasına rağmen, günümüz Türk değerlerine son
derece yakındır.
(BÜYÜK SELÇUKLU İMP.’NUN SULTAN ALPARSLAN VE MELİKŞAH
DÖNEMİNDE, 30 YILA YAKIN BAKANLIK VE BAŞBAKANLIK YAPAN )
NİZAM-ÜL MÜLK’e göre ;
Vurgulandığı gibi Türk insanının en önemli niteliği;
adil ve dürüst olmasıdır. Kurduğu devletlerin uzun
ömürlü olmasını, adaletin her şart altında kesintisiz ve
en kısa sürede uygulanmasına borçludur.
MAVERAÜNNEHİR EMİRİ TİMURLENK’ e göre ;
Yine
burada ; doğruluk, dürüstlük ve adalet anlayışının temel
değerler olarak agılandığını görmekteyiz.
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN ‘a göre ;
Müdafaa-i Hukuk’un Çok
Değerli Öncüleri, Genç bir
üniversite öğrencisiyken öğrendiğim ve hiç aklımdan
çıkarmadığım bir şeyi sizlerle bu noktada paylaşmak isterim.
Hani bizim için kutsal olan ve mazeretsiz ard arda 2 kez
terk edilmesi büyük günah sayılan; hatta terki, imanın
zayıflamasının emarelerinden gösterilen Cuma Namazı’mız var
ya; işte o, kendini bildiği için Rabbi’ni bilen İslam
alimlerince, başka bir deyişle tasavvuftaki özün özüne göre
bir farz-ı ayn’dir, yani farz olması şarta bağlanmıştır. O
tek şart da, hür olmaktır. “Vatanı düşman işgali
altında inlerken, toprağı düşman çizmeleriyle çiğnenirken
Cuma Namazı bile nöbetten, silah başına gitmekten sonra
gelir” denmiştir. Önce özgür olmaktır şart olan, siz önce
bunu temin edersiniz, sonra ibadet ve dünya işleriye meşgul
olabilirsiniz. Dinimiz esasen buna, ruhsat
vermiştir. İşte bu ruhla ecdadımız şehadet mertebesine
koşarak, bu vatanı bize emanet etmiştir. Ama nedense geniş
halk kitlelerine bu açıklıkla bildirilmez, hiç akla gelmedik
detaylarla oyalanır, meşgul edilir bizim Türkiye’miz… Sonsuzluğa
yürüyen bütün bu şehit ve şühedanın arkasından öyle bir
hayat sürmeliyiz ki; o hayat, nihayete erdiğinde “Sahip
olduğun imkanların, sağlığının vs.nin şükrünü eda ettin mi?”
sorusuna verilecek bir cevabımız olabilsin.. Peki ne eda
edilir, “ borç ” değil mi? Öyleyse şükürden ayrılmamak
boynumuzun borcudur. Bilinir ki; şükretmek ise, çok
yönlüdür. Yalnız sözle yerine getirmiş olamayız, beraberinde
eylem gerektirir, kendi içinde iyi insan olmak ve çevresine
sağladığı fayda ile örnek insan olmak gerekir. Ve bütün
bunları gerçekleştirmek için yine bir şeye ihtiyacımız var;
o da Türk’ün hasetlerinden olan “ özgürlük”
tür. Bu bağlamda diyebiliriz ki, aziz şehitlerimiz, vatan
uğrunda tam anlamıyla şükrünü eda edebilmiş
kimselerdir. Ne mutlu onlara ! Türklerin
binlerce yıldan beri taşıdıkları ORDU- MİLLET olma vasfı,
onun askeri kültürünün zenginliğinin ve gücünün en veciz
ifadesidir. Bugün için de Türk ordusu, yüce Atatürk’ün
deyimiyle “ Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve
şerefini dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı
korumak” olan vazifesini, yine milletin emrinde şerefle
yerine getiren bir kuruluştur. Böylesine değerli ve hayati
bir görevi üstlenmiş bulunan ordumuzun kendisine has mesleki
özeliklerinin bulunması doğaldır. Bunları şöyle
sıralayabiliriz;
Yapılan bilimsel çalışmalar göstermiştir ki; askeri başarının %15’i taktik ve teknik bilgi ile silah ve techizat üstünlüğüne , %85’i ise kişilik üstünlüğüne ve insanları motive edebilme becerisine bağlıdır. Motivasyon, kişiyi psikolojik tatmin etme ve güçlendirme olgusudur. Bilim
ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu
teknolojiyi yaratan ve kullanan yine insandır. İnsan
unsuru daima ön planda olacaktır. Ülkemizin en güçlü
yanı işte bu, dinamik insan gücü unsurudur. Silah
teknolojisindeki hızlı gelişim, insanı ikinci plana
itememiştir. Geçmişte olduğu gibi bugün de , dünyanın en
güçlü silahı “ÖLÜMÜ GÖZE ALABİLEN İNANÇ SAHİBİ
İNSANDIR .“ Bizim
ordumuz; 12.000 yıllık geçmişiyle, engin deneyim ve görgü
birikimine sahip olan, kendisine özgü töresi-gelenekleri
bulunan ve bunca yıldır aslından çok şey kaybetmeden
bugünlere ulaşmış Türk Ordusu’dur.
Şakaya gelmez. Onun için bizim şehadetimiz, başkasına da
benzemez. Yeni nesillerimiz,Türklük düşüncesi ve Türk kültür
değerlerine sahip çıktığı sürece, daha binlerce yıl ötelere
gidebilecektir.
Saygılarımla, Ufuk ERDÜVENCİ 16.03.08
KAYNAKLAR :
Ruşen Eşraf Ünaydın
|